Toplum & Düşünce & Garabet T. Suat Demren - 06 Ekim 2007 03:26 pm

RTÜK, Devlet ve Otorite

Bülent bey şurada bahsedince hatırladım polemiği.

Konu şu. RTÜK Başkanı bir spor programına bağlanıyor. Ve canlı yayında Çakar’ı uslubu konusunda uyarıyor:

Hakemlerle ilgili sözler, bir yayıncı gözüyle, RTÜK Başkanı sıfatıyla değerlendirme yapıldığında ilgili sözlerin hakemlere büyük haksızlık olduğunu görüyorum. RTÜK uzmanlarımız elbette bunun gereğini yapacaktır. Size bağlanma ihtiyacı hissettim; çünkü program içinde görülen o ki takınılan tutum ve kullanılan üslup, sorunları artırmaya yönelik. Elbette hakemler yanlış yapacaklar, bunların gündeme getirilmesi ve aşağılanması, onları başlarını yerden kaldıramayacak yere getirilmesi çok yanlış. Hakemleri mafya, maç satan gibi sıfatlarla itham etmek hukuki duruma girer.

Herşeyden önce bu hukuksal olarak yanlış. Bülent bey çok şaşırmış, ben şaşırmasam da çok garipsedim, alay eder gibi Akman “RTÜK Başkanı sıfatı ile değerlendirdiğini” söylemiş. Yahu senin böyle bir yetkin mi var gece TV’lere bağlanıp fırça atmak için? Varsa bir kural ihlali, gerekli mekanizmayı işletirsin. Ormanların kralı tavırları ile sağa sola “ayağınızı denk alın” diye efelenmek ne oluyor?

Bu sadece hukuksal yönü tabi ama bunun altından da “otoriter devlet” çıkıyor. Yani bırakın Akman’ın bu biçimde telefonla bağlanıp uyrarılar yapmasının hukuksuzluğunu, mevcut yapıya göre hukuksal süreç içindeki yayın müdahaleleri bile çoğu kez “otoriter devleti” besleyen kanallar haline gelebiliyor. Bunu tartışmak gerekirken üzerine bir de yukarıdaki gibi absürdlüklere rastlıyoruz.

“Otoriter devlet” deyince de bunu tanımlayıp “işte başımızda bir devlet var (ve bunu yöneten elitler) bunlar bizi sürekli eziyorlar, sesimiz çıkmıyor” diye sızlanmak da kolaycılık oluyor. Her ne kadar sivil ve askeri ittihatçı yapılanma toplumun ‘devlet’ algısının liberal yönde evrilmesine engel olmuşsa da bu tek bahane olamaz. Ayrıca öyle olsa bile sürekli bu sarmalın içinde dolaşmak da iş değil, hele bu iletişim çağında.

Tabi burada “kimler bu sarmalın içinde dolaşmak istiyor, kimler istemiyor?” sorusu önem kazanıyor. Hatta bu soruyu “kimler bu sarmalın varlığından haberdar?” diye de sorabiliriz.

Malum, bizim toplumumuz kendisine dokunan özgürlük kısıtlamalarından şikayetçi olsa da genel olarak bu ‘otoriter devlet’ten çok şikayetçi sayılmaz. Buradaki tutarsızlığın farkında olmayanlar genellikle toplumun gelişim çizgisindeki dinamiklerin de farkında olmuyorlar.

Kimisi bu ‘devlet otoritesi’ne teşne halimizi ’sadece’ binlerce yıllık ‘devlet’ geleneğimize bağlarken kimisi de ’sadece’ son 150 yıllık tepeden inme dayatılan toplum mühendisliği projelerine bağlıyor.

Ben, toplumdaki otorite karşısındaki mevcut tutumu ağırlıklı olarak ikinci sebebe bağlıyorum. Birinci durumun etkisini yadsımamakla birlikte geçmişleri ve gelenekleri farklı toplumların (ki Avrupa da son 300 yılda bahsekonu gelişimi sağladı, ondan önce ‘otoriter devlet’ yapılanmaları bizden çok farklı değildi) değişimi kolayca yakalamalarına rağmen bizim halen mehter adımları atmamızın en önemli sebebi olarak da bizim başımıza gelen zihinsel iğdişi, ‘kendi kendini aydınları vasıtası ile sömürgeleştirme’ eylemini görüyorum. Özetlersek, buna tanzimattan beri devam eden tepeden inme toplum mühendisliği uygulamaları da diyebiliriz.

Yani bana göre mevcut nev-i şahsına münhasır durumumuz ağırlıklı olarak bu zihinsel sömürüye uğramamızdan kaynaklanıyor.

Ama dediğim gibi bu tek ya da geçerli sebep olamaz, -ağırlıklı olarak etken bu olsa da- artık olmamalı.

Herneyse, “toplum otoriter devlete teşnedir” dedik konuya başladığım yerden buna bir örnek verip bağlayayım.

Bakın RTÜK Başkanı’nından fırçayı yiyen Çakar (bildiğim kadar ile doktor, yani eğitimli) sesini çıkarmadığı gibi üstüne neler söylüyor:

Sayın Akman ile tartışacak halim yok, çok kibar bir şekilde bir devlet adamı olarak bağlandı ve konuştu. Ama şimdi ben hangi yorumun suç olup olmadığını bilmeliyim, bilsem ona göre konuşurum. Korkuyorum arkadaşlar. Ne RTÜK ile ne de devletle problem yaşamak istemem.

Bu arada programa katılan diğer spor adamlarının hiçbirisinden de ses çıkmıyor.

Bu çok basit, münferit bir olay gibi görünebilir ve/veya yukarıda ‘otoriter devlet algısının kökeni’ne dair yazdıklarım ile anlamsız/ilintisiz gelebilir.

Ama hem bu, hem sürekli konuştuğumuz şeyler olan; demokratik toplum olma yolundaki düşe kalka gidişatımız, özgürlükler konusundaki ikircikli tavırlarımız, bürokratik oligarşinin böyle kuvvetli direnebilmesi, koskoca Anayasa Mahkemesi’nin hukuku çiğneyip geç[ebil]mesi ve son referandum tartışmalarına sebep olan komik süreç vs gibi konuların tamamı bu bahsettiğim toplumsal yapımızla direk alakalı.

Bu algıyı kırmak ve ‘devlet için birey’ yaklaşımından ‘birey merkezli devlet’e geçmek için alacak çok yolumuz var, çok..

Not: Ahmet Çakar’a acayip gıcık olurum öteden beri, o ayrı. Yazdıklarım Çakar’ın üslubunu tasvip ettiğim anlamına gelmez, benim değindiğim, meselenin çok daha bütüncül yanı.

28 Responses to “RTÜK, Devlet ve Otorite”

  1. on 06 Ekim 2007 at 16:23 1.Bulent Murtezaoglu

    Allah Allah, bakin ne demis Ahmet Cakar:

    Sayın Akman ile tartışacak halim yok, çok kibar bir şekilde bir devlet adamı olarak bağlandı ve konuştu.

    Ya adam, sahur beklerken dayanamadim ’sifatimla’ mudahale edeyim dedim diye aciyor telefonu bu da ‘bir devlet adami’ demis. Vezir midir RTUK baskani? Osmanli pasasi midir? Bu nasil devlet tasavvurudur ki kanunu kurali kisitlamasi olmadan boyle ‘adam’lara bagli? Akman hadi dayanamadi cevirdi diyelim, hic olmazsa ‘resmi sifatimla degil vatandas olarak’ dese idi belki bir ‘devlet adami’ anlayisi alameti gorebilirdik. O da simdi kendimi zorladim ornek bulayim diye de oradan aklima geldi. Iyi valla, Suat beyle yorumlasirken de TK baskani araya girsin, “gece uykum kacmisti da simdi sifatimla size iki laf edeyim siz de dinleyin, bakin soyluyorum neymis boyle RTUK baskanini giyabinda cekistirmek” filan desin. Ama ‘kibar’ desin bunu ve devlet adami olsun.

    Ama şimdi ben hangi yorumun suç olup olmadığını bilmeliyim, bilsem ona göre konuşurum.

    Agzini acip ‘efendi, senin yetkin var mi boyle yapmaya’ deseydi boyle kurallar belli olsun derken daha tutarli olacakti. Tabii sigortalar toptan atmamissa bunu yapamiyoruz cunku:

    Korkuyorum arkadaşlar. Ne RTÜK ile ne de devletle problem yaşamak istemem.

    Hepimiz korkuyoruz cunku sekilde goruldugu uzre, yarin da karakol polisi sahur beklerken bize telefon edip bak bu gidisin gidis degil dese ‘eh devlet adami kibar konustu’ dememiz bekleniyor diye anliyoruz. Bu netameli bir is degil birsey degil, yani ‘ama ne yapalim, malum memleketin ozel durumu’ denecek bir sey yok. Ben bu bagimsiz kurullarin tepelerindekileri gorevden alma proseduru nedir bilmem, ama ne kadar zor olursa olsun Akman acikca ‘RTUK baskani sifatiyla’ dedigine gore ve olmayan yetkisini kullaniyorsa gorevden almanin yolu vardir zahir? Bu tahammul edilecek birsey degil.

    (Bu arada bu isi yapan muhakkak baska isler de yapmistir belki ben de bulasmisimdir diye bir google yaptim, bilmisim, buyuk devlet adamimiz buyuk devlet adami olduguna kendisi de inaniyor besbelli, inanmaz gibi gozukene de gerekli mesaji veriyor:

    http://www.izlenimler.net/2007/02/22/haram-elma/#comment-4465
    )

  2. on 06 Ekim 2007 at 18:36 2.çuvaldız

    “Ormanların kralı tavırları ile sağa sola “ayağınızı denk alın” diye efelenmek ne oluyor?Bu sadece hukuksal yönü tabi ama bunun altından da “otoriter devlet” çıkıyor.”TSD

    Şaşırtıcı yada garip değil,doğal sonuç. Aşırı korumacı tavrın tipik örneği.

    Kişiliklerini makamlarına feda edenlere şaşırmıyorsak ,bu tip makamlarını kişisel tatmin için kullananların eylemlerine de çok şaşırmamak gerek.Tepkisiz kalıp,kabullenmek demiyorum!

    Kraldan çok kralcılar da omurgasız olarak tanımlananlar gibi varlar.

    Toplum bireylerini,işaretlerin izini sürerek zihin okuma konusunda uzman olarak yetiştirip potansiyel tehlikeler için birbirlerinin takipçisi olarak,emanetçi zihniyetlere sahip kişiler tarafından eğitirseniz bu gelinen sonucu “imandan ve sadakatten şüpheci eğitimin başarısı” olarak kabul etmek gerekir.

  3. on 06 Ekim 2007 at 19:39 3.Deniz

    Suat Bey selamlar,
    “Her ne kadar sivil ve askeri ittihatçı yapılanma toplumun ‘devlet’ algısının liberal yönde evrilmesine engel olmuşsa da bu tek bahane olamaz.”

    Yani devlet algısının liberal yönde evrilmesi arzu edilen bir durum sizce de bence de.
    Ancak Liberalizm de bu son 150 yılın dışarıdan tercüme edilip “dayatmalarından ” değil mi sizce?
    Kimse çıkıp liberalizm bu memleketin ürünü, aşağıdakilerin bir talebi diyemez. Kaldı ki aşağıdan yukarıya böyle bir istem de yok. Milletimizin hatırı sayılı bir kısmı devlet birey ilişkilerinde devletçi.
    Bunun örnekleri sizin de zihninizde canlanabilir.

    http://www.wakeup.org/anadolu/07/2/istanbul.html

  4. on 06 Ekim 2007 at 20:07 4.freedom

    Televizyon tarihinin en büyük rezaletlerinden biriydi. Halbuki pek demokratik ve özgürlükçü AKP’nin oraya getirdiği kişinin de AKP gibi demokratik ve özgürlükçü olması gerekmez mi :) Çok şaşırdım yani. AKP’nin atadığı birinden hiç beklenmeyecek bir davranış :)

  5. on 06 Ekim 2007 at 20:10 5.TSD

    Deniz merhaba,

    Ancak Liberalizm de bu son 150 yılın dışarıdan tercüme edilip “dayatmalarından ” değil mi sizce?

    Liberalizm ya da demorasi siyasal sistemlerin evriminin sonuçları. Bunların dışarısı içerisi, dayatması olmaz. Her siyasal sistem tarihin bir döneminde ortaya çıkmış sonra diğer bölgelere yayılmıştır.

    Burada fark şu. Demokratikleşen, liberal yapıya doğru giden hiçbir toplum bunu tepeden inme projelerle yapmamıştır. Diyalektik süreçler toplumların kendi iç dinamiklerinin arasında olmuştur tepeden birilerinin bastırması ile değil.

    Türkiyede son dönemde olanlar da bu tür bir çatışmadır ve bu, “sağlıklı” bir gidişattır. Toplumun devletçi olduğu doğru, değişim de çok ağır gidiyor ama son 20 yıldaki değişime bakarsak bunun sağlıklı bir gidişat olduğunu görebiliriz. (Burada sistemin nereden çıktığı değildir önemli olan, değişimin yapısıdır, yukarıdan aşağıya mı, aşağıdan yukarıya mı?) Bu, aşağıdan yukarı bir istem.

    Bu devrimsel değil evrimsel, spontane değişim. (20 yıl önce neler konuşuluyordu, bugün neler konuşuluyor; siyasi kutuplaşmalar nasıldı, bugün nasıl.)

    Amma kemalist -ve öncesi tanzimat- modernleşme toplumu dönüştürme amaçlıdır zorlamadır, tepeden inmedir ve sonuçta mutant bir toplum yapısına neden olmuştur.

    Bu fark, önemli bir fark..

    Selamlar..

  6. on 06 Ekim 2007 at 21:33 6.Bulent Murtezaoglu

    Suat bey,

    Burada fark şu. Demokratikleşen, liberal yapıya doğru giden hiçbir toplum bunu tepeden inme projelerle yapmamıştır. Diyalektik süreçler toplumların kendi iç dinamiklerinin arasında olmuştur tepeden birilerinin bastırması ile değil.

    Niye boyle diyorsunuz? En azindan ekonomik acidan liberallesme yoluna giren ulkelerden Turkiye ve Sili boyle degil mesela, ikisinde de askeri darbe ile/sayesinde ve dis destekle (o da devlet veya devlet ustu kuruluslardan baska bir yerin halkindan degil) alinmis o viraj. (Bizde gerci isci haklari da oyle ama neyse). Hatta Friedman Sili icin biraz tersini soyler galiba, ciddi derecede otoriter (hatta keyfi) askeri idare ekonomik acilma ve liberalizmi dayatsin, o ekonomi dinamigi zaman icinde otoriter idareyi torpuleyip tasfiye edecek sosyal gelisimin onunu acar filan gibi laflari olmasi lazim. Fethi bey biliyordur bunu, Bliyaal bey de (beyler bir el atin, ben bir garip bilgisayarciyim yetisemiyorum!).

    Iyice ters ornek bulacaksam, yine teyid rica ederek vereyim, Alman Nazi partisi acikca (hem ekonomik hem sosyal acidan) anti-liberaldi ve ‘donusum’ ciddi bir yikim ve isgali muteakip gerceklesti. Ben anlamiyorum bu islerden, dolayisiyla yanlis dusunuyor olabilirim ama aklinizdaki model kita Avrupasinin bir kismi (Fransa, Benelux, Iskandinavya vs.) ve Ingilizce konusulan yerlerle kisitli olmasin? Bunlar es-zamanli sayilacak sekilde ve kismen etkileserek gecirmisler o donusumu, degil mi? (Fransa’yi akan kani ve yap-boz islerini evirip cevirip agzima tikin diye orada biraktim, yahut birisi o evrime duzgun ve Turkce bir link verir diye). Japonlarin da ikinci dunya savasindan sonraki yikim/isgal ve ABD’nin yaptirdigi anayasalarina gelmeden bayagi evvel ‘Meiji Restoration’ denen bir donemi var ama iskembeden birseyler atacak kadar dahi aklimda degil.

    Buraya tepeden birsey daha insin demiyorum da, aklima gelen ve icinde ciddi tepeden inme olmayan ornekler kisitli gozuktu bana.

    (Gelecek program: demokratiklesme ve liberal yapiyi ayni cumlede cok rahat kullananlara eziyet!)

  7. on 06 Ekim 2007 at 22:22 7.TSD

    Bülent bey,

    Niye boyle diyorsunuz? En azindan ekonomik acidan liberallesme yoluna giren ulkelerden Turkiye ve Sili boyle degil mesela, ikisinde de askeri darbe ile/sayesinde ve dis destekle (o da devlet veya devlet ustu kuruluslardan baska bir yerin halkindan degil) alinmis o viraj.

    Türkiye’yi saymayın, zaten onu konuşuyoruz; o yönde gitmekle birlikte yetersizliğini ve devletçiliğe teşneliği tartışıyoruz. Evet bir derece Şili benzeyebilir. Fakat İspanyol etkisini de gözönüne alırsak yapılan dayatım kültürel kodlarına çok aykırı değil. ( Ki Şilide eşik liberalleşme yönünde olmuş. Hadi liberal dayatımın iyi birşey olduğunu düşünsek bile bizdeki tam tersi bir dayatım.) Bizdeki ise neredeyse bambaşka gömlek giymeye çalışmak gibi birşeydi. (sadece ekonomik olarak bakmayın)

    …askeri idare ekonomik acilma ve liberalizmi dayatsin, o ekonomi dinamigi zaman icinde otoriter idareyi torpuleyip tasfiye edecek sosyal gelisimin onunu acar filan gibi laflari olmasi lazim.

    Bakın bu doğru olabilir -teorik olarak- da nasıl olacak? Bunu Bliyall ile de tartışmıştık. Sonra bizdeki dayatım ne yönde? Kuzey Avrupa ve ABD’de ne gibi bir dayatı süreci ile yaşanmış değişim?

    Yani bizim efendiler “durun sizi liberaleştirelim” diye dayatım yapmamışlar ki, tam tersi otoriter devlet dayatımı yapmışlar. Ben bunu örneklerken aslen -tasvip etmemekle birlikte- “liberal dayatım da dahil hiçbir dayatım iyi birşey değildir”e örnek için değil; bizdeki batılılaştırma projesinin hem kültürel kodlarımıza aykırı hem de ‘çoğunlukla’ spontane işleyen süreçlerde değişen Batı’nın aksine zoraki olduğunu söylemek için yaptım.

    Aslına daha derine gitsek dediğim gibi bizde dayatılan 19. yy da denenmiş 20 yy.a sarkarak savaşlara neden olmuş, ama sonrasında aşılmış, evrilmiş, tamamen farklılaşmış otorter sitemi ilk çıktığı haliyle taklit. Yani dayatımın ideolojisi oradaki değişime ayak uyduramamış statik kalmış Bizim komutanlar hala konuşmalarında ilkel pozitivizmden A. Comte’den bahsediyorlar.

    ama aklinizdaki model kita Avrupasinin bir kismi (Fransa, Benelux, Iskandinavya vs.) ve Ingilizce konusulan yerlerle kisitli olmasin?

    Tabii ki, genel olarak öyle. İngiltere’deki süreçler. ABD..

    ABD’nin, İngiltere’den ayrılması da dahil kendi iç dinamiklerinin eseri değil mi?

    Yekpare imiş gibi yazıp çiziyoruz genelleştirerek, ama tabii ki ilerlemiş dediğimiz sistemler ve yeniden Amerikayı keşfe gerek yok dediğimiz yöntemleri izleyenler de birebir aynı değil. Hem verdiğiniz örnekler aslına dediğim şeyi de doğrular nitelikte. Almanya örneği, naziler anti-liberal evet ama savaştan önce ve savaşı kaybediyorlar. (Japonya’da aynı) Bizden çok farklı durumları var, yani savaşı kazanıp da anti-liberalliği dayattıklarını düşünün nasıl bir tablo çıkardı.

    Sonra kültürel kodlar var. Sadece ekonomik düşünmeyin diye ekledim az önce, bunun ekonomik/siyasi ve haliyle de toplumsal yönü var. Japonya’yı saymazsak diğerlerinin hepsi üstlerinden aydınlanma geçse de hristiyan kökenliler. Bizde ise efendiler bakanlar kurulunda ülkenin dinini hristiyanlık olarak değiştirmeyi tartışıyorlar. Savaşı kazanıyorlar, önce devletçiliği sonra karma ekonomiyi devlet kapitalizmini dayatıyorlar. Bir yandan gardop devrimi süregidiyor. İttihatçı zihniyetin sivil kanadını CHP askeri kanadını ordu oluşturuyor ve sürekli erki elinde bulunduruyor. Otoriter bir vesayet rejimi kökleştiriliyor. Halka hata yapma şansını vermiyor, sürkeli demokratik süreçlere müdahale ediyor.

    Tabi şu denebilir, herşeye rağmen böyle bir coğrafyada belki istendiği gibi netice vermese de 100 yılda olan bu derece değişim bir başarıdır denebilir. Bir bakış açısıdır, katılmam, çünkü çok daha farklı (başarılı) olabilirdi süreç. (MKA’nın İnönü’yü değil de Fethi Okyar’ın serbest fırkasından yana tavır aldığını düşünelim, hem ekonomik hem siyasal açıdan nasıl olurdu tarih?.. gibi)

    (Gelecek program: demokratiklesme ve liberal yapiyi ayni cumlede cok rahat kullananlara eziyet!)

    :-)

    Bunun farkındayım da daha bu kavramların giriş kısmındayız, bu ikisinin farkına eğilmek için çok erken deği mi?

  8. on 07 Ekim 2007 at 08:34 8.TSD

    Ben Çakar’ın sessizliğinden hareketle müdaheleceliğe/otoriteye teşneliğimize bakmış ve bütün resme dair birşeyler söylemiştim.

    Tabi konuyu bütün olarak işlerken her boyutuna eğilmek mümkün olmuyor. Mesela aynı konudan hareketle, müdahaleciliğin etkilerinin ekonomik yönü için Ekonomiturk’ten iki yazı:

    http://ekonomiturk.blogspot.com/2007/10/st-kurul-bu-bugn-ahmete-akar-yarn.html

    http://ekonomiturk.blogspot.com/2007/10/keske-akan-sadece-rtuk-olsa.html

  9. on 07 Ekim 2007 at 10:52 9.Bulent Murtezaoglu

    Baktim o yazilara. Dogru seyler demisler ama vurgu biraz garip bir yere kaymis. Ben mi yanlis goruyorum acaba diyorum, mesele RTUK iyidir veya degildir degil ki? Bugunku ders o degil. Mesele bir devlet gorevlisinin yetkisini asmasi. Kurallarin ve bagimsiz kurumlarin iyi/kotu olmalarini konusmaya sira gelmesi icin devlet gucu kullaninimin sinirlarinin kurallarin icine cekilmis oldugunu farzedebilecek durumda olmamiz lazim. RTUK idaresi (KV isinden sonra belki ikinci defa) yetkisini asti gibi gozukuyor. Eger Akman sali gunu hala gorevde ise bizim devletin kanunlarla idare edildigini ve gucunun kanunla sinirli oldugunu soylememiz herhalde evvelki haftadan daha komik olur. (Baktim biraz kimmis diye, su anda gorevde partizanlik yapmaktan dolayi mahkemelik olmus galiba. O tur sikayetlerin mahkemelik olmasi yanlis degil, ama benim ilgilendigim partizanlik disi sebeplerle de yetki kullaniminda sinirin asilmasi.)

    Yetkisi olmadan konusmaya ve birseyler yaptirmaya calisan uniformali oldugu zaman herkes ‘hukuk devletinde olmaaaaz’ demeyi biliyor? Eh iste buyurun, bu sefer yapanin uniformasi yok, netameli is de degil, hadi bakalim pisman edelim kendisine yetki atfedip sahur beklerken ’sifati’ ile beraber insan idare etmeye kalktigina. Olacak mi sizce? Olursa bu protokol meraklisi ve kibar konusan ‘devlet adami’nin sonraki hayatinda bu mecburi ‘magduriyet’ine mukabil baska sekilde yine bizim cepten ‘tazmin’ edilip edilmedigini ve buna ‘ayip yahu’ bile deyip demedigimizi de gorecegiz.

    (Diger cevap icin tesekkurler Suat bey, biraz daha iyi anladim dediginiz, bakalim baskalari bulasak mi diye bekliyorum.)

  10. on 07 Ekim 2007 at 11:28 10.Bulent Murtezaoglu

    Bu arada,

    Bülent bey çok şaşırmış, ben şaşırmasam da çok garipsedim…

    Sasirmadim aslinda. Klavyeye bir otosansur adaptoru taktim, burada sigortalar atinca sonra yazdigima pisman olacagim (belki edilecegim) lakirdilari ve tonu ’saskinlik’ gibi gozuken seylere ceviriyor. Bakin calismis gayet guzel.

    Neyse, eksisozluge baktim demin, oranin yazarlarinin cogu bence gayet guzel anlamislar konulari. Hic elimizi yormamiza gerek yok aslinda, memlekette bunlari goren ve yazan bir suru insan var, devami da en azindan nette yetisiyor:
    http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=zahid+akman+kanunlari

    http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=aykut+zahid+akman

  11. on 07 Ekim 2007 at 15:06 11.Deniz

    “Savaşı kazanıyorlar, önce devletçiliği sonra karma ekonomiyi devlet kapitalizmini dayatıyorlar. Bir yandan gardop devrimi süregidiyor. İttihatçı zihniyetin sivil kanadını CHP askeri kanadını ordu oluşturuyor ve sürekli erki elinde bulunduruyor.”
    Aramızda Kemalist yok galiba bu tür yanlış tespitlere itiraz gelmiyor.Ben Kemalist değilim, ama yiğiti öldürün ona karışmam. Konunun dışına çıkmaya da üşeniyorum aslında. Kemalistlerin 1923-1938 döneminde izlediği ekonomi politikaları tek tür değil, bunu 1923-1929 ve 1929-1938 olarak ayırmak daha doğru olur. 1923 İzmir İktisat kongresinde liberal felsefe hakimdi, 1929 bunalımından sonra da bütün dünyada olduğu gibi liberalizmden karma yaklaşımlara doğru bir dönüş yaşanmış. Zaten Dünya ölçeğinde de altın standardı altında klasik liberal ekonomi iflas etmişti. O dönemin kadrolarını 1990ları öngörememekle suçlamak adil değil.
    Devlet kapitalizmi o dönemler için elzem görünüyor. 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında memleket önemli miktarda sosyal-beşeri sermaye kaybına uğradı. Ermenileri tehcirle, Rumları mübadele ile gönderdik. Yahudiler ise Osmanlı devletinden çıkan Selanikte ve Makedonya da kaldılar. Bu gayri müslim unsurlar ticaret, zanaat ve üretimle iştigal ediyorlardı. Türkler-(Müslümanlar demeliyim ) ise köylü kesimi, bürokratik sınıfı ve askeri sınıfı oluşturuyorlardı. İttihatçilar ve öncekiler gayri müslim kesimlerden önemli miktarlarda vergi alıyor, Anadolunun “kara budununu” da asker deposu olarak görüyorlardı. Kümesteki kazlar kesilince ve kaçırılınca bu sosyal sermayesiz bürokrat-asker-köylü sınıfı baş başa kaldılar. Türkler tembel filan demek istemiyorum, Rus Savaşı-Balkan Savaşı-1. Cihan Harbi- Kurtuluş savaşı derken bizler de varolan beşeri sermayemizi kaybettik ayrıca eğitime filan da önem verilemedi haliyle.Sonuç halkın yapamadığı işlere devletin el atması.
    Mustafa Kemalin SCF den yana tavır almaması, fırkanın liberalliğinden değil başka nedenlerden kaynaklanıyor. Zaten herşeyi kontrol eden bir lider, liberalizmden hoşlanmazsa fırkanın kurulmasını engellerdi en başta.
    Kemalizmin bir iktisat felsefesine sahip olduğunu sanmıyorum, bugünün Kemalistlerinin hatası da benimle aynı fikirde olmamaları.

  12. on 07 Ekim 2007 at 15:17 12.Deniz

    “…Bir yandan gardop devrimi süregidiyor. İttihatçı zihniyetin sivil kanadını CHP askeri kanadını ordu oluşturuyor ve sürekli erki elinde bulunduruyor…”
    Tırnak içine almış olduğum şu iki cümleye itirazım olamaz haliyle.
    İtirazım bu cümleye:
    “Savaşı kazanıyorlar, önce devletçiliği sonra karma ekonomiyi devlet kapitalizmini dayatıyorlar”
    Dünya konjöktürüne o zamanlar ABD ve İngiltere bile devlet kapitalizmi olmasa bile korumacı ve/veya müdahaleci bir iktisat politikası yükselmeye başlamıştı. Tarihsel evrim böyle işlemiş. O zamanın Türkiyesinin bürokratları önce liberal felsefeye çalışmışlar, 1930larda ise Sovyetik planlamayı karma ekonominin bir parçası haline getirmişler. Yani etrafta ne gördülerse onu uyarlamaya çalışmışlar gibi görünüyor.

  13. on 07 Ekim 2007 at 15:33 13.Deniz

    Bülent Bey,
    Bliyaal in sayfasından daha yeni aşırdım. Hayek şöyle buyurmuş :
    Şunu söyleyebilirim ki, uzun dönemli kurumlar olarak diktatörlüklere tamamıyla karşıyım. Fakat bir diktatörlük, bir geçiş dönemi için zarurî bir sistem olabilir. Kimi zaman bir ülke için, şu veya bu biçimdeki bir diktatöryel gücün bir süreliğine mevcut olması zorunludur. Sizin de anlayacağınız üzere, bir diktatörün liberal bir usulle yönetimde bulunması mümkündür. Ve bir demokrasinin de, liberalizmden tamamıyla yoksun olarak yönetimde bulunması mümkündür. Şahsen ben, liberal bir diktatörü, liberalizmin olmadığı demokratik bir yönetime tercih ederim. Kişisel izlenimime göre – bu Güney Amerika için de geçerlidir – örneğin Şili’de, diktatöryel bir yönetimden liberal bir yönetime geçişe tanık olacağız. Ve bu geçiş dönemi boyunca belirli diktatöryel yetkilerin daimî olarak değil de, geçici bir düzenleme biçimi olarak muhafaza edilmeleri zorunlu olabilir.”

    Kaynak : http://bliyaal.blogspot.com/search?q=hayek

  14. on 07 Ekim 2007 at 15:42 14.TSD

    Deniz,

    Kemalistlerin bir iktisat felsaefsine sahip olmadıkları doğru. İsmet İnönü’nin “enflasyon” sözcüğünü Başbakan olduktan sonra duyduğu söylenir.

    Zaten film 30′dan sonra kopuyor. Evet, 29 buhranı etkili olmuştur ama gardrop devriminin gerektirdiği otoriteyi elinde bulundurma mecburiyeti ile liberal politikları nasıl bağdaştırcaksın?

    Serbst fırka liberal olduğu için engelenmedi tabi ki teveccuh gördüğü için engelledi. Engelenmeseydi otorite elden gidecekti çünkü. yani sebep ekonomik buhran ve değil, ‘erki’yi kaptırma riski.

    Biz devlet kapitalizmi uygulamışız.. ABD ve İngiltere’nin uygulamaları devlet kapitalizmi değil, dediğin gibi müdahaleci yaklaşımlar, halen bile bu bazen olur. ABD ve İngilrete’nin yolunu izlememişiz; ideolojik olarak da ekonomik olarak da. (Bkn. Fransız laikliği) Benim suçlamam bu yönde, yani otoritelerinin devam etmesini istedikleri için otoriter siyasal sistemlere özenmişler, dünya ekonomisi dayattığı için falan değil.

    Siyasal olarak otoriter sistem olduğu için de haliyle ekonomik yansımaları da aynı olmuş. Bayramlarımız bile benzemiş. (Musolloni İtalyası törenleri, Milli şef tanımlaması vs. Bir de bu bayramların kutlanmaya başlama tarihlerine bakın) Tam bir faşist dönemden geçtik. Kendimizi de kandırmayalım.

    ***

    Bliyall ile bu konuyu burada da tartıştık. Hayek teorik olarak da olsa doğru söylüyor ama bizim konumuzla alakasını anlayamadım.

    Hayek ne diyor: “Sizin de anlayacağınız üzere, bir diktatörün liberal bir usulle yönetimde bulunması mümkündür.”

    Ben liberal bir diktatör devrini mi eleştiriyorum? Ya da sistemi liberalizme evriltmek isteyen bir geçiş yönetimini?

    Kim bunlar Atatürk mü, İnönü mü, çizgilerinin devamı CHP mi?

    Bunu yapmak mı istemişler? İnönü çok partili demokrasiye hatır için -ve bu gibi niyetlerle- geçti?

    Burada yapılan kıyas (eğer kıyas yapmak istediysen) ve Hayek alıntısını bağlamı çok yanlış.

    Ama bir beyin fırtınası olarak düşünülebilir, “öyle olsa idi/öyle olsa nasıl olurdu?” gibi.

    Selamlar.

  15. on 07 Ekim 2007 at 18:01 15.Bulent Murtezaoglu

    Deniz bey, ondan haberdarim, o yazinin altina bakarsaniz bir de yorum yapmisim (bir de duramayip ucuzca bir dokundurma yapmisim elleyen cikmamis). Ama buraya tasidiginiz iyi olmus, tesekkur ederim, bakalim baska ses cikacak mi?

    Suat bey,

    ABD ve İngiltere’nin uygulamaları devlet kapitalizmi değil, dediğin gibi müdahaleci yaklaşımlar, halen bile bu bazen olur.

    Zamanina bagli bu Ingiltere icin herhalde. 1945-1978 arasindaki (Thatcher secilmeden) rakamlara bakmak lazim. Onlarda bir devletlestirme dalgasi olmus olmasi lazim. Simdi kalan sadece NHS (oranin saglik kurumu) olabilir, ama bir ara komur demir-celik trenler bazi diger endustriler filan hepsi devletlesmis olmali. INMOS’u bile devlet kurmustu (yari-iletken isindeydi, Transputer diye CPUsu vardi).

  16. on 07 Ekim 2007 at 18:37 16.Bulent Murtezaoglu

    Havada kalmasin, ana hatlariyla Ingiltere’de olanlari anlatan bir sayfa vereyim:

    http://en.wikipedia.org/wiki/Post_war_consensus

    Bir de (Deniz beyi, musade ederse, kendisini biraz zorlayip Ingilizce filim takip etmeye de tesvik maksadiyla) bir yari-propagandamsi 20yy filmine link vereyim:

    http://www.pbs.org/media/commandingheights/

    (Icinde Hayek’in valla benimle bir ara kimse konusmuyordu ama iste buyurun dediklerim oldu kih kih kih filan manasinda seyler dedigi bolumler de var. Bolum bolum indirip seyredebilirsiniz, ‘300′ yazanlari indirin.)

  17. on 07 Ekim 2007 at 22:40 17.Ufuk Eskici

    AKP yanlısı televizyonlar hakkındaki dosyaları sümen altı etmekle suçlanıp hakkında soruşturma başlatılan bir RTÜK başkanımız var. İşte siyaset, özerk kurumlara müdahale ederse sonu böyle olur. Hiç şaşırmadım.

  18. on 08 Ekim 2007 at 16:34 18.Murat

    @Ufuk Eskici,

    Yazar neyi eleştiriyor sen ne diyorsun. Anladığına emin misin?

    Tartışılan konu ile alakalı Engin Ardıç bir yazı yazmıştı:

    —-

    Eskiler şöyle rivayet ve bugüne hikayet ederler ki, Atatürk, Fethi Bey’i ‘Şeyh Sait ayaklanmasını bildiren şifreli telgraflar gelince poker masasından kalkmadığı için’ başbakanlık görevinden almış. Yıl 1925.

    Ve de yerine İsmet Paşa’yı atamış, o da diktaya yönelmiş.

    Atatürk yaptığı hatayı beş yıl sonra anlayacak, halkın tepkisini ve hoşnutsuzluğunu görünce Fethi Bey’e bir muhalefet partisi kurduracak, fakat bu partinin ömrü birkaç ay olacaktır. İş işten geçmiş, bürokrasi demirden kasnaklarını bütün ülkeye geçirmiştir. Bürokrasi Atatürk’e bile kafa tutmaktadır!

    Kapatılması, daha doğrusu kendi kendini kapatmaya zorlanması için Menemen ayaklanması ileri sürülmüştür. Oysa Serbest Fırka’nın bu çok yerel ve çok küçük ayaklanma girişimiyle, üç beş hayvan yobazın işlediği cinayetle ilgisini gösteren kanıt yoktur. Halk ‘kitle halinde’ yeni liberal partinin peşine düşüyordu, bundan korktular, tırpanladılar.

    Atatürk yanlış yapmıştır. Kurduğu devleti bürokrasiye teslim etmeyecekti! Kendini bürokrasiden sıyıracak, bir zümreden yana görünmeyecekti!

    Aynı zamanda en yakın arkadaşı da olan Fethi Bey başbakanlıkta kalacak, ekonomiden hiç mi hiç anlamayan İsmet Paşa da dilerse asıl kendisi bir muhalefet partisi oluşturacak, oy alarak iktidara gelebiliyorsa gelecekti (bilindiği gibi CHP tek başına hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır, 2007 seçimini de kazanamayacaktır)…

    Hükümete ‘diktatoryal yetkiler’ sağlayan Takrir-i Sükun Kanunu hiç mi hiç çıkarılmayacaktı. Şeyh Sait ayaklanmasını bastırmak için diktaya gerek yoktu, ‘yerel sıkıyönetim’ yeterliydi; nitekim ordu gücüyle bastırıldı, Komünist Partisi’ni falan kapatarak, basını susturarak, toplumu ‘ülke çapında muma çevirerek’ değil…

    Yani ‘şablon’ tersine çevirilecek, liberal işadamları iktidarda, bürokratlar ve solcular muhalefette olacaklardı. Çok partili sistem ‘laik cumhuriyet ilkeleri çerçevesinde kalmak şartıyla’ korunacak, terkedilmeyecekti.

    ‘Kültür değişimi devrimleri’ gene yapılacak, Atatürk, devrimlerin ‘partilerüstü denetçisi’ olacaktı! Tek partinin, CHP’nin aynı zamanda genel başkanlığını üstlenmek gibi bir hataya düşmeyecek, tarafsız olacak, Fethi’ye de İsmet’e de aynı ölçülü uzaklıkta kalacaktı!

    Devrimler on yıla yayılmayacak, parça parça, taksit taksit değil bir çırpıda yapılacaktı.

    1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde alınmış olan ’serbest piyasa ekonomisi’ kararından 1931 yılında dönülmeyecek, kapitalist yetiştirilecek ama devlet kapitalizmi yapılmayacaktı. Kapitalizm, kapitalistlere bırakılacaktı.

    (Krize girmiş Amerikalı işadamları makine parklarını ölü eşek fiyatına satıyorlardı… Şevket Süreyya Aydemir, anılarında, ‘paşam gelin şunları ucuz ucuz kapatalım, sanayileşmeye hız verelim’ diye nasıl dil döktüğünü ve fakat ‘İsmet Paşa’ya nasıl laf dinletemediğini’ acı acı anlatır…)

    Azınlıklar ezilmeyecek, sermayesi yokedilmeyecekti. Yabancı sermayeden korkulmayacak, ‘kapitülasyonlardan’ kaynaklanan tepki yüzünden yabancı sermaye kaçırılmayacak, defedilmeyecek, fakat denetim altına alınacaktı.

    Ekonomik kalkınma ve sanayileşme ertelenmeyecek, bir işçi sınıfının doğmasından ve gelişmesinden de korkulmayacak, ‘kültür devrimi’ yapmakla yetinilip köylülüğün tasfiyesi gelecek kuşaklara bırakılmayacaktı (hala edebilmiş değiliz)…

    Halk ‘otarşi politikası’ sonucu yıllarca ve yıllarca kötü Tekel malı kullanmak zorunda bırakılmayacak, böylece ülke çapında büyük bir hoşnutsuzluk yaratılmayacaktı.

    Madem Stalin Rusyası’ndan da, Hitler Almanyası’ndan da farklıydık, niçin onların etkisi altında kaldık, niçin onların birtakım tasarruflarına özendik?

    Gördüğünüz gibi Atatürk’ü eleştirdim, hadi beni de kürsüden uzaklaştırın!

  19. on 08 Ekim 2007 at 20:53 19.Deniz

    Suat Bey,

    “Ama bir beyin fırtınası olarak düşünülebilir, “öyle olsa idi/öyle olsa nasıl olurdu?” gibi.”

    Hayek in söyledikleri ile Cumhuriyet kadroları arasında bir ilişki ima etmedim zaten. Dayatma deyince liberal dayatmalar aklıma geldi. Ben de beyin fırtınası olarak düşündüm, konunun dışına çıkmaktan bahsettim. Sizin zihninizdeki dayatmalar kümesine liberal dayatmaları da eklemenizi sağlamak amacıyla. Liberalizm aslında kitleler taraından arzulanan bir şey değil. Liberalizmin prensiplerini tek tek referanduma götürseniz, özellikle ekonomik olanlar veto yer.

    Bence evrim 11 eylülden sonra tersine döndü gibi, demokratik,sosyal devlet polis liberal devletine doğru gidiyor gibi.

  20. on 08 Ekim 2007 at 21:01 20.Deniz

    “yani otoritelerinin devam etmesini istedikleri için otoriter siyasal sistemlere özenmişler”
    Kim elindeki gücü diğeri ile paylaşmak ister ki? Karşı tarafta onları dengeleyecek bir güç olmadığı için bu böyle olmuştur. Güç dengeleri önemlidir, İngiltereda kralın gücü aristokratlar gibi diğer odaklar tarafından dengelenegelmiş. Bu süreç 1215 Magna Carta ile başlıyor.
    Biz de ise hanedanlık hep en güçlü olmuş. Padişaha karşı çıkanın kellesi tiz vurulagelmiş. Ne kadar doğru bilmiyorum: Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı aristokrasinin başı sağlam ezilmiş. Memleketimizde güç dengelerinin 1808 Senedi İttifakla sağlanmaya başladığını varsaysak bile bu 600 yıllık bir gecikme demektir. Evrime yeterince geç başlamışız.

  21. on 08 Ekim 2007 at 21:46 21.Deniz

    Suat Bey,

    ” Kemalistlerin bir iktisat felsaefsine sahip olmadıkları doğru. İsmet İnönü’nin “enflasyon” sözcüğünü Başbakan olduktan sonra duyduğu söylenir.”

    İktisat politikaları eklektik olmakla birlikte sonuçlarına baktığımızda ortaya fena bir manzara çıkmıyor.
    Beyin Fırtınası olsun diye söylüyorum, yoksa devlet kapitalizmini övmek gibi bir niyetim yok.

    Cumhuriyet Dönemi Büyüme oranları:
    1. 1923-1929 % 11
    2. 1929-1939 % 6
    3. 1940-1945 % -6.6
    4. 1946-1961 % 7.6
    1946-53 %11.5
    1954-61 % 3.7
    5. 1962-76 % 6.3
    6. 1977-79 % 1.2
    7. 1980-2004 % 4
    1980-88 % 4.3
    1989-04 % 3,9

    1923-2004 %5 yıllık ortalama. Tabi bu rakamların arkasında n tane parametre var, tek bir nedene bağlanamaz. Gerekçeler aşağıda.

    İlginenler için :
    http://www.tkb.com.tr/esa/GA/2006-GA/GA-06-02-02_Turkiye_Ekonomisinde_Kalkinma_(1924_2004).pdf

  22. on 08 Ekim 2007 at 22:02 22.Deniz

    “Gördüğünüz gibi Atatürk’ü eleştirdim, hadi beni de kürsüden uzaklaştırın!”
    :)
    Tabii karnın tok, sırtın pek eleştir bakalım.
    Önce rakamlara baksaydı bari.
    Atatürk eleştirecek, ben de yapıyorum eleştiri günde 3 defa, konjöktüre göre artırabilirim de.
    Bence bu yazarımız gençken akademisyen olmak istemiş, almamışlar kürsüye. (almamışlar diyorum , belki haketmiştir.) Köşe yazarı olarak fena değil.

  23. on 08 Ekim 2007 at 22:12 23.Deniz

    Bülent Bey,

    “Deniz beyi, musade ederse, kendisini biraz zorlayip Ingilizce filim takip etmeye de tesvik maksadiyla) bir yari-propagandamsi 20yy filmine link vereyim.”

    Teşekkürler.
    Dangerous Knowledge ı çözümlemekteyim halen :)

  24. on 08 Ekim 2007 at 22:14 24.TSD

    Deniz,

    Gelişimi/değişimin tamamını nasıl oldun da MKA’ya mal ettin tam anlayamadım. Kemalistler 1950 sonrası için ‘karşı devrim’ süreci demiyorlar mı?

    Aynı çizginin devamı CHP ile askerler 50 yıldır bu ülkenin ‘geri vitesi’ değil mi?

    Cumhuriyetin kuruluş sürecini Osmanlı modernleşmesinin devamı olarak görüyorum ben. MKA çok iyi bir askerdir ama Ardıç’ın dediği gibi bürokrasiye teslim olmuş, kontrolü -hele son zamanlarda- elinden kaçırmıştır.

    Yoksa son zamanlarında kanlı bıçaklı oldukları İnönü’nün cumhurbaşkanı olması mümkün değildi.

    Yani MKA ile kemalist projeyi birbirinden önemli bazı noktaları gözönüne alarak ayırmak gerekir.

    Birşeyler olmuşsa kemalist projenin sayesinde değil kemalist projeye rağmen olmuştur bence. Çok daha iyisinin olmasına engel olan da kemalist otoriterizmdir.

    Hala bunun savaşı verilmiyor mu?

  25. on 10 Ekim 2007 at 02:04 25.Deniz

    Suat Bey,
    “Gelişimi/değişimin tamamını nasıl oldun da MKA’ya mal ettin tam anlayamadım.”
    Etmiş miyim, amacım o değildi aslında. Gelişimden ne kastettiğimize de bağlı. 1808 den 1876 ‘ya kadar sosyal bir gelişim var. Siz de takdir edersiniz ki 1876-1908 ise liberal anlamda arzulanan bir manzara sunmuyor. 1908 den sonra da İttihatçı zihniyet başlıyor. Olumsuzlukları İttihatçı zihniyete bağlarken, onların bir önceki “istibdatçı” sistemin ürünleri olduğunu da düşünmeliyiz. 1876-1908 dönemi teknik olarak gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir,kastettiğiniz gelişme teknik boyutsa. İstibdatçılar-İttihatçılar-İnkılapçılar arasında benzerlikler de var, sapmalar da. Mustafa Kemal gibi , İnönü gibi adamların da istibdatçı dönemde doğup büyüdükleri öğrenci oldukları gözönüne alınırsa , üstelik yurt içinde yetiştiler, onları verili toplumsal çerçeve şekillendirdi. Mustafa Kemal’in Paris’i Fransayı bile görüp görmediği hakkında benim bir malumatımız yok mesela. Biz İngiltere diyoruz. İngiliz modeli meşruti monarşi ve sömürgecilikle birlikte gelişen liberalizm. Inkilapçı kadroların meşruti monarşiyi benimsemekten kaçınmaları iktidarı paylaşmak istememeleridir. Saltanatın köşeye çekilip sembolik bir hale razı olacağı ile ilgili bir işaret yoktur o zamanlar. Zaten saltanatı köşeye itecek toplumsal dinamikler de yoktu.
    İlber Ortaylı diyor ya, dedenizi inkar edemezsiniz kaşınız gözünüz benzer, ondan kaçamazsınız.
    İşte Kemalistlerin bireysel haklara ve devlete bakış açıları dedelerinden miras kalmış. Çok partili hayata kadar da biçimsel değişiklerin dışında radikal “gelişme” olmamış. Bu biçimsel değişiklerin içinde kadınların seçme ve seçilme( atanma ) hakları kazanması (ne kazanması verimesi) gibi kayda değer gelişmeler de gözden kaçmamalı. O zamanlar da şimdiki gibi vekiller liderler tarafından atanıyormuş. Farkı o zamanlar tek lider vardı, 1950 den sonra çok liderli hayata geçmişiz. Şimdi 4 tane var.

    ” Aynı çizginin devamı CHP ile askerler 50 yıldır bu ülkenin ‘geri vitesi’ değil mi?”
    2007 den 50 yıl geriye gidersek, 1957-2007 arasında CHP ‘nin fiilen hükumette olduğu yıllar 1960-65, 74-77, 91-95, 99-2002 ( CHP-Shp- DSP aynıdır varsayımı) ve bu hükumetlerin hepsinde merkez sağ ortak(lar) var. Tek başına hükumet yok. 60 darbesi ni de CHP’ye yazalım. Bu kadar zamanda doğru dürüst hükumet olamamış bir parti nasıl her türlü olumsuzluktan sorumlu olabiliyor? Burada merkez sağın (solu yok aslında) başarısızlıkları CHP ye yazılıyor, başarıları kendisine yazılıyor gibi bir hınzırlık hissettim. Şimdi siz bürokrasi bu zihniyette diyeceksiniz, kısmen haklısınız. Yargı ,yürütme,yasama üçlüsünün ilk ayağı CHP zihniyetinde gibi görünüyor. Yürütme ve yasama da bu durum geçerli değil. Maliye ve hazineyi kontrol ettikleri yıllarda o kadar uzun değil. bence iktidar maliye ve hazineyi kontrol eden demektir.
    İyi geceler!

  26. on 10 Ekim 2007 at 06:22 26.TSD

    Deniz,

    Yazdıkların üzerinde uzun uzun tartışılır ama şuraya değinmeden geçemedim.

    (Bir de Osmanlı modernleşmesi ve Presn Sebahattin konusunu da araştırmanı öneririm. O devrin bazı aydınları aslen pekçok şeyden haberdardı, fikirleri de hiç yabana atılır gibi değildi. Ama malum tarih, kazananın tarihi oluyor)

    50 sonrası CHP fiilen yönetimde değil ama hepimiz biliyoruz ki iktidara sürekli müdahale eden sivil ve askeri bürokrasi olmuş. Darbeler muhtıralar, asker kökenli Cumhurbaşkanları.

    Sağ ekolu kutsamıyorum, çünkü çok hataları var ama bu ülke 50 sonrası 3 dönemde çok büyük gelişim yaşamış. Birisi Menderes, birisi Özal diğeri de Erdoğan hükümetleri. Bunların tamamı da sağ ve yine tamamı CHP ve asker zihniyeti ile cidalleşe cidalleşe birşeyler yapmaya çalışmışlar.

    Eğer bu itttihatçı zihniyeti 50 sonrası otorite sevdasını bırakıp bu ülkeyi rahat bıraksaydı bugün çok farkklı bir yerde olurduk.

    İktidar da sadece maliye ve hazineyi kontrol etmekle olmaz. Çünkü hangi ekonomik teoriyi benimserseniz benimseyin bunu mutlaka sosyal/siyasal ve uluslararası ilşkiler bakımdan etkileşimleri vardır. Hepsi bir koordine içinde çalışmalıdır. Sosyal yönden otoriter bir anayasa ile yönetmek ‘zorunda’ iseniz, tepenize demoklesin kılıcı gibi darbe tehdidi var ise yargı her atılımın önünü birşekilde kesmeye çalışıyr ise, dış -ve çoğu iç- politikanızı bir kara kaplı defter belirliyor ve siz buna hiç müdahale edemiyorsanız, ekonomik yönden de bir eksen değişikliği yapmanız imkansız hale gelir.

    Ancak mevcut sınırlar içinde maaşları öder, elden geldiği kadar yatırım yapar, oyalanırsınız. Zaten bizde de olan bu. Mücadele derken de yıllardır bu sınırlarla mücadele ede ede birşeyler değiştirilmeye çalışıldığına vurgu yaptım; halen de çalışılıyor. Teziç’in “siyasi iktidar ‘devlet iktidarını ele geçirmeye çalışıyor” diye afişe ettiği şey de bu zaten.

    Selamlar.

  27. on 10 Ekim 2007 at 17:45 27.Deniz

    Suat Bey,

    “ekonomik yönden de bir eksen değişikliği yapmanız imkansız hale gelir.”
    Ekonomik eksenlerin zor değişen bir özelliği var, darbe olmadıkça değişmiyorlar.
    Diğer yazdıklarınıza büyük ölçüde katılıyorum.

  28. on 10 Ekim 2007 at 17:48 28.Deniz

    Suat Bey
    “Birisi Menderes, birisi Özal diğeri de Erdoğan hükümetleri” bunların sağ olmasının dışında diğer özellikleri tek başına iktidara gelmiş olmalarıdır. CHP de 1950 den sonra tek başına gelebilseydi de görseydik onları da. Nasip olmayacak da bu gidişle.

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Önemli

Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

Siz de düşüncelerinizi paylaşın


Kapat
E-posta ile paylaş