Toplum & Düşünce & İslam & Garabet T. Suat Demren - 29 Eylül 2007 05:29 am

Ramazan Güzellemesi

Aslında bu yazıyı Ramazan’dan önce ya da sonra yazmak daha “şık” (nasıl Özkök ağzı ama?) olurdu ama kafamı meşgul etmişken yazayım istedim.

Ramazan gerçekten muhteşem güzellikleri olan bir ay. Derunî anlamları bir yana saymakla bitmeyecek güzellikleri var, en başta gelenlerden birisi de iftarlardır sanırım.

İftarlar, dostlukların akrabalıkların hatırlanmasına vesile olan buluşma yerleri. Hemen hepimiz bu iftarlarda buluşulup sohbetler ediyor, hoş vakitler geçiriyoruz.

Buraya kadar anormallik yok, çok da güzel şeyler bunlar.

Fakat bu “iftar davetleri”nde beni rahatsız eden birşey var.

Dinimize göre iftar yemeği vermek, bir oruçluya oruç açtırmak çok faziletli davranış. Peygamberimizin (s) bu konuda teşvik edici pekçok hadisi var.

Fakat benim bazı gözlemlerim bu konudaki “maksat”ın çok aşıldığı yönünde. Özellikle belli bir hayat standarının üstündeki muhafazakar çevrelerde iftar davetleri maalesef, Ramazan’ın o ruhanî havasını hiç yansıtmıyor.

Yansıtmıyor çünkü bu sofralar, kadınların kıyafet ve yemek çeşidi/lezzeti gösterisine ve dolayısı ile de israfına dönüşmüş durumda.

Daha da kötüsü ise yine bu çevrelerdeki davetlerin hali vakti ortalamanın üstünde olanların birbirini ağırladığı bir zengin gettosu haline gelmiş olması. Dost ya da akraba olunması veya arada iş veya sosyal faaliyet ilişkisi olması da farketmiyor, bahsettiğim husus bu sosyal çevrenin hemen tüm iftarlara sinmiş sanki.

Davet geliyor, gidiyorsunuz, haliyle gidilen yerde bu kez de siz onları davet ediyorsunuz. Yani bir mukabele şartmış/gereklilikmiş gibi bir hale geliyor, o iftar ruhu ortadan kalkıyor ve birbirinizin karnını doyurmuş oluyorsunuz.

Bunu da hoşgörebiliriz, sonuçta oruç tutanlara iftar verilmiş oluyor ama sofralar hiç “oruçluya oruç açtırma” amaçlı gibi değil. İsraf had safhada olduğu gibi kerli ferli adamların baş köşelere kurulduğu, fakir, gariban insana rastlanmadığı, söylediğim gibi getto tarzı bir manzara.

Bunun üzerine bir de gösteriyi düşünün: “Falancanın iftarında dana göveç vardı, ben kuzu but yaptım, filanca iki çeşit zeytinyağlı yapmış, ben de iki tane yaptım ama ben çoban salatasının yanında mayonezli tavuk salatası da yapmıştım. Ayrıca antrikot etten patlıcan kebap da yaptım. Filanca iki çeşit tatlı yapmış ben üç çeşit yaptım hem onun iftariyeliklerinde iki çeşit peynir vardı hurma da buruşuktu, benim hurmalarımı gördün mü? Benim peynirlerim de çok lezizdi. Ne giymiş şuna bak, takmış takıştırmış yine, rüküş n’olacak, insan biraz ağır olur..” vesaire..

Evet, insan gerçekten biraz ağır olur..

“Falancanın… filancanın” dedikleri de suyunun suyu falan değil, çoğunluk kendi akrabalarının ve dostlarının sofraları.

Halli vakitli dediysem, öyle zenginlerden de sözetmiyorum. Yani hane geliri ülke ortalamasının biraz üzerinde olan insanlar bahsettiklerim. Belki pekçoğumuz da bu sınıfın içindeyizdir.

Daha üst tabakanın haline girmeye de bundan irkilmeye de hacet yok zaten, o belli birşey. Ama bu bahsettiğim muhafazakar sınıftaki hal beni ürkütüyor. Çünkü sayıları hiç az değil ve giderek de çoğalıyor.

Bir serbest piyasa savunucusu olarak kimin kime ne ikram ettiğine, ne kadar yiyeceğine karışacak değilim elbet; ama İslam’dan, oruçtan ve iftardan sözediyorsak biraz ağır olmalıyız.

Küçükken hatırlıyorum iftar sofralarımızı. Babam hemen her sofraya yakınlardaki Kur’an Kursundan talebeler getirirdi, 5′er 10′ar. Bu öngörü ile yapılırdı yemekler. Yaşıtlarımın gözlerindeki o yabancılık ile karışık sevinci halen hatırlıyorum.

Ben de geçtiğimiz yıla kadar bunu devam ettirmeye çalıştım. Sonra direk oradaki tüm talebelere iftar verme imkanı doğunca bundan vazgeçmek zorunda kaldım, kurs yönetimi öyle istemişti çünkü.

Bir huzur olurdu yani insanın içinde gerçekten saf, tertemiz bir biçimde bir karşılık beklenmeden, şova dönüşmeden “oruçluya iftar açtırma” huzuru.

Ramazan’ın başlangıcından beri evde sadece ailemle başbaşa yaptığım iftar sayısı 5-6′yı geçmez. Ya bir iftar davetindeyiz ya da biz iftar veriyoruz. Ama açık söyleyeyim; çok yakınlarımla olanlar hariç ben bu huzuru bulamıyorum artık, belki suflîliğimden belki de bu saydığım gösteri, israf ve sahtelik yüzünden.

Geçen yıl eşimle bir prensip kararı almıştık; çok yakınlarımız, Ramazan dışında da mutat görüştüğümüz dostlarımız/akrabalarımız hariç iftar davetlerine gitmeyecek, aynı durumda olanlar hariç biz de iftar vermeyecektik.

Bunda halen başarılı olup tam bir ilkesel duruş sergileyebilmiş değiliz, direniyoruz. (Ahan da ‘Mahalle Baskısı’)

İftar sofralarımızda; sadece ve sadece Allah rızası umarak, oruçluya iftar açtırmanın huzurunu yaşamayı amaçlamalıyız. Sofralamızda tanımadığımız, ihtiyacı olan insanlar daha ağırlık teşkil etmeli. Bu güzel sofraları gösterişe ve -bu amaçla kurulması sebebiyle de- israfa kurban etmemeliyiz.

Apartman-site denen modern hapishanelere kendimizi hapsettiğimizden beri fakir fukara ile de aramıza mesafe koyduk, hatta bırakın mesafeyi fakir fukara göremez olduk. Bu sebeple bahsettiğim gibi kişilerin nasıl bulunacağı ayrı bir muamma ise de yine de çaba sarfettiğimizde olmayacak birşey değil.(*)

Hulasa.. Söylemeye çalıştığım şey, Ramazan’ın, orucun, iftarın anlamının bu olmadığı..

Hem birbirimizi hem kendimizi kandırmayalım; Ey yükselen muhafazakar sınıf mensupları..

(*) Şu alternatif de var. Ramazan’da yardım organizasyonu yapan pekçok kuruluş var, zaman zaman ben de bannerlarını yayınlıyorum. Bunlardan güvenilir bulduklarımıza bir “tık” ile ulaşıp yardımlarda bulunabilir, bizim çevremizdekilerden belki çok daha fazla yardıma ihtiyacı olan insanların ihtiyaçlarına katkıda bulunabiliriz. Bu tür dolaylı yardımlar/iftarlar birebir bahsettiğim iftar sofrası lezzetini vermese de en azından huzurlu olmamızı sağlayabilir.

51 Responses to “Ramazan Güzellemesi”

  1. on 29 Eylül 2007 at 09:41 1.Murat

    hay ağzını öpeyim kardaş..

  2. on 29 Eylül 2007 at 09:50 2.T. Suat Demren

    Hoops, yavaş gel kardaş, Ramazandayız :-)

  3. on 29 Eylül 2007 at 11:06 3.çuvaldız

    illa dolaylı olması ve bir kuruluş aracılığı ile yapılıyor olması da gerekmiyor.
    Ben bunun için muhtar ile iletişime geçip mahalledeki yardıma ihtiyacı olanlardan liste hazırlamasını istemiştim.Sağolsun bir muhtar ve azasının gönüllü yardımı ile bir şeyler yapabildim.Ve kimin hangi durumda olduğuna da gözlerimle şahit oldum.
    Şimdi dediğiniz israflı sofraları hazırlayanlar o gördüklerimi görmüş olsalardı sanırım rahatsız olup,aşırıya kaçmaktan vazgeçerlerdi.
    Bu arada yardımına başvurduğum muhtarı canı gönülden tebrik ettim.Zira görevini layığıyla yapmanın ötesine geçmiş,amaç haline getirmiş.Yapılacaklarda adaletsizlik olmasın diye bizzat ilgileniyor(eve geç gidiyor diye eşi kızıyormuş ama :-).
    muhtarlığa tahsisi ettiği aracı yeri geldiğinde,ambulans,gelin arabası vs amaçlarla heran kullana biri.Yardıma ihtiyacı olanların kendileinin mi muhtarlığa başvurduğunu sorduğumda”çoğunun eş dost tarafından kuklağa fısıldaranarak öğrenildiğini -ki buna da şahit oldum,uğradığımız bir esnaf hemen muhtarın eline üzerinde yardıma ihtiyacı olan kişinin adresi yazılı olan bir kağıdı tutuşturuverdi-ve muhtar yada azasının eve ziyaret maksadı ile gidip,durumun gerçekliğini kontrol ettiğini anlattı.Muhtarlığa yardım almak için kendileri gelenlerin çoğunun maalesef fırsatçı olanlar olduklarını,çoğu yardıma ihtiyacı olan insanın ise gurur yapıp yardım istemediğini,muhtarlığa gelse bile konuşmadan öylece oturduklarını anlattı.

    Mahallae baskısına bir iki örnek o gece yaşadım;bir gecekondunun kirasını arttırmak isteyen kişiyi kiracı muhtara şikayet edince,muhtarın ev sahibine en azından bir süre daha kirayı arttırmamasını,o zor günleri kendisinin de yaşadığına şahit olduğu için bileceğini söyleyerek ev sahibi üzerinde kirayı arttırmasın diye sevgi,saygı baskısı oluşturdu!

    Bir başka hem de mahallenin muhtarı tarafından yapılan baskı örneği,yine klubemsi bir yerde gecenin bir vakti yanlız başına kalan 5 çocuğun misafirliğe giden annelerini, üşenmeden komşusuna kadar gidip çocuklarını nasıl yanlız bırakabildiğinin hesabını sorması ve çocuklarını bir kez daha böyle başıboş bırakırsa muhtarın da kendisini başıboş bırakacağına dair bir uyarıda(siz buna baskı diyebilirsiniz)bulunması açıkçası benim hoşuma gitti.

    Bu mahhalenin muhtarı vasıtası ile gözlemlediğim baskı hoşuma gittiğine göre bu işte bir tuhaflık olmalı!

  4. on 29 Eylül 2007 at 11:13 4.çuvaldız

    Hıı huzur kısmına gelince,yok…belki biraz ama bazı gerçeklerle karşılaşıp elinizden daha fazlasının gelmemesi sizi pek huzurlu yapmıyor hatta bazı şeylere sinirleniyorsunuz bile…belki biraz daha fazla şükretmeyi hatırlıyorsunuz o kadar.

    Göz görmeyince gönül katklanır vee aradığı huzuru bulur,dediğiniz “tıklama”yardımlar bu nedenle tercih edilebilir :-)

  5. on 29 Eylül 2007 at 11:15 5.BetüL

    : ))

    Deniz Fenerinin sizinle iftihar ediyoruz kampanyasi cok guzel, siz de bannerini yayimliyorsunuz. Aslinda durup dusundugumuzde, boyle guvenilebilir organizasyonlar olduguna bile sukretmemiz gerekir. ‘Komsusu acken tok yatan bizden degildir’ Ac komsumuzdan haberimiz olmaz Deniz Feneri ve benzerleri olmasa. Haberimizin olmamasi sorumlulugumuzu azaltmiyor. Internetten yerimizden bile kalkmadan yapacagimiz hic yoksa 15 ytl sigara parasina bir ihtiyac sahibine ulasmis oluruz. Allah razi olsun calisanlarindan.

  6. on 29 Eylül 2007 at 11:29 6.tekin gül

    “Davet geliyor, gidiyorsunuz, haliyle gidilen yerde bu kez de siz onları davet ediyorsunuz. Yani bir mukabele şartmış/gereklilikmiş gibi bir hale geliyor, o iftar ruhu ortadan kalkıyor ve birbirinizin karnını doyurmuş oluyorsunuz.

    Bunu da hoşgörebiliriz, sonuçta oruç tutanlara iftar verilmiş oluyor ama sofralar hiç “oruçluya oruç açtırma” amaçlı gibi değil. İsraf had safhada olduğu gibi kerli ferli adamların baş köşelere kurulduğu, fakir, gariban insana rastlanmadığı, söylediğim gibi getto tarzı bir manzara.”

    Gecen hafta cumartesi sanırım annem iftar vermişti tüm dayılarıma halalarıma teyzelerime (bir anda vermesinin sebebini biliyorum “aradan çıksın” felsefesi, çünkü iftar vermek bir iş, bir zahmet oldu. Niyesine birazdan geleyim). Bugün biriyle konuşuyor telefonda “inanırmısın o gün yaptığım yemekler daha dün bitti”. Evet, biz yedik çöpe atmadık yemeği, israf olmadı belki ama, “çok çeşitli bir ziyafet kurma ” gibi sahte bir gereklilik gelince, hem iftarlar bir zevk olmaktan çok bir zahmet oluyor, hem de bu zahmeti görenler de kendi iftarlarında aynı “zahmeti çekme” gereğini hissediyor, ve kaçınılmaz olarak o karşılaştırmayı yapıyor.

    Bir de madalyonun diğer yüzü var tabii…

    Fakir ailelerden, iftar verecek durumda olup da “ziyafet kuracak” geliri olmayanlar, iftara davet etmekten utanıyor komşusunu.

    Suat bey, ben zaten muhafazakar ahalinin, öyle pek de “muhafazakar” olduğunu düşünmüyorum zaten. Benim ailem dahil.

    Sosyolojik bir determinizm içinde gelip geçiyor bunlar. Kökümüz anadolunun bir köyünde olduğu ve İstanbul’a 80′lerde göç yoluyla geldiğimiz için, ve islami siyasetin şekillendirdiği bir ortam yaşadığımız için, çoğu muhafazakar ahali, aslında biçimsel olarak muhafazakar. Dini zaten bilmiyorlar ki? Bu kitlelerden usulune uygun bir iftar yemeğini nasıl bekleyeceksin. Tabii olarak bir ton yanlış ve hata olacak.

    O yüzden kendi bağlamında pek şaşırmıyorum bu hallere. Daha da kötüsü çözümün ne olduğunu da bilmiyorum. Ramazanla sınırlı değil bu konu, Din ile ilgili her şeyde farklı bir tarzda önüne çıkan, dev bir sorun bu.

  7. on 29 Eylül 2007 at 15:19 7.Bulent Murtezaoglu

    Cuvaldiz hanimin fikri iyi bence. Okul mudurleri ve ogretmenler de biliyor hangi aile ne durumdadir diye, rica edilirse bir de ‘iste su adam sana yardim ediyor’ demeden ve muhtac olani kotu hissettirmeden araci da oluyorlar bazen. Yardimi alan ne araciya minnet duyuyor, ne yardimin kaynagina karsi (bilmediginden) ezik hissediyor kendisini. Zaten — en azindan zekat icin — doktrin bunun ‘yardim’ degil o insanlara ait birseyin yerine ulasmasi seklinde yanlis anlamiyorsam.

    Ben kurum araciligiyla bu tur yardim etmeyi sevmiyorum. Zaten kurum olmak durumundaki okul filana yardim, veya hedefi belli ve kayit altindaki Mehmetcik vakfi gibi yerler ayri tabii, ama dogrudan aileye yardimda araya kurum sokulunca bu sefer insanlar — tanimasalar da — etli kanli birisini degil o kurumu yardimci diye dusunuyorlar. Ozellikle ogrenciye ulasan hayir kurumlarinda mevcut kutuplasmanin bir yansimasinin ortaya cikmasi biraz bu yuzden belki. Diger taraftan cok uzaktakine boyle cok kucuk rica organizasyonlariyla ulasmak mumkun degil tabii.

    Birsey daha soyleyeyim, yeni veya tarihten miras buyuk/gosterisli camileri filan seviyoruz ama iftar daveti icin soylenenin benzerini onlar icin soylemek de kabil belki. Mimarlarimiz Ayasofya ile yarisirken bilmem dusunmusler midir o yapidaki ihtisam da aslinda maneviyat ile ilgili olmaktan ziyade o devletin hukumdar sinifinin dunyevi zenginligini/gucunu — belki kendilerine ve — halka gosterme merakindan kaynaklaniyor diye.

  8. on 29 Eylül 2007 at 17:30 8.İktisatçı Gözüyle...

    [Bir serbest piyasa savunucusu olarak kimin kime ne ikram ettiğine, ne kadar yiyeceğine karışacak değilim elbet; ama İslam’dan, oruçtan ve iftardan sözediyorsak biraz ağır olmalıyız.] TSD

    Abicim psikolojik harb mi yapıyorsun anlamadım. Ben serbest piyasayı savunmuyorum (Kapitalizm zaten serbest piyasa düzeni falan da değildir bkz. Braudel). Milletin ne yediğine içtiğine karışıyor mu oluyorum yani, ne alakası var anlayamadım. Herhalde çalakalem yazmış olacaksın ki bunu yazabildin.

    Şimdi bununla bağlantılı olarak anlayamadığım birşey daha var. Zira bayağı içinde barındırdığın çelişkinin bir yansıması;

    [Apartman-site denen modern hapishanelere kendimizi hapsettiğimizden beri fakir fukara ile de aramıza mesafe koyduk, hatta bırakın mesafeyi fakir fukara göremez olduk. Bu sebeple bahsettiğim gibi kişilerin nasıl bulunacağı ayrı bir muamma ise de yine de çaba sarfettiğimizde olmayacak birşey değil.] TSD

    Hem “serbest piyasa” destekçiliği hemü de modernizm eleştirisi, sistemin doğal getirisinin/sonucunun eleştirisi. İlginç bir çelişki olsa gerek. Modern hapishane olgusunun ve toplumun koca bir “iş”e koşullanmasının mekansal gerçekleşmeleri ve yansıması olan evlerimiz ve boş zamanlarımızın kontrolü meselesinin de aynı yazıda çelişircesine gündeme getirilmesi! Bu durum kapitalizmin toplumsal ilişkileri iş sürecine koşullaması değildir de nedir (boş zamanlar bile işe koşullanıyor derken kastedilen bu)

    Bence okumalarını daha da genişletmelisin abicim, takib ediyorum da hiçbir eleştirel analizden beslenmiyorsun, sonuç da sezgilerinin ve gördüklerinin sana söylettikleri ile salt teorik önkabullerinin seni çelişir bir noktaya itmesi oluyor haliyle. Kopuk kopuk bütünselliği olmayan eklektik metinlerin yanyana gelmesi. Sonuç bu.

  9. on 29 Eylül 2007 at 17:53 9.Deniz

    Selamlar,
    Zekat ,filtre gibi mali ibadetler kurumlara verilirken nelere dikkat ediliyor? Bu kurumların fakirlere yardım amacıyla kurulan dernekler olması , ihtiyaç sahiplerinin Allah youlunda çalışması gibi koşullar var mı? Soru Deniz feneri için değil, DF hakkında bilgim yok. Sanırım bağış verenlerden alıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırmada aracılık eden bir dernek.

  10. on 29 Eylül 2007 at 20:08 10.çuvaldız

    Bülent bey,
    Camilerin ihtişam ve büyüklüğünü belki ordularının büyüklüğü gibi de değerlendirebilirsiniz.Hani dosta düşmana karşı gibi.İftar yemeğinin israfı yada ihtişamı(!)ile bu camilerin büyüklüğünü mukayese etmek pek doğru bir terazileme değil.Ama şununla mukayese etmiş olsaydınız anlayabilirdim;100 metre arayla,sadece yaptıranın isminin anılması için inşa edilen camiler.Bunu düşününce de aklıma Yusuf Kulca geliyor;Bir sokak çocuğunun kendisi gibi olanlara yardım etme çabası.Neden böyle kişiler ve onların gayretleri ile oluşturulan bu tür yardım dernekleri cami sayısı kadar çok değil?

    Bu arada bir not daha;bahsettiğim 5 çocuklu aileyi 1 sene önce oldukça modern ve şık giyimli Rotary üyeleri ziyaret etmiş,çocukların ve sefaletin bol bol resimlerini çekmiş ve melek yüzlü çocukların durumlarına ağlamışlar(muhtarın anlattıklarını aktarıyorum)…..sadece bu kadar sanırım her şey 1 sene önceki gibiydi.
    Bu arada dikkatimi çeken üzen,kızdıran başka bir detay da,bunca sefaletle çocuk sayısının doğru orantılı olmasıydı demek istediğim çocuk sefalet getirmiyor,sefalet çocuk sayısını arttırıyor.

  11. on 29 Eylül 2007 at 22:31 11.tekin gül

    İktisatçı abicim,

    [Bir serbest piyasa savunucusu olarak kimin kime ne ikram ettiğine, ne kadar yiyeceğine karışacak değilim elbet; ama İslam’dan, oruçtan ve iftardan sözediyorsak biraz ağır olmalıyız.] TSD

    Abicim psikolojik harb mi yapıyorsun anlamadım. Ben serbest piyasayı savunmuyorum (Kapitalizm zaten serbest piyasa düzeni falan da değildir bkz. Braudel). Milletin ne yediğine içtiğine karışıyor mu oluyorum yani, ne alakası var anlayamadım. Herhalde çalakalem yazmış olacaksın ki bunu yazabildin.

    A —-> B

    “serbest piyasayı savunuyorsam, insanların yediğine içtiğine karışmam”

    A

    “Serbest piyasayı savunuyorum”

    O halde B

    “karışmam”

    Mantık örgüsü bu şekilde, buna siz “A değilim o halde B de değilim öyle mi?” diye karşı çıkamazsınız. İddia sadece A nın varlığına dair bir şey söylüyor. A nın yokluğuna dair bir iddiada bulunmuyor; insanın yediğine içtiğine karışmamanın tek yolu A dan geçmiyor, bunun başka yolları da vardır, ve iddia bu açılımı inkar edici bir kısıtlamaya gitmediğine göre, “ben serbest piyasayı savunmuyorum, o halde ben kısıtlayıcı mı oluyorum şimdi” diyemezsiniz.

    Bu çok açık bir mantık hatasıdır, mantık kitaplarının daha ilk 10 sayfasında bu hata açıklanır, ve konu güzelce kapanır. Eleştirel düşüncenin ilk adımı mantık bilmektir. Bu bariz hatayı siz yapmışsınız. Dolayısıyla başkalarının bilgisini sınamaya kalkmadan, ona bir takım tavsiyeler vermeden evvel, siz lise 3 mantık kitabı edinip okusanız iyi olacak…

  12. on 29 Eylül 2007 at 23:07 12.İktisatçı Gözüyle...

    Bir dakika Tekin bey,

    Demek istediğiz “tam olarak” sizin söyledikleriniz değildi zaten. Buradaki iki önerme birbirini mantıksal açıdan “gerektirmez”. Yani kavramlara yüklenen anlam gereği iki önermenin birbiri ile alakasızlığını göstermeye çalıştım. Yoksa tabii ki söylediklerinizde haklısınız. Burada karşı çıktığım şey A ile B önermesinin hiçbir alakası olmadığı yönünde idi.

    Üstelik cümleye bakar iseniz ifade aynen şudur;

    “Bir serbest piyasa savunucusu olarak kimin kime ne ikram ettiğine, ne kadar yiyeceğine karışacak değilim elbet”

    Burada serbest piyasa savunuculuğu ile sonraki önerme arasında doğrudan bağ kuruluyor. Şimdi burada serbest piyasa savunuculuğunun aksi bir önerme olan (sosyalistler veya sitenin yazarının düşüncesine göre müdahaleciler, ki bence bu kavramsal çerçeve yanlış) eleştirellerin böyle olmaması gerektiği yönünde bir altmetin vardır. Sosyal bilimciyiz, o kadarını da anlayalım bir zahmet. Size de ilkokul düzeyinde bir dilbilgisi dersi tavsiye ederim. İlkokul 3 kitaplarında bile bulabilirsiniz. Burada sadece “mantık” dersi yetmez, kavramsal çerçevenin bütünü ekseninde “kavramlara tek tek” yüklenen anlamlara inmek gerekir. Sosyal bilimsel çerçeve sizin o mantıksal kurguyu serimlemenize baştan izin vermez. Modelinizin soyutlamasında hata var zaten.

    [Eleştirel düşüncenin ilk adımı mantık bilmektir]

    Eleştirel teoridir kastettiğim zaten. Sol muhalif analizler. İzin verin de ben sizin şu dikte edici ders listenizden çıkayım, zira baltayı taşa vuruyorsunuz, vakti zamanında “mantık” dersi vermişliğim vardır iki öğrenciye.

  13. on 29 Eylül 2007 at 23:24 13.İktisatçı Gözüyle...

    Aslında bir iki birşey daha eklemek gerekir. Genelde bütün teorik bakışlar karşı paradigmaya indirgemeci ve öteki olarak bakarlar. Eleştirel teori için de geçerlidir bu durum kısmen. Serbest piyasacılar genel olarak alternatifleri tek bir kavramsal çerçevede topladıkları için onlara “müdahaleci” derler. Dolayısı ile o paradigmadan piyasaya “müdahale” edenler ve toptan karşı çıkanlar bir yanda, piyasayı savundanlar öbür yandadır. Şimdi savunan için dile getirilen bu önerme savunmayanların aksi yönde olduğuna dair bir önerme niteliği taşır, çünkü aksini düşünürsek önermenin bir anlamı olmaz. Dolayısı ile bilinçdışından gelen bir bağ kurma durumu var burda. Çok rahat dediğim gibi okuyabileceğimi düşünüyorum. İtirazı olan var ise okuyabilirim. Yani burada sosyal bilimsel paradigmalara dair kavramsal çerçeveden kavramlara dair anlamlara inilmesi gerekiyor. Yani dualizenin niteliği önemli. Yoksa Tekin beyin dediği gibi birbiri ileilgisi olmayan birsürü önermeler dizisinin yanyana gelişi dediği gibi sonuçları tabii ki getirir. Burada önermeler evreninin çerçevesinin çizdiği sınırlar mevcuttur.

  14. on 30 Eylül 2007 at 02:25 14.Deniz

    Gece gece güzel bir tartışmaya rastladığım iyi oldu ama geç oldu. Devamı gelir inşallah. İlk okuyuşu Tekin Bey gibi yaptım , sonra İktisatçı Beyin anlatmak istediğini 12. yorumda açığa kavuşturmuş. Ben de serbest piyasa savunuculuğu ile sonraki önerme arasında kurulan doğrudan bağı kanıksamışım, bunu şimdi farkettim. Yerleşik iktisat okulu böyle diyor, biz de bunu böyle öğrendik.

  15. on 30 Eylül 2007 at 02:36 15.T. Suat Demren

    Ne gadder önemli adam olmuşum bir cümlem üzerine ne tartışma yapılmış. :-)

    Tekin Bey’e teşekkürler mantıken Tansel’in yanlışını gösterdiği için.

    Tansel’e taaccup; ve oradaki serbest piyasa savunuluğu ile sonraki önemenin ilişkisine; otoriteyle yapmakla ile vicdanî davranışla yapmak arasındaki farkı görmezden gelerek tutarsızlık ve alakasızlık vehmettiği için. Mülkiyet düşmanlığı değil miydi sosyalizm? Hemen şimdi “ama üretim araçları farklı” deme Tansel, inmeyelim derinlere Ramazan günü..

    Ayrıca Tanselciğim bak sağ sutunda hangi kitabı okuyorum; Mises’in ‘Sosyalizm’i.. Evet bildin, meşhur liberal Hayek’i Sosyalizmden vazgeçirten adam..

    Sahur vakti bu kadar şimdilik..

    Selamlar hepinize..

  16. on 30 Eylül 2007 at 02:49 16.çuvaldız

    Bülent bey,özellikle sizinle biraz cami bilgisi paylaşmak istedim.Bu arada ben de unutmuş olduklarımı hatırladım.buna vesile olduğunuz için teşekkürler.
    Büyük camileri sadece gösteriş olsun diye yapmamışlar .-)
    İznik:Osmanlının sanat ve mimari beşiği.1333 ilk tek kubbeli küçük camii Hacı Özbek camii.
    Fruze renkli çinileri ile göz alıcı en önemli yapısı 1378 de yapılan yeşil camii için 45 sene beklemişler!
    Nilüfer hatun imareti;fakirler için hergün yemek dağıtılan yardım evi olarak 1388 de yapılmış.
    Bursa:Ulu camii,Hüdevandigar camii-medrese,Yıldırım camii,Yeşil camii-üst katında saray olarak kullanılan hünkar mahfili var,Muradiye camii
    Edirne:Eski camii,Üç şerefeli camii,Bayazıt Camii ve külliyesi(imaret,hastane,Bimarhane-akıl hastalarının müzikle tedavi edildiği yer-,medrese,hamam,mutfak ve ambarları ile en büyük yardım kurumlarından biri !)
    Osmanlı sadece büyük camiiler yapmamışlar, kütüphaneler, çeşmeler, sebiller, şadırvanlar, imaretler, türbeler,vakıf hanları,büyük postane vs.
    Adı anılan ünlü Mimar Sinan’ın 100 senelik hayatı boyunca Anadolu şehirlerinde yaptığı cami sayısı sadece 20 adettir.
    Yorum 7 son paragraf için;genelleme yapılıp doğruluğuna kanaat getirilecek sayıda bahsettiğiniz niyetle yapılmış çok fazla eser yok.
    İhtişam tanımını yapıların büyüklüğünden dolayı mı yoksa dekoratif süslemelere atıfla mı yaptınız?

  17. on 30 Eylül 2007 at 03:05 17.Bulent Murtezaoglu

    Cuvaldiz hanim, bilgiler icin tesekkur ederim,

    İhtişam tanımını yapıların büyüklüğünden dolayı mı yoksa dekoratif süslemelere atıfla mı yaptınız?

    Aklimda zaman zaman benim de bulastigim Ayasofya’nin ustune yapi dikildi mi Istanbul’a atismalari geldi bazen yabancilarla yapilan. (Cunku e-mailde Istanbul pazarliyorum yabancilara, bir teknik konferansimsi seyi burada yapmak icin). Simdi referans veremem, ama hem Hristiyanlar’da hem yanlis hatirlamiyorsam bizim tarafta cok sesi cikmasa da ‘gorkemli’ ibadethaneyi dini sebeplerden dolayi yanlis bulan akimlar var. Onlar da aklima geldi, acaba zamaninda Ayasofya’ya ister istemez rakip olacak camileri dikenler ‘bakin bunu buraya koymuslar ama erimis gitmisler, biz onlari bir de ‘yoz’ diye biliyoruz; acaba onlarin yolunda miyiz?’ demisler midir iclerinden diye dusundum. Cok uzun boylu birsey degildi yani, buralarda blog sahiplerinden yuz buldugum icin aklima geleni yaziyorum bazen.

  18. on 30 Eylül 2007 at 03:35 18.İktisatçı Gözüyle...

    [Tekin Bey’e teşekkürler mantıken Tansel’in yanlışını gösterdiği için.]

    Yukarıdaki açıklamamdan sonra bunu bir şaka sayıyorum :) Zira cevap yoksa benim de verebileceğim bir cevap yoktur. Yemeyelim birbirimizi. Sarılmayalım düşmanımın düşmanı dostumdur kabilinden eşe dosta. Hiç sevmem bu tarzı. Ve buralarda sıklıkla yapıldığını görüyorum ve üzülüyorum.

    [Mülkiyet düşmanlığı değil miydi sosyalizm?]

    Hayır değil aslında. Komünist manifestoya yolculuğa davet ederim :) O dediğin ayrım önemlidir. Yetmez ise 1844 Elyazmalarına kadar gideriz (yabancılaşma vs). O iş öyle buradakilerin zannettiği ezberlerle açıklanmıyor. Derine de ineriz gerekirse…

    [Ayrıca Tanselciğim bak sağ sutunda hangi kitabı okuyorum; Mises’in ‘Sosyalizm’i.. ]

    İşte tam da bu yüzde eleştirimi dile getirdim. Sosyalizmi Mises’ten okumak saçmadır. Hayek’e gelince dar kafalının tekidir. Tartışmaya bile değmez. Kölelik Yolu birçok açıdan felaket bir kitaptır. Mises’in kıt akıllı Hayek’i nasıl “yola” getirdiği sosyal bilimsel analizler yapan kişileri zerre ilgilendirmez. Tezleri ve dedikleri üzerinden tartışma yaparım ancak. Gerisi lafı güzaf. Foucault’suz hapishane ve iktidar analizi ancak bu kadar çelişirdi ve içi boşalabilirdi, o da oldu sayenizde :)

    Vicdani yapmak der iken evlerin modern hapishane olması ile kastedilen nedir anlayamadım açıkçası. Foucault ile başlayan bir analizdir bu. Şu vicdan işini açmak gerekecek. Ben halen bu çelişkinin üstesinden nası geldiğini anlayamadım. Yani evlerin hapishaneliği nereden geliyor? Bunu koşullayan durum nedir?

    Tabi soruları benim sormam şart değil, kendi paradigmandan da sorabilirsin.

    Ama ben yine de burada kesiyorum, görünen köy klavuz istemez. Yine acayip yerlere gidecek görünen o ki. Nasıl olsa bu çelişkinin üstesinden gelmek zor, mantık meselesi de dahil olmak üzere (yahu işin ilginci mantık üzerine de notlarım masamın üzerinde şaka gibi :)). Kimseyi de ikna edemem. Ben çomağımı sokayım da yeterli. Bi nebze düşünülürse üzerine bana yeter. Burada yazılanlar bir nevi ego savaşına giriyor ki, çelişkinin vardığı düzeyle ilişkili olarak acayip saldırı refleksleri gösteriyor bazı yorumcular. Ben de bundan hazzetmediğim için çekiliyorum.

  19. on 30 Eylül 2007 at 03:44 19.İktisatçı Gözüyle...

    Bu arada konu hakkında tartışmak isteyenler sayfamdan e-posta yolu ile tartışabilirler. Buradan herhangi bir yanıt vermeyeceğim.

  20. on 30 Eylül 2007 at 16:35 20.tekin gül

    Peki ben neden ilk yazınızda “A önermesinin B önermesini gerektirmeyeceği” iddiasını göremiyorum da, o açıkladığım mantığı görüyorum;

    “Abicim psikolojik harb mi yapıyorsun anlamadım. Ben serbest piyasayı savunmuyorum (Kapitalizm zaten serbest piyasa düzeni falan da değildir bkz. Braudel). Milletin ne yediğine içtiğine karışıyor mu oluyorum yani, ne alakası var anlayamadım. Herhalde çalakalem yazmış olacaksın ki bunu yazabildin.”

    Burada ben “serbest piyasa, insanın yediğine içtiğine karışmaz” önermesini içerik olarak yanlışlayıcı bir anlatım göremiyorum. A’nın B’ile alakasızlığını açıklamıyorsunuz kabul edin, daha çok “Ben A değilim, B’ye karşı mıyım şimdi?” diyorsunuz o kadar.

    Yazının geri kalanını da okuyorum, TSD’nin hem serbest piyasayı savunup, hem de serbest piyasa getirilerini eleştirdiğini söylüyorsunuz, ve çelişkiye düştüğünü iddia ediyorsunuz. Burada da sizin mantığınızla hareket edersek, acaba gerçekten bu anlatımın, serbest piyasayı eleştirip eleştirmediğini de sorgulamamız gerekmeyecek mi? Apartmanlarda oturmaktan ve fakir fukaranın yüzünü görememekten şikayet etmek, acaba gerçekten liberal ekonomiyi eleştirmekle aynı anlama mı geliyor? Serbest piyasa ve liberal ekonomi içinde gelir farklılıkları kapsamında “fakirlik-zenginlik” de bir gerçektir, burada fakirlik olgusu eleştirilmiyor, fakir insanlara kolayca ulaşamama fırsatı eleştiriliyor dikkat edin. Bu da bir çelişki doğurmuyor haliyle. Siz “fakir insanlara kolayca ulaşamama” olgusunu doğrudan sistem eleştirisine kanalize ederken (ki bu da hatalı bir düşüncedir, şu anki sistemde bu sorun da çözülebiliyor zira. yazının kendisinde vakıflar var zaten), karşı tarafı da kolayca bir indirgemecilik içerisinde ele almıyormusunuz peki?

    Ha ben sistem eleştirisi yapacağım diyorsanız, ona tabi karışmam, hatta sizden öğrenmek için zevkle okurum. Ama bunun yeri burası değil, bu yazıda hiçbir çelişki yok. Ego savaşı yapmıyorum, bu asil düşüncenizi “okumalarını genişlet abicim” derkenki üstten bakmacı tavrınızda da düşünüyor muydunuz peki?

  21. on 30 Eylül 2007 at 19:54 21.Deniz

    A. Demek ki serbest piyasada müdahale olmaz.

    Serbest piyasa veri iken bireyler menfaatlerini azami seviyeye çıkarmak için çalışırlar. Herkes şahsi menfaati için uğraşırsa görünmeyen bir el-fiyat mekanizması- neyin ne kadar üretileceğini ve tüketileceğini belirler.Buraya kadar iyi.Fertler tabiat ile hodbindir(bencil). Dolayisiyla şahsi menfaaftlerini azamileştirmek için kural dışı yollara başvurabilirler. Komşunun dükkanını sabote etmek gibi, piyasa başka müteşebbislerin girmesini engelleme gibi. Bu noktada bu meselelerin halli için devleti ali devreye girmelidir. Devlet piyasa önündeki engelleri cebren kaldırmalıdır. Bunun adı da müdahaledir.Çıkarım:
    B. Müdahale olmazsa serbest piyasa olmaz.
    B, A ile çelişti( ecnebiler contradiction der) ne yapcaz.

  22. on 30 Eylül 2007 at 20:00 22.Deniz

    İktisatçı bey , sizin kullandığınız analiz bana F klavye gibi geliyor. Ben Q klavyede yazmaya alıştım, F klavye görürsem 2 dk D nerde diye ararım. Ben iyi kötü Q ile (Neoklasik) idare etmeye çalışıyorum. Tabii F yi de öğrenmem demiyorum.
    Bu Q ve F benzetmesini bir başkası yapmıştı aslında ama hatırlamıyorum kim olduğunu.

  23. on 30 Eylül 2007 at 20:11 23.çuvaldız

    Bülent bey,mesleğiniz konusunda bir bilgim yok ama yazdıklarınızdan edindiğim toplama bilgilerle bilgisayar programları üzerine bir şeyler olmalı,mıncıklamayı da bu sebeple seviyor olmalısınız.Mıncıklama tanımınız yüzünden bir ara sizin plastik sanatlarla uğraştığınızı,sonra da doktor olabileceğinizi aklımdan geçirmiştim.Merak etmeyin,merak ettiğim için değildi bu girizgah :-)

    Sizin de bilgi sahibi olduğunuzu düşündüğüm bir noktayı daha eklemek istedim;az çok sanat tarihi konusunda bilgim var ve rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki (anlamak için mukayese yöntemini kullandığımıza göre)her galip çıkılan savaştan sonra altından ihtişamla geçilecek tak’lara sahip değiliz.Genellikle Osmanlı’da yapılan eserler,camiler bunu bir çeşit görev/hizmet olarak kabul edip yapmışlar.Bir meslek erbabının meslektaşı ile yarışıyor olması tuhaf olmamalı yada bir padişahın mimarını bu konuda desteklemesi.
    Sizin bunu iftar sofralarının müsrifliğine bağlamanız hala bana tuhaf geldiği için yazma ihtiyacı hissetim.Ban tüm bu ihtişamlı,görkemli eserlerin yapımı esnasında halkın açlık,sefalet çektiğinden,var olan devlet bütçesinin sırf bu eserlere harcandığından dem vursaydınız belki sizin bu örneğinizi anlardım.

    Tarihten değil de günümüzden örnekleseydiniz ve askeri yatırım için ayrılan devlet bütçesinin eğitime harcanandan fazla olduğundan bahsetseydiniz belki israfın amacı hakkında hemfikir olabilirdik ve hem belki de siz şu Malezya’nın tırnağına özenenleri anlama çabasında olmazdınız?

    Bu arada bazen Kur’an yazılırken sayfa süslemesinde,minyatür sanatında altın da kullanılır.Bunu da iftar sofralarının israfını anlamak için örnek olarak kullanmak ister misiniz?

  24. on 30 Eylül 2007 at 21:12 24.tekin gül

    Deniz Bey/Hanım,

    Burada bana “ekonomi 101″ dersi vermeyin, benim sorunum serbest piyasa mı, kapalı piyasamı ikilemi değil, bu ikileme düştüğüm zaman da önümde yığınca ekonomi kitapları hazır beni bekler vaziyette zaten. Kaldı ki konu da bu değil, burada ideolojik ekonomi tartışılmıyor. Yorum dışına çıkıyorsunuz. Yorum kabulunden değerlendirildiğinde de ucu açık yazmışınız zaten. Şu anki mevcut norm liberalizm değil, karma piyasadır. Karma piyasada devlet mudahalesi de vardır. Ama yine de değerlendireyim şu satırlarınızı;

    “Dolayisiyla şahsi menfaaftlerini azamileştirmek için kural dışı yollara başvurabilirler. Komşunun dükkanını sabote etmek gibi, piyasa başka müteşebbislerin girmesini engelleme gibi. Bu noktada bu meselelerin halli için devleti ali devreye girmelidir. Devlet piyasa önündeki engelleri cebren kaldırmalıdır. Bunun adı da müdahaledir.”

    İdeal liberal devlet burada faşistce mudahale etmez, regulator gorevi yapar bu bir. İkincisi O kural dışı uygulamaları da hukuk kapar kapayabildiğince. Suç olgusu her sistemde var olan bir sorun; liberalizme, serbest piyasaya vb.. özgü bir şey değil.

  25. on 30 Eylül 2007 at 21:59 25.Bulent Murtezaoglu

    Cuvaldiz hanim,

    Sizin bunu iftar sofralarının müsrifliğine bağlamanız hala bana tuhaf geldiği için yazma ihtiyacı hissetim.Ban tüm bu ihtişamlı,görkemli eserlerin yapımı esnasında halkın açlık,sefalet çektiğinden,var olan devlet bütçesinin sırf bu eserlere harcandığından dem vursaydınız belki sizin bu örneğinizi anlardım.

    Onu yapanlar da var, ben daha ziyade isin dini tarafi ile ihtisam tarafinin uyumsuz olabilecegi acisindan dusunmustum.

    Tarihten değil de günümüzden örnekleseydiniz ve askeri yatırım için ayrılan devlet bütçesinin eğitime harcanandan fazla olduğundan bahsetseydiniz belki israfın amacı hakkında hemfikir olabilirdik ve hem belki de siz şu Malezya’nın tırnağına özenenleri anlama çabasında olmazdınız?

    Tarihte askeri harcamanin ne kadar dusuk oldugunu ben bilmiyorum ama fikralardan, bazi siirlerin arkasindaki olaylara kadar Anadolu’dan asker istenmesinin dogurdugu rahatsizlik bugune kadar nakledilerek geldigine gore herhalde temelde cok degisik degildi diye dusunuyorum. Bu baglamda Malezya orneginin alakasini anlamadim. Biz soguk savasta taraf begenirken onlar daha bagimsiz degilmisler galiba zaten.

    Bu arada resmi rakam diye verilen rakamlari dogru anliyorsam, 2002′den beri Milli Egitim butcesi Savunma Bakanligi butcesinin uzerinde. Suradan buldum:

    http://www.milliyet.com.tr/2006/12/27/ekonomi/eko01.html

    Baska rakam varsa bilmiyorum. Savunmanin ekonomi uzerindeki yuku olarak dusuneceksek (yukarida dedigim gibi) o zaman tabii askere alinanlari da dusunmeliyiz, ama butce rakami olarak durum (benim de hatirladigimin tersine) degismis.

    Malezya’ya su sekilde baglayayim, Muzmin beyin orada o konusmada bulup cikarttigim IMF rakamlarindan son ‘resmi’ olanina gore nominal kisi basinda GSYIH’de de Malezya’nin uzerinde oldugumu ortaya cikmisti (2005, ve 30-40 dolar). Akillarda olan Turkiye icin nominal olarak $5000′e ancak varan veya varmasi mesele olan filan bir rakam olup, Melezya’nin rakami nominal degil satinalma gucu paritesine gore ifade edildiginden yaygin inanc bizden ‘cok’ zengin olduklari yonunde tabii. Ben de evvelce AKP ilk secildiginde model aramak icin Malezya seferine ciktiklari zaman baktigim icin biliyordum oyle abrtilacak bir fark olmadigini galiba, yoksa tabii (savunma butcesi icin simdi bakincaya kadar yanildigim gibi) bilemezdim.

    Bu arada bazen Kur’an yazılırken sayfa süslemesinde,minyatür sanatında altın da kullanılır.Bunu da iftar sofralarının israfını anlamak için örnek olarak kullanmak ister misiniz?

    Istemez olur muyum? Acaba oyle desem basima bir fenalik gelir mi?

    (Bu arada ben serbest bilgisayar danismanligi yapan bir ‘bilgisayar bilimcisi’yim . Firsatini bulunca ihtiyaci olana akil/bilgi satan haybeci diye dusunurseniz yanlis olmaz.)

  26. on 30 Eylül 2007 at 23:38 26.Deniz

    tekin Bey,
    “Burada bana “ekonomi 101″ dersi vermeyin, benim sorunum serbest piyasa mı, kapalı piyasamı ikilemi değil, bu ikileme düştüğüm zaman da önümde yığınca ekonomi kitapları hazır beni bekler vaziyette zaten. ”
    Dün yeterli dersleri aldınız zaten, henüz ekon 101′e gelmedik, lise düzeyi mantık dersindeyiz. Oradaki ifade A ve B gibi iki önermeydi. p ve q gibi yani.
    Sizin regülasyon dediğinize ben müdahale diyorum, regulasyon onun amabalajıdır. Müdahale için suç olması gerekmez. Örneğin diyelim ki AB Türk fındığı için belirli bir kalitenin altındaki fındık bize giremez desin, bu kalite regülasyonu müdahaledir. Bunun kotadan farkını açıklayın ben de müdahaleye regulasyon diyeyim.

    Başka tür regulasyonlar da var:

    http://ekonomiturk.blogspot.com/2007/09/rekabet-kurumu-ve-tekeller.html#links

    “mevcut norm liberalizm değil, karma piyasadırç”
    Böyle olmak zorunda gibi bir şey, çünkü liberalizmin de devlete ihtiyacı var, sadece devlette olmasını istemediği bazı fonksiyonlar var. Yukarıdaki Kapitalizm & Serbest Piyasa ayrımı da bunu için yapılmış. Karma ekonomi kapitalisttir, ama serbest piyasa demek değildir.

    ” (Kapitalizm zaten serbest piyasa düzeni falan da değildir bkz. Braudel).” İG

    Gerçek Dünyada olan kapitalizmdir, hatta monopolist kapitalizmdir. Serbest piyasa bir ideal. Kimse aslında rekabetten, başkalarının kendi konumlarını ele geçirmeye çalışmasından hoşlanmaz. Fertler monopolist olma eğilimindedirler. Bir çok hoca başarılı öğrencilerden hoşlanmaz, hiç bir tüccar “ne güzel piyasamıza yeni rakipler geldi” demez.
    Devlet de insanların kurduğu bir örgütlenme olduğu için kendisi de monopolisttir.(Tanrı ateist gibi bir şey oldu) Devletlere yakın olan gruplar ve baskı grupları devletin müdahalelerini etkiler. Devlet ne kadar küçük olursa olsun, vergileri toplar, kuralları koyar. Bu kurallardan dolayı kötü etkilenenler olur, iyi yönde etkilenler olur.

    Başlık “Ramazan Güzellemesi”, o zaman konuyla ilgili olsun, Müslümanlar neden genellikle Kapitalizm taraftarı?

  27. on 30 Eylül 2007 at 23:45 27.Deniz

    Bülent Bey,

    “Bu arada ben serbest bilgisayar danismanligi yapan bir ‘bilgisayar bilimcisi’yim.”

    Ben de merak ediyordum gerçekten, Bülent Bey ne yapar ne eder diye. Sır değilse başka merak ettiklerim var, zamanla gizemler aralanır. Bir blog ya da web sayfasınız olmadığından gizemli bir kimliktesiniz. Yaptığınız yorumlar da merakı kamçılıyor.
    Saygılar,

  28. on 01 Ekim 2007 at 00:05 28.Deniz

    Bülent Bey,
    2005 rakamlarına göre Malaysia SGP kişi başına gelirde 11.858 dolar ile 60. sırada, Türkiye 9107 dolar ile 69. sırada. Ayrıca onların da biz gibi akademik işlerle arası iyi değil.

    http://www.arwu.org/rank/2007/ARWU2007FullListByRank.pdf

  29. on 01 Ekim 2007 at 00:09 29.Deniz

    Bu tip universite listelerine de bizden ODTÜ, Boğaziçi, Bilkent , Hacettepe gibi 4 büyükler değil de İstanbul Uni. girer her nedense. İyi bir gösterge değil,ama bir el yordamı yine de.

  30. on 01 Ekim 2007 at 00:16 30.Deniz

    Bir ek daha .
    Şuralarda da Malezyanın esamesi okunmuyor.

    http://www.yok.gov.tr/duyuru/ulkeler_2004.xls

    Tabi burada şu sorulabilir, neden YÖK ün sayfasında sadece 2004 yılı verileri var.

  31. on 01 Ekim 2007 at 00:36 31.Bulent Murtezaoglu

    Deniz bey, o rakamlar dediginiz gibi SGP rakami. Nominal diye ozellikle soyledim onun icin. Linkler surada:

    http://muzminanonim.blogspot.com/2007/09/tebih-tercme-ve-art-niyet.html#comment-1359328414260615427

    (O IMF sitesi cok kullanisli degil, onun icin hazir arama yaptim insanlara. Ekimde bir set daha veri aciklanacak, o zaman da bakariz ne oluyor diye, yine mevzu olursa yine hazirlarim.)

  32. on 01 Ekim 2007 at 00:38 32.Bulent Murtezaoglu

    Deniz bey, ben o ilk 500 isine ilismistim burada, hatta buralardan belki bildiginiz Emre bey de FM’ye tasimisti buraya linkleyip:

    http://www.fazlamesai.net/index.php?a=article&sid=4658

  33. on 01 Ekim 2007 at 00:48 33.çuvaldız

    Bülent bey,
    “Onu yapanlar da var, ben daha ziyade isin dini tarafi ile ihtisam tarafinin uyumsuz olabilecegi acisindan dusunmustum.”İhtişam ve görkem tanımlarını siz seçmiştiniz bu nedenle özellikle kullandım.Ve size de neden kullandığınızı sormuştum hatırlarsınız;dekoratif süslemeler mi yoksa ölçü mü diye?Soru kısa olduğu için cevap da pek tatmin edici olmadı.

    itiraf ediyorum ben “ihtişam” tanımınızı buralara bağlamanızı bekledim;mimari çözümlemelerle o çaptaki kubbeleri orta desteksiz yan duvarlara taşıtarak elde ettikleri kesintisiz görüş açısı ile elde edilen ihtişamlı görünüş.Sağlanan akustik başarısı.Gündüz ışığından yaralanmadaki başarı .

    Kişilerin israfı ve din.Neden illa yan yana getirmeye çalışıyorsunuz?

  34. on 01 Ekim 2007 at 00:50 34.Deniz

    Bülent Bey
    Ben bu Malezya yı bir yerdeb hatırlıyorum diyordum, arşiviminde buldum orayı.

    “İslam dünyasında bilim ve teknolojinin durum değerlendirmesi

    İslam Konferansı Örgütü’ne (İKÖ) bağlı 57 ülkede 1.3 milyar insan barınıyor. Politik sistemler, coğrafya, tarih, dil ve kültür açısından büyük bir çeşitlilik sergileyen bu ülkelerde ortak payda, halkların büyük bir çoğunluğunun Müslüman olması. Diğer bir ortak nokta da bilimsel araştırma ve geliştirmeye ayırdıkları payın dünya ortalamasının oldukça altında kalmış olması.

    Ayrıca bu ülkelerde bilimsel faaliyetlere ilişkin istatistiksel veriler de yetersiz. Bu da sonuçta İslam dünyasında bilim ve teknolojinin durum değerlendirilmesini zorlaştırıyor. Bu zorlukları aşmaya çalışan saygın bilim dergisi Nature, resmi kaynaklardan elde ettiği bilimsel göstergeleri İKÖ ülkelerinin tümünü kapsayacak şekilde yeniden düzenleyerek, ortak bir durum değerlendirmesi yaptı. Dosyanın geniş bir özetini sunuyoruz.

    İslam ülkelerinde ARGE harcaması ortalama yüzde 0.34 iken, dünya ortalaması yüzde 2.36.
    Endonezya’dan Fas’a, Uganda’dan Kazakistan’a kadar uzanan coğrafya’da nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde 1.3 milyar insan yaşıyor. İslam dünyası politik sistemler, coğrafya, tarih, dil ve kültür açısından büyük bir çeşitlilik sergiliyor. Ancak bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda bu ülkelerin pek çoğunda bilim oldukça zayıftır; araştırma ve geliştirme yatırımları dünya ortalamasının çok altındadır. Bütün bunlar bilinen gerçekler. Peki ya bu genel tablonun altında yatan ayrıntıların ne kadarı doğru?

    İSTATİSTİKSEL VERİ AZLIĞI
    İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) resmi istatistiksel veri tabanı, internet kullanıcılarından, traktör sayısına kadar bu 57 ülkenin her biri hakkında bilgi içerir. Ancak bilimsel araştırmalarla ilgili bilgi yok denecek kadar azdır. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin veri tabanlarında da İKÖ ülkelerine ilişkin bilimsel veriler yeterli değildir. Bütün bu veri yetersizliği aslında, bu ülkelerin bilime çok fazla ilgi duymamalarının bir yansıması olabilir.
    Nature, İKÖ ülkelerinin bilimsel ve teknolojik durumlarıyla ilgili daha ayrıntılı bir tablo elde edebilmek için resmi kaynaklardan elde ettikleri bilimsel göstergeleri yeniden düzenleyerek tüm İKÖ ülkelerini içine alan genel bir değerlendirme yaptılar.

    UNESCO veya Dünya Bankası Gelişme Göstergeleri gibi güvenilir kaynaklar İKÖ ülkelerindeki bilimsel harcamalara ilişkin az sayıda veri içerir. Ancak 1996-2003 yıllarını kapsayacak şekilde, 20 İKÖ ülkesi için bu bilgileri birleştirince, araştırma ve geliştirme harcamalarıyla ilgili ortaya anlamlı bir rakam çıktı. Yüzde olarak ifade edilen bu rakam, gayri safi milli hasılanın yüzde 0.34 dolayında bir orandı. Oysa aynı dönemde dünya ortalaması yüzde 2.36 idi.

    İKÖ ülkelerinin pek çoğu dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer almakla birlikte, bunların harcamaları, benzer gelir aralıklarındaki ulusal ortalamalarla karşılaştırıldığında sürekli olarak düşük çıkar. Bunların içinde tek istisna Malezya ve Türkiye ‘dir. Bir tek bu ülkelerin bilimsel harcamaları orta zenginlikteki diğer dünya ülkeleriyle karşılaştırılabilir. Gelir düzeyi söz konusu olduğunda, hiçbir ülke, bilimsel harcamalarda petrol zengini ülkeler kadar cimri değildir. Örneğin Suudi Arabistan ve Kuveyt ‘in bilimsel harcamaları, en yoksul İKÖ ülkesine oranlandığında çok düşüktür.

    Bilimsel araştırmalara para akıtılmamasının nedenlerinden biri harcamalarda geçerli olan önceliklerdir. Pek çok İKÖ ülkesi, özellikle de en zenginleri, bilim, eğitim ve sağlığa harcadıklarından daha fazlasını silahlanmaya harcarlar. Askeri harcamalarda başı çeken 6 ülke İKÖ üyesidir. Bunlar Kuveyt, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Suriye ve Umman’dır. Bunların her biri 2003 yılında GSMH’nın yüzde 7’sinden fazlasını silah alımına harcamışlardır. Buna karşın Afrika’daki İKÖ ülkelerinin silahlanmaya ayırdıkları pay Asya’daki İKÖ ülkelerine göre çok düşüktür.

    gerisi Cumhuriyet Bilim Teknik , 16/02/2007 (Bu gazeteye link verilemiyor, çünkü internet baskısı aboneliği paralı)
    Aslında onlar da şuradan derlemişer

    http://www.nature.com/news/specials/islamandscience/index.html

    Ne var ki burası da öğrenci işi değil.

  35. on 01 Ekim 2007 at 00:55 35.İktisatçı Gözüyle...

    [Apartmanlarda oturmaktan ve fakir fukaranın yüzünü görememekten şikayet etmek, acaba gerçekten liberal ekonomiyi eleştirmekle aynı anlama mı geliyor?] Tekin bey

    Tartışmanızdaki çarpıklıklara hiç bulaşmadan şuraya müdahale edeyim dedim. Burada sorun Suat abinin evlerimize yani boş zamanlarımızın gerçirildiği mekansal düzlemlere “modern hapishane” demesidir dolayısı ile kopukluğu buradan hareketle tanımlamasıdır. İtiraz noktam burayaydı. Foucault dedik ya o kadar! Çarpıtmadan lütfen. Şimdi devam edebilirsiniz.

  36. on 01 Ekim 2007 at 01:00 36.Deniz

    Ülkeler arası karşılaştırma yapılırken Satın Alma Gücü Paritesine bakmak daha iyi bir fikir verir.
    Coca Colayı AB de 2 euroya alırsınız, Türkiye de 2 YTL ye. 2 ytl 1.17 euro civarı yapar. Kişi başına gelirle bir Avrupalı kendi parasıyla kaç cola alır, bir Türkiyeli kendi parasıyla ve kişi başına geliriyle kaç cola alır ona bakmak daha sağlıklı.

  37. on 01 Ekim 2007 at 01:02 37.çuvaldız

    Bülent bey,
    Cevabınızı merak ettiğim bir soruyu sormayı unutmusum ,akıl işte :-) Allahtan siz varsınız hem akıl hem de cavabınızla bilgi alabilirim,tabii siz de bunları vermeye gönüllüyseniz .

    İhtişam ve din’i bir birine neden yakıştıramadınız,sizin kafanızdaki ihtişam,ancak israf ile elde edilebilen gereksiz bir netice midir?

    Aklı ve mesleki bilgiyi kullanarak ulaşılan sonuçlar ihtişamlı ise din ile birbirne yakışmaz diye düşünülebilir mi?Bunu yazarken aklımdan su kemerleri,yerebatan sarnıcı ve bir de Mısır’ın piramitleri ve Tutankamun’un kazılarla yer altından çıkarılan binlerce asker heykelciği geçti.sonra Tac Mahal’i ve osmanlı padişahlarının türbelerini hatırladım.

    Din,israf ve ihtişam konusunda bilginize ihtiyacım var.

    Şimdiden teşekkürler.

  38. on 01 Ekim 2007 at 01:12 38.Deniz

    Aynı derlemeden başka bir yazı, boldlar bana ait.Bu arada İslam ve Bilim biraz uzun bir dosya hepsini basmıyorum.

    ” Kemalist miras, Batılı tarzı bilimsel örgütlerin ve politikaların gelişmesi için uygun bir zemin hazırladı. Fakat dini kamu yaşamının dışında tutma ısrarı, kendi kısıtlamalarını da beraberinde getirdi. Örneğin kadınların devlet üniversitelerinde baş örtüsü takması yasaktır. Buna karşın akademik yaşamda Türkiye ciddi bir kadın katılımına sahip. Bu katılım oranı bazı EU ülkelerinden bile yüksek. ”

    Bu Cumhuriyet Bilim Teknik yazarının mı, Nature dergisinin mi yorumu bilemiyorum ama Nature ya benziyor. Kemalizm ile ilgili olumlu bir ifade var , fakat benim suçum değil, Nature böyle demiş, ya da CBT. kadınların akademik yaşama katılımı bazı EU ülkelerinden bile yüksekmiş. Öncelikle Bravo diyelim. Sonra da şunu sorayım, bu durum kadınların bilime yatkınlığından mı kaynaklanıyor
    ,yoksa profesör ve doç erkek hocaların kadınlara olan yatkınlığından mı bilemiyorum :) (genelleme değil bu)

  39. on 01 Ekim 2007 at 05:29 39.Bulent Murtezaoglu

    Cuvaldiz hanim, anladim simdi, yok ayni acidan bakmamisiz. Soyle dusundum ben ihtisamin kendisi ile herhangi bir ihtisam ile ne problemim varsa o kadar var. Meslek icrasi, meslegin sahikasi denecek yerlere varmak ve onunla mutenasip eser birakmak da oyle. Bunlar muhtesem bir davet vermek, davetlilere iyi vakit gecirtmek, geldiklerine memnun etmek gibi. Ama bunda bir de dini boyut var, yani yemek bir ibadetin parcasi bir yemek, bina dini bir vazife goren bir yapi olunca insanin aklina bir ‘acaba’ geliyor. Tabii Suat bey davete giden ve/veya veren olarak dusunuyor, onun karsiligi olarak da binanin icine giren ve yapan diye dusundum.

    Aklı ve mesleki bilgiyi kullanarak ulaşılan sonuçlar ihtişamlı ise din ile birbirne yakışmaz diye düşünülebilir mi?

    Valla bunu tabii dini vazife goren, yahut o ihtisamdan dolayi dini duygu gibi gozuken duygular hissettiren seyler icin dusunmeli bence. Benim muzik tahsil edip parasiz kalinca kilisede calisan arkadaslarim vardi, (inancli ve inancsiz farketmiyor) biz muzisyen olarak isimizi cok iyi yaptigimiz zaman cemaat hissettigini incncindan biliyor, but tip islerde cok dikkatli olmak lazim filan derlerdi. Simdi de o aklima geldi.

    Din,israf ve ihtişam konusunda bilginize ihtiyacım var.

    Valla ne biliyorsam soyledim, daha derinini cok daha bilgili olanlar anlatabilir. Bunun yazilisi vardir bir yerde, hatta birden fazla yerde diye dusunuyorum (dedigim gibi hem Islam hem Hristiyanlik icin duydum, hatta belki okudum bunu).

  40. on 01 Ekim 2007 at 05:57 40.Bulent Murtezaoglu

    Deniz bey,

    Kişi başına gelirle bir Avrupalı kendi parasıyla kaç cola alır, bir Türkiyeli kendi parasıyla ve kişi başına geliriyle kaç cola alır ona bakmak daha sağlıklı.

    Ben iktisatci degilim ama ikisine bakmanin dogru olacagini dusunuyorum. Komsum elli cente kola iciyor diye, benim bilgisayarim ucuzlamiyor mesela, aksine elli cente kolayi kapiya getiren insanlarin yasadigi bir memlekette ekonomik faaliyette bulunup Norvecli ile ayni piyasada mal satin aliyorum. Ustelik eger devletin/milletin ekonomik imkan ve agirligi diye dusunursek hem nominal toplam rakam da onemli. Cinden kisi basina geliri yuksek diye korkulmuyor mesela. O konusmada maksat zaten Malezya’yi kotulemek filan degildi, Malezya’ya bu derece imrenilmesi icin olan sebepleri anlamaya calismakti aslinda. Onun icin biraz asagilamis gibi olduk belki ama tabii buradan o rakamlari asgilamak da komik olur.

    Neyse bunlarin takip edilebilecegi kolay bir yer de (sIkca guncellenen, ama eli degen yapsin eski veriye denk gelirse lutfen) su wikipedia sayfasi ve oradan linkliler:

    http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_future_GDP_estimates_%28nominal%29

    (Naionmaster’da da bir suru sayfa var, ama mudahale edemiyoruz)

    Turkiye ve bilim kolay incelenebilecek birseye benzemiyor, ustelik bunu san olsun diye mi, bir ihtiyacimizi karsilasin diye mi yabanci yapiyor diye mi buyutuyoruz bilmiyorum. Bir de bu su kadar harcaniyor bu kadar harcaniyor rakamlari iyi de, (ABD’den ornek vereyim) bu isin de butceden pay kapma lobisi oluyor, ’su kadar harcamazsak dunya basimiza gecer, Rus sunu yapar Japon canimiza okur’ filan diye istatistik ureten insanlar da var. Turkiye’de oluyor demiyorum ama bunun farkinda olalim lutfen (bir ara bir tepki beyani bulmustum ‘devlet bize cok para vermezse Google kitap isinde kontrolu tamamen ele gecirecek felaket olacak’ filan diyen bir Fransiz burokrattan, arzu ederseniz ararim yarin yine, saga sola ekmis olmam lazim linki).

    Gayet tabii bazi seylerlere ugrasan insanlarin memlekette bulunmasi vatandas olarak davranislarindan dolayi da herkese faydali olabilir, o da ayri bir tarafi.

    Bu kadar bos laklaktan sonra, Turkiye’nin OECD ulkeleri de dahil oldugu halde birinci ciktigi, alanimla ilgili bir istatistige link vereyim:

    http://www.innovations-report.de/html/berichte/studien/bericht-47816.html

    (Buna ne kulplar takabilecegim konusunda fikirlerim var ama orjinal bildiriyi gormedigim icin ellemiyorum).

  41. on 01 Ekim 2007 at 12:35 41.çuvaldız

    Bülent bey,
    Aklı ve mesleki bilgiyi kullanarak ulaşılan sonuçlar ihtişamlı ise din ile birbirne yakışmaz diye düşünülebilir mi?
    Valla bunu tabii dini vazife goren, yahut o ihtisamdan dolayi dini duygu gibi gozuken duygular hissettiren seyler icin dusunmeli bence.
    Genellikle Osmanlı’da yapılan eserler,camiler bunu bir çeşit görev/hizmet olarak kabul edip yapmışlar.Bu görev ve hizmet halk için.!!
    Genellikle bilime hizmet kullanıldığından akla hemen dine hizmet düşüncesi de geliyor değil mi?
    Dine hizmetiniz,onu özellikle kişisel amaçları için çarpıtarak kullananların karşısına doğruları çıkararak olabilir.Ki bunun için çalışan din adamları var zaten.
    Günümüzde camii inşa ettirip dine hizmet ettiğini düşünen varsa bunu doğru kabul etmek mümkün değil.
    “İhtiyacı olana ihtiyaç duyduğunuı temin etme” din felsefesinden hareketle “kişilerin bir ibadet mekanından daha elzem ihtiyaçları varsa onlar karşılanmalıdır”.Yardım’ın mantığı budur.
    Şunu düşünsek;o müsrifçe hazırlanmış iftar sorafının etrafında karnı aç sokaktan toplanmış insanlar oturuyor olsaydı olay “israf” tanımından çıkardı ve eli açıklık ve bonkörlük olurdu.
    Dikkatli olmak lazım demişsiniz ve de haklısınuız.
    Yardımda yada görev icrasında bulunurken akıldan geçenin “dine” hizmet ediyorum düşüncesi olmaması gerekir.
    Yine yardım edenin ve görev icra edenin yaptıklarına bakılarak da dini bir yan yada simgesi olduğunda bunların da amaçlarının “dine” hizmet olacağını düşünmemek konusunda dikkatli olmak gerekir.
    Sizin de çok iyi bildiğinize inandığım gibi İslam dininde “dine”hizmet diye bir şey yok ve bunun için tahsil edilmiş,tanımı yapılmış din hizmetkarları/görevlileri de yok.

  42. on 01 Ekim 2007 at 12:38 42.çuvaldız

    düzeltme!
    Ç-Aklı ve mesleki bilgiyi kullanarak ulaşılan sonuçlar ihtişamlı ise din ile birbirne yakışmaz diye düşünülebilir mi?
    B-Valla bunu tabii dini vazife goren, yahut o ihtisamdan dolayi dini duygu gibi gozuken duygular hissettiren seyler icin dusunmeli bence.
    Ç-Genellikle Osmanlı’da yapılan eserler,camiler bunu bir çeşit görev/hizmet olarak kabul edip yapmışlar.Bu görev ve hizmet halk için.!!

    yukarıdaki ilk kısım bu şekilde olmalıydı

  43. on 01 Ekim 2007 at 12:51 43.çuvaldız

    Valla bunu tabii dini vazife goren, yahut o ihtisamdan dolayi dini duygu gibi gozuken duygular hissettiren seyler icin dusunmeli bence.
    Benim muzik tahsil edip parasiz kalinca kilisede calisan arkadaslarim vardi, (inancli ve inancsiz farketmiyor) biz muzisyen olarak isimizi cok iyi yaptigimiz zaman cemaat hissettigini incncindan biliyor, but tip islerde cok dikkatli olmak lazim filan derlerdi. Simdi de o aklima geldi.”

    Güzelll.Müzisyen işini iyi yapınca cemaat bir şeyler hissetmişse kalkıp bunu müzisyene mal etmiyor diyorsunuz?

    Arkadaşınızın vurguladığı gibi “işini iyi yapmıyor” yani iyi bir müzisyen olmasaydı,o kötü müziğini icra ederken cemaat ne hissederdi dersiniz”susturun şunu” yada bırakın çalsın,ben onu nasılsa duymuyorum,huşu içinde ibadet edebiliyorum” mu?

    İbadet esnasında mekan ihtiyacını anlayabilirm ama ibadet esnasında müziği anlamıyorum!İsraf gibi kişisel bir tercih olmalı diye düşünüyorum yada belki arkadaşınızın parasız kaldığını anlayıp ona dolaylı yoldan para yardımı yapmak için bu yolu kullanmışlardır. :-))

  44. on 01 Ekim 2007 at 13:12 44.çuvaldız

    Bülent bey,
    Din,israf ve ihtişam konusunda bilginize ihtiyacım var.diye özellikle bazı tespitleri yapıp altını çizen siz olduğunuz ve yanlış anlaşmanın da bu şekilde önüne geçeriz diye özellikle sizin sahip olduğunuz bilgiyi sormuştum.
    Valla ne biliyorsam soyledim, daha derinini cok daha bilgili olanlar anlatabilir. Bunun yazilisi vardir bir yerde, hatta birden fazla yerde diye dusunuyorum (dedigim gibi hem Islam hem Hristiyanlik icin duydum, hatta belki okudum bunu). zaman israf ederek cevaplama inceliği göstermişsiniz,teşekkürler.

    İsraf;Nisa,Enam,Furkan surelerinde geçiyor…ve hepsi bu kadar da değil.

    Bakın ben de 4 yorumluk yeri bencilce israf ettim .-) Din ve israf konusunda bir şeyler yazdığıma göre dine HİZMET etmiş sayılır mıyım?

  45. on 01 Ekim 2007 at 14:16 45.Deniz

    Bülent Bey,

    2003 yılında 2 Türkiye Üniversitesi Top 500 ün son 50 sine dahil olabilmiş.
    Hacettepe ve İU.
    2004 yılında hiçbir Türkiye üniversitesi yok.
    2005 yılında HU ve İU listeye geri dönüş yapmış.
    2006 yılında ilk 500’e giren yok.
    2007 yılına geldiğimizde ise sadece İÜ girebilmiş, ve burada Bülent Bey’in işaret ettiği gibi Orhan Pamuk etkisi/katkısı çok açık.
    Bu iki üniversitemizin özelliği ülkemizin en prestijli Tıp fakültelerinden üçüne sahip olmaları. Hacettepe Tıp, ve İÜ de Cerrahpaşa ve Çapa tıp. Tıpçıların makale yazmada verimlilikleri yüksek olmak zorunda , kanımca bu iki üniversitenin başarılarının altında yatan bu. Ne var ki bu iki üniversitemiz süper ligden düşüp, sonra geri yükselen takımlar gibi asansör takımmış, Orhan Pamuk’un Nobel alması İÜ’ye altın değerinde 16.6 puan getirmiş.

    “Ben iktisatci degilim ama ikisine bakmanin dogru olacagini dusunuyorum”
    “Ustelik eger devletin/milletin ekonomik imkan ve agirligi diye dusunursek hem nominal toplam rakam da onemli”

    Öğrenmek istediğiniz şeye göre hangisine bakacağınız değişir tabii, ama ben refah karşılaştırmalarında SGP yi daha kullanışlı buluyorum. Sizin de dediğiniz gibi SGP’nin de problemleri var.

    Başka bir gösterge olarak İnsani Gelişmişlik Endeksi –HDI ya bakılabilir. Burada Malezya 61. sırada , Türkiye 92.
    HDI: The Human Development Index (HDI) is a comparative measure of life expectancy, literacy, education, and standards of living for countries worldwide.

    http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_Human_Development_Index
    Selamlar.

  46. on 01 Ekim 2007 at 21:10 46.Bulent Murtezaoglu

    Cuvaldiz hanim,

    Genellikle Osmanlı’da yapılan eserler,camiler bunu bir çeşit görev/hizmet olarak kabul edip yapmışlar. Bu görev ve hizmet halk için.

    Evet, onu anliyorum, ama digerleri de oturup halka lanet olsun biz keyfimiz icin birseyler insa edelim demisler midir bilmiyorum. En azindan (ilk aklima gelen oydu ya) Ayasofya’nin civarina yapilan (yanlis anlamayin benim de sevdigim hatta bu bilgili insanlari TR’de bulusturma meselesinde dibine kadar da kullandigim) camiler icin yapanlarin aklina bir ‘acaba’ gelmis midir diye dusunmustum. Diger taraftan Ayasofya’yi cami yaptiktan sonra zaten dusunme zemini tamamen degisiyor, bir yerde daha muhtesem seyleri ‘biz’ kabul edilecek guclerin yaptirmasi politik olarak gerekli oluyor belki. Benim aklima gelirdi bu tarafi da en azindan, ama politik sebep bu dini degil.

    Güzelll.Müzisyen işini iyi yapınca cemaat bir şeyler hissetmişse kalkıp bunu müzisyene mal etmiyor diyorsunuz?

    Evet. Hatta bana ‘bu islere girdikten sonra nasil bu bilgim ve kabiliyetimden dolayi kalabalik manipule etme gucum var onu cok iyi anladim’ mealinde seyler diyen arkadaslarim da oldu. Tabii Turkiye’de futbol takimi taraftarliginin 6-7 saatlik mac kuyrugu eziyeti ve akabinde kufurlu sarkilari onbinlerle beraber bagira bagira soylemek seklinde dibini cikartan bendeniz, kalabaliklarin dogru sartlarda kendiliginden de bu hallere girebildigini izah etmistim kendilerine. (Ama bizim de ‘bestekarlar’ dedigimiz bir kadro olurdu tribunde, hatta ‘beste’lerden memnun kalmayinca — bir mabedde olamayacak sekilde ve gayet bilincli — ’sahtekar bestekar’ diye de bagirisirdik. Bu eski haller, simdi nasildir bilmem.)

    Arkadaşınızın vurguladığı gibi “işini iyi yapmıyor” yani iyi bir müzisyen olmasaydı,o kötü müziğini icra ederken cemaat ne hissederdi dersiniz”susturun şunu” yada bırakın çalsın,ben onu nasılsa duymuyorum,huşu içinde ibadet edebiliyorum” mu?

    Herhalde ‘bu kilisede iyi olmuyor isler, baskasina gidelim’ derlerdi. Idareciler de ‘muzik kotu, cemaati kaciriyor’ deyip care ararlardi.

    İbadet esnasında mekan ihtiyacını anlayabilirm ama ibadet esnasında müziği anlamıyorum!

    O kulturun icinden gelmedigimiz icin anlamiyoruz bunu belki (orada yetiskin olarak yasamis olmakla orada buyumus olmak cok farkli, dolayisiyla ben de anlamiyorum), ama bizde de makamla Kuran-i Kerim okumak vardir mesela. Yahut, iyi okunan bir ezani duyunca bir haller olur bize (bana olur bazen en azindan). Kendi kulturel referanslarimizdan giderek anlamaya calisiyoruz gorduklerimizi elbette ve her zaman da konular uymuyor, bakin ben de makamiyla usulunce iyi okunan ezan filandan degil mactan hareket etmisim (daha ziyade guney/zenci kiliselerinde olan el kaldirarak ilahimsi seyler soyleme usulunu ilk gordugum zaman bizim tribunde ‘eller havaya’ diye birbirimize gaz vermemize benzetmistim mesela.) Hadi bunu da satayim hazir aklima geldi, burada liberal cevrelerde bilindigini tahmin ettigim bir yabanci ateist profesoru rahmetli Kani Karaca biraz sasirtmis:

    For many years I failed to understand the attraction of the Koran (for the record, I am a non-believer). It seemed to me rather simple and not as dramatically gripping as the Bible. Then I heard an amazing Koranic recital in Arabic. This was the best introduction to the Islamic world I have found; it hadn’t occurred to me that a musical dimension was needed. You can buy my favorite Koranic recording here. I recommend this highly, both as an aesthetic, musical (not until Robert Ashley did Western music catch up), educational, and for some religious, experience.

    (Mealen: senelerce Kuran’in cekiciligini anlayamadim. (CD’ye link ve atifla) Arapca okunmasini dinledikten sonra bir muzik boyutu olmasi gerekebilecegi atladigimi anladim.)

    İsraf gibi kişisel bir tercih olmalı diye düşünüyorum yada belki arkadaşınızın parasız kaldığını anlayıp ona dolaylı yoldan para yardımı yapmak için bu yolu kullanmışlardır. :-))

    Bir tanesi icin dolayli yoldan bu yardim isi dogru aslinda, bildiniz sayabiliriz. Birisiyle tanisma sebebim koro islerini idare ettigi kilisede cocugu koro calisan bir musterimin ‘gecim derdinden bu sehirden tasinacak galiba, cocugum mahrum kalacak boyle kabiliyetli birinden, teknik islerden de anliyor, suna bir yardim et gitmesin’ diye bana telefon etmesiydi. (Dogrudan birsey yapamadim ama zaten o kadari gerekmiyordu, hem yol gosterebildim hem fevri karar alip tasinmasinin yanlisligi konusunda ikna edebildim, kalanini kendisi halletti cok rahat. Isi goruldu yani, bu sayede iyi ahbab olduk, ben de hic bilmedigim bir dunya konusunda buralarda satabilecegim bilgi parcaciklari edindim gordugunuz gibi. Boyle herkese kucuk kucuk ama bin cesit faydali gorebilecegimiz isler kolayca ve egrisi dogrusuna denk gelecek sekilde olup durdukca sukretmeyip de ne yapalim?)

  47. on 01 Ekim 2007 at 21:38 47.Deniz

    “Ben iktisatci degilim ama ikisine …”
    İyi ki değilsiniz :)
    İktisatçılar çoğunlukla tutucu insanlar. Belki tabiatı itibarıyla tutucu olan İlahiyatçilar kadar , ya da bilimsel tutuculukları çok güçlü olan evrimci biyologlar kadar tutucular. Bölümümden yana dertliyim biraz, matematik okusaydım daha iyi olurdu , temiz bir disiplin. Yine de akademiklerin çoğu tutucu.

  48. on 02 Ekim 2007 at 00:23 48.Bulent Murtezaoglu

    Deniz bey,

    Bölümümden yana dertliyim biraz, matematik okusaydım daha iyi olurdu , temiz bir disiplin. Yine de akademiklerin çoğu tutucu.

    (Isin para kazanma boytunu bir an icin yok kabul edersek.) Artik net buradan da ulasilir olduktan sonra — ozellikle yabanci dil bilenler icin — kendini gelistirmede Turkiye’de dogmus ve yasiyor olmanin deavantaji iyice azaldi bu konularda. Azalmaya da devam edecek. Kutuphane ihtiyaci eskisi gibi degil, makalelerin bir kismi acik ve ulasilabilir durumda, kitaplar veya kitap yerin egececek seyler yavas yavas hazilaniyor. Saniye ile olculen zamanlarda dunyanin uzak yerlerinde otursalar da sizin bilmediginiz seyleri bilen ve paylasmaya hazir insanlara ulasabiliyorsunuz veya siz dogrudan ulasmasaniz bile baskalarinin onlarla konusmalarini/etkilesimlerini okuma imkaniniz oluyor. Boyle bir hevesiniz varsa ’soyle yap’ diye yol haritasi vermem mumkun degil tabii/henuz, ama bu imkanlarin onunuzde oldugunu hatirlatayim dedim.

  49. on 02 Ekim 2007 at 20:29 49.Deniz

    Bülent Bey,

    İşin para kazanma bouyutu kişinin kendi girişkenliğine bağlı öncelikle. Matematikten mezun olanların rotasyonu daha fazla. Mezun olduktan sonra bilişimde, finansta çalışabilirler. Lisansı matematik olanlar, lisanüstü eğitimde ekonomi veya finans seçerlerse isabetli oluyor. İktisat diplomasına sahip olanlardan daha başarılı oluyorlar. Malum iktisat matematiksel bir sosyal bilim.
    İktisat üzerinde çalışması zevkli bir disiplin, ama ideolojik taassub fazla.

    “Kutuphane ihtiyaci eskisi gibi degil, makalelerin bir kismi acik ve ulasilabilir durumda, kitaplar veya kitap yerin egececek seyler yavas yavas hazilaniyor.”
    Evet bu konuda her geçen gün daha şanslıyız. Bizim üniversite de kütüphane, veritabanları ve elektronik kaynaklar yönünden Türkiye standartları üzerinde.

  50. on 03 Ekim 2007 at 18:13 50.Bulent Murtezaoglu

    Buyurun iste. Malezya karsilastirmalari icin yukarida demisim ki:

    Akillarda olan Turkiye icin nominal olarak $5000′e ancak varan veya varmasi mesele olan filan bir rakam olup, Melezya’nin rakami nominal degil satinalma gucu paritesine gore ifade edildiginden yaygin inanc bizden ‘cok’ zengin olduklari yonunde tabii.

    Bugun Milliyet’te cikan su yazidan alinti yapiyorum:

    Malezya’da kişi başına gelir Türkiye’den (5.500 dolar) çok daha fazla: 12.700 dolar kadar.

    Tabii, birini SGP birini nominal olarak bakarsaniz boyle “cok daha fazla” olur. Bu iyi niyetle ve genel inanc bu yonde oldugu icin yapildigi farkedilmeyen hata. Basinda bir de ozellikle manipule etmek icin yapilan isler var tabii, bunlar nasil farkedilmiyorsa onlar da farkedilmiyor. Sonra hasbelkader konunuz olan veya arastirdiginiz/gordugunus/yasadiginiz bir sey hakkinda genelde veya bir cevrede yaygin inaci yansitanlari duyunca hayret icinde kaliyorsunuz (Erol bey buradayken beraber ‘bir dakika, yok yok, oyle degil’ diye tepinmistik ABD’de laiklik uygulamalari hususunda mesela). Bu zaafimizin duzelmesi cok uzun zaman alacak ama en azindan boyle bir duzgun bilgi alamama handikapimizin oldugunun farkinda olmamizin faydali olacagini dusunuyorum.

  51. on 04 Ekim 2007 at 09:17 51.Talha Can

    Araya girmek gibi olacak ama…
    Suat Bey yazısınıza katılıyorum, tabi israf ve harcama konularında kişilerin niyetlerini bilemeyiz, bu konuda ne karar ne de sorgu mekanizması olabiliriz… (serbest pisyasa:) Fakat malum gerçekler de ortada… Eleden ne mi gelir? En iyisi sizin yaptığınız gibi, bunu dile getirmek, memnuniyetsizliği dillendirmek, o zaman kendisinde maraz görenler silkinecek, bunu düşünen insanlar da insani vazifesini yerine getirecektir…
    muhabbetle…

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Önemli

Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

Siz de düşüncelerinizi paylaşın


Kapat
E-posta ile paylaş