Bu Toprakların Hikayesi
“Bizden Belgrad’ı aldıkları zaman düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak, “Ne hacet!” dedi; “bari İstanbul’u da size verelim.” Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u Girid’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk mileti yaşayamaz sanıyorduk.” diyor Falih Rıfkı Atay.
Tabi Atay bu sözleri ulus devleti kutsamak, imparatorluğun yükünden bahisle “başımızdan defettik, rahatladık” demek için anlatıyor ama atalarımızın vatan toprağına olan bakışını da yansıtmış oluyor.
Mustafa İslamoğlu’nun bir yazısında okumuştum. Milletvekili olan dostu bir olay anlatmış.
Körfez Savaşı sırasında, ABD ve İngiliz uçakları Bağdat’a bomba yağdırırken, dönemin bakanlarından biri şöyle söylemiş: “Benim 90 yaşına merdiven dayamış bir anam var. Televizyon sunucusunun “ABD Bağdat’a bomba yağdırdı” anonsunu duyunca, rengi attı, gözleri dolu dolu oldu, bana dönüp sordu:
- “Oğlum, bu Bağdat bizim Bağdat mı?”
- ….?
- “Oğlum, bizim Bağdat’ı mı bombalıyorlar?”
“Ne diyeceğimi bilemedim, üzülmesini de istemedim, ama yalan da söyleyemedim.”
İmparatorluk yıkıldığında sadece vatan tasavvurumuz yıkılmadı; ulus devlet kurma sürecine bir kültür ve medeniyeti de kendi ellerimizle yıktık.
D.Cündioğlu, Falih Rıfkı Atay’ın aktardığım sözlerinden de bahsettiği bir makalesinde “Neresi bu topraklar?” sorusunu soruyor.
“Amerikan uçakları Bağdat’ı bombaladığında sanki İstanbul bombalanmış gibi yüreğinde sızı hisseden kaç kişi kaldı aramızda? diyor ve ekliyor: “Niş’in haritadaki yerini kaçımız gösterebiliriz? Girid nerededir mesela? Tobruk, Derne ya da Belgrad?”
Bern Büyükelçisi Taner Baytok’un aktardığına göre bir diplomatımız eşiyle birlikte Selanik’e giderken yolları bir köye düşer. Türk olduklarını farkeden birisi “hoşgeldiniz kızanlar” diye kendilerini selamlar ve evine davet eder.
Niyetleri köyden ayrılıp bir otelde kalmaktır ama ihtiyar köylü ısrar eder ve onları evine götürür. Eve vardıklarında sesini yükseltir: “Kız Sultan! Bak sana kimleri getirdim. Dersaadetten misafirlerimiz var, hemen sofrayı hazırla!”
Yemekler yenilir, sohbet edilir. Gece yarısına doğru kapı çalar. İhtiyar kapıya bakar, karşısında iki adamın Rumca birşeyler söylediğini duyunca kızına “Kız Sultan! Bu adamlar Rumca birşeyler söylüyorlar, anlamıyorum gel de bak bakalım ne istiyorlar” der.
Gelenler diplomatları merak eden Rum yetkililerdir ve misafirleri götürmek isterler. İhtiyar misafirlere danışmadan “Hayır!” der adamları gönderir.
İhtiyarın Rumca bilmeyişi diplomatımızın dikkatini çeker. Ve der ki “Sen Rumca bilmez misin?” İhtiyar sertçe “hayır!” der. Bizimki “Ama nasıl olur, seksen yıl…” diye sürdürürken ihtiyar sözünü keser ve şöyle der:
- Evlat, işgalin bu kadar uzayacağını nereden bilebilirdim ki? Hep gelip bizi ve topraklarımızı kurtaracaksınız ümidiyle yaşadım. [1]
Merhum Elmalılı Hamdi Yazır “mektebde coğrafya okuduğum zamanlar Arabistan’ı bizim diye belledim” demiş ama biz bunu okuyamamışız.
Sebep?
1935′de yayınlanan tefsirininin mukaddimesinden bu söz çıkarılmışta ondan.
Bu hassasiyete sahip kaç kişi var şimdi?
Bunun “vah vah getti topraklar” gibi bir hamasatle alakalı olmadığını açıklamaya gerek yok sanırım.
Sözkonusu olan kaybedilen topraklar değil, mazi ile kesilen bağın dışbükey tezahürü olan “vatan tasavvuru”ndaki değişim ile içbükey tezahürü olan kültür travmasının felaketle neticelenmiş boyutları; yani kaybedilen medeniyet bilinci.
Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yugaslavyalı bir diplomata Süleymaniye Camiisini gezdiriken diplomat, Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesini de gezmek ister. Tanrıöver, türbelerin kapalı olduğunu bilir ama yine de türbedarı bulurum umuduyla diplomatı götürür. Tabi türbedarı bulamaz.
Diplomat türbenin kapalı olduğunu görür ve “Tamirat mı var?” diye sorar. Tanrıöver bir müddet susar ve nihayet mahçup bir eda ile “hayır” der, “Bir müddet mazi ile alakamızı kesmek istedik.”
Diplomat şaşkın bir biçimde Tanrıöver’e bakar ve “ciddi mi söylüyorsunuz?” der. Tanrıöver “ciddi” der.
Diplomat şu cevabı verir: “Böyle tarihi olmayan milletler, tarih huzurunda esatir, efsane uydururlar. Sizin ise büyük bir tarihiniz vardır. Bu tarihi yapanların türbeleri nasıl kapatıyorsunuz?”
Kuşatılmış ve atalete uğramış bir medeniyetten kalanları da medeniyetin kendi evlatlarının bir kısmı yemiş.
Bugünkü sorunlarımıza şöyle bir göz atın. Göreceksiniz ki hemen tamamının temelinde bu medeniyet tasavvurunun katledilmesi yatar. Geçmişi tukaka edilmiş, gardrop devrimleri ile bir kültür ikamesi yapılmak istenmiş, kendisini bir biçimde izole etmeyi ya da geçmişe tutunmayı başarmış kesim/ler haricinde toplum hemen tüm boyutlarıyla şizofrenik bir ruh haline itilmiştir.
Şimdilerde bu izole kesimin de bir kısmı geriden de olsa aynı şizofreniye canhıraş biçimde koşuyor.
Kendilerini sahibimiz sanan birileri bizi onyıllardır zorla güya ehlileştirmeye çalışıyor. Hem de çoktan 19 yy.da kalmış ilkel bir pozitivizmin rahle-i tedrisatından geçirerek.
Örnek aldıkları, yüzünü döndükleri dünya çoktan başkalaşım geçirmiş, pek çok açıdan bugün ilkel pozitivizmi savunanlara poposuyla güler noktaya gelmiş ama; geriden giden efendilerimiz zamanı 19.yy.da donmuş sanarak biteviye aynı teraneleri dayatmaya devam ediyor.
Olan oldu. Yapmamız gereken şey belli: Hiç olmazsa bundan sonrası için çırpınmak.
Zaman zaman elimizde sağlam bir yol haritası bile olmadığını hissetsem de farklı çeşit ve renk bir boya ile kapatılan duvarların eski renklerini kustuğu gibi; medeniyetimiz, kendisini bunca kapatmaya rağmen alttan kusuyor; bunu görüyor ve seviniyorum.
Bunları okuyor-yazıyor ve düşünüyor olabilmek bile bunun işaret değil mi?
Bunların da ötesinde bu şizofreniden kurtulmayı başarabilmiş “müslüman aydın kitle” var artık. Ülkenin sorunlarını konuşan, çözümler üreten, çoğulcu, insan haklarını temel alan, demokratik ve özgürlükçü.
Mustafa Erdoğan geçtiğimiz günlerde bir yazısında buna atıfla şöyle diyordu:
Mesleği gereği Türkiye’nin entellektüel hayatını takip eden bir akademisyen olarak, ben zaten çoktandır şu kanaatteydim: Türkiye’de dini-muhafazakar kesim epey bir zamandır fikri derinlik ve zihin açıklığı yönünden çağdaşçı-Kemalistleri fersah fersah aşmış durumdadır. Türkan Saylan’la yapılan sadece mülakat bu kanaatimi pekiştirmeye yaradı. İronik olan şu ki, çağdaşçı-Kemalistler bu gerçeğin henüz farkına varabilmiş değil. Onlar hala ‘cahil, geri kafalı dinciler’ edebiyatı yapıyorlar!
“Ba’de Harab’ül Basra” demeyeceğim.
İbn Haldun Mukaddime’de “Olan bir kez daha olabilir” der.
Gidişatı iyi takip edin, bu topraklarda düştük bu topraklarda kalkacağız; birileri istese de istemese de..
[1] Arasokakların Tarihi. D.Cündioğlu. ISBN: 975-8861-52-2
Resim: http://blog.wolkanca.com/ortakoy-mosque-buyuk-mecidiye-cami/




37 comments
Suat bey, yazınızda bir Osmanlı milliyetçiliği sezdim sanırım. Osmanlı zaten yıkılmaya mahkum bir imparatorluktu. Çöküşü için üzülmek yersiz. Osmanlı’yı büyütmeyelim, Cemil Meriç bile Osmanlı’nın düşünmeyen bir imparatorluk olduğunu söyler. 600 sene boyunca bilime, felsefeye ne katkılar yapmış? Kaç tane bilim adamı, filozof veya felsefi akım çıkarmış? Yazık.
Erdoğan’ın fikrine ise elbette katılmıyorum. Günümüzden onun bahsettiği dinci muhafazakar kesimin çıkarlarını “liboş” ya da “dönek” olarak adlandırılan eski solcular yapıyor. Geçmişe baktığınızda da, rakı masasından dönme Necip Fazıl ya da solculuktan dönme Cemil Meriç gibilerini görürsünüz. Bu kesim “kendi içinden” ciddi bir düşünür çıkarmayı başaramadı.
Yalnız, Osmanlı yıkılınca vatan tasavvurunun nasıl yıkıldığını anlayamadım. Bir de, “bu topraklarda kalkacağız” ifadesi kof çıkan “islami diriliş” gibi bir şeye tekabül etmiyordur umarım.
Suat bey;
Elinize sağlık, teşekkürler.
Kaynak göstererek çalmama müsaade vardır sanırım :)))
Selamlar.
Not:
Osmanlı’ya “imparatorluk” diyerek fikir beyan ettiğini sana bir kişiye verilecek cevap yoktur sanırım.
Sevgili Bliyall,
Evet, Osmanlı milliyetçisi sayılırım; bu kültür milliyetçiliğidir.
İmparatorluklar yıkılır, değişir, başkalaşır. Osmanlı’da değişti cumhuriyetre evrildi, bugün parlemento dahil pekçok kurum Osmanlı’dan gelmedir.
Bu değişimin gerekliliği ayrıdır, medeniyet ayrıdır. Medeniyetler devletlerle imparatorluklarla başlayıp bitmez. Bizde yıkılmaya çalışılan medeniyettir, devlet elindeki imkanlarla devam etmiştir çünkü.
Osmanlı ve felsefe uzun konu. C.Meriç o sözü söyledi ama “belli başlı tüm meseleleri çözdüğü için, ihtiyacı yok” diye de ekledi. Meriç okuduğuna göre Batı’yı nasıl itin k..ına soktuğunu da bilirsin. Cımbızlama düşünce seçmezsen Meriç’in bütün içinde dünyaya nasıl baktığını da görürsün son nefesinde “la ilahe İllallah, Muhammed sevgilim” diye vefat ettiğini de..
Ayrıca.. Osmanlı’da felsefeci yok sözü koca bir palavradır, Batı jargonu bir dildir.
İtalyan genci bilmemkaçyüzyıllık Dante’yi ana dilinden okurken 100 yıllık metinleri okuyamayanlar, Osmanlıca bilmeyenler, kendi kütüphanelerini yağmalatanlar, arşivleri satanlar, yazıyı değiştirenler nereden bilecek ki geçmişte ne olduğunu?
Bu konuda (Osmanlı’da Felsefe) D.Cündioğlu’nun “Felsefe ve Eleştiri” ile “Keşf-i Kadim” adlı kitaplarına bakılabilirsin.
Ama yine de Batılı anlamıyla bir felsefi düşünce yoktur Osmanlı’da, o doğru. (Meriçte buna işaret etmiştir zaten) Çünkü Meriç’in dediği gibi İslam düşüncesi varlığa dair belli başlı meseleleri çözmüştü.
İslam düşüncesinde bir dengenin varlığı vardı, akıl ve kalp. Batı düşüncesinde ise aklın lehine kantarın topuzunu kaçırmasının ardından geldi Batı medeniyeti.
İyiliği kötülüğü, insanlığa maliyeti tartışılır ama bence Batı medeniyeti insanlığın başına bela olmuş bir medeniyettir.
Erdoğan’a katılmaman normal çünkü sen şu anda onun eleştirdiklerinin safındasın. 130 yıllık bir baskıdan sonra hala diri olan bir İslami düşünce var, bunu küçümsemek mümkün değil. Bu kadar baskıya, kısırlaştırmaya, toplum mühendisliğine dayanmak kolay değil.
Gelinen noktaya bakar mısın? Ben demokrasiyi savunuyorum sen diktatörlüğü. Ben özgürlüğü savunuyorum sen darbeyi.. Güya bizi ehlileştirecek muasır medeniyetler seviyesine çıkartacaktınız. kendiniz çukurun içinde kaldınız.
N’oldu? Kendiniz yüzünüzü döndüğünüz medeniyetten uzaklaştınız..
İşte ayağa kalkmak bu..
Selamlar.
Elbette müsade var Sevgili Malcolm.. :-))
Aklıma geldi, İslam medeniyeti, rasyonel düşünce ve Batı” ile alakalı olarak bir yazı yazmıştım.
İslam/Osmanlı/felsefe de o kapsamda olduğu için bakılabilir:
http://www.dusunceler.org/2007/01/04/islam-savaslari-uzerine/
Suat bey,
Bugünkü sorunlarımıza şöyle bir göz atın. Göreceksiniz ki hemen tamamının temelinde bu medeniyet tasavvurunun katledilmesi yatar.
Ben bunu goremiyorum. Genel fakirlik, mevcut varligin paylasilmasi, sehirlesme/sehirlilesme, egitim, simdiki sinirlarimizin disindaki isler vs. problemlerimiz var ki bunlarin hicbirinin arkasinda “tasavvur katli” goremiyorum ben. Nasil bakarsam gorurum?
Suat bey;
Yanlış üzere devam eden bir konuşmaya müdahale etmek zorundayım, yapım gereği :)))
1
Osmanlı “imparatorluk” değildi. İmparatorluk kavramı, Osmanlı’yı emperyalist görmek/göstermek isteyenlerin kullandığı bir kavramdır. Osmanlı “Devlet’di.” “Devlet-i Aliye-i Osmani (Yüce Osmanlı Devleti)”. Arşiv kayıtlarında Osmanlının kendisini Devlet olarak gördüğünü, İmparatorluk kelimesinin kökeninin Sömürmekten geldiğinden ve Osmanlı da sömürgecilik yapmadığından bu kelimenin kullanılması yanlıştır.
2
Osmanlı, kendisi milliyetçi olmayan (zaten sonunu da bu hazırladı) bir oluşumdu. Osmanlı milliyetçiliği diye bir kavram olamaz/olmamalı.
Ceddimler gurur duyarım, iftihar ederim ama bu duygunun adı milliyetçilik olamaz. Çünkü Osmanlı’ya göre millet, “İslam milleti” yani ümmet…
Dolayısı ile sizin milliyetçiliğinizin aslı ve esası da budur.
Bülent Bey,
Ülke disini saymayalim, o gucu oraninda her ulkenin sorunu.
Bunlardan değil daha butunden, temelden, toplumun ruhsal yapısini direk etkileyen medeniyetten bahsediyorum.
Bircok konuda isledigim kultur travmasindan. Bu travma sebebiyle ne Dogulu kalabilmis ne de Batili olabilmis ucube toplumdan sozediyorum.
Bunun icin Bliyall cikiyor bize diktator lazim diyor; yuzunu Bati’ya dondugu, cagdasliktan sozettigi halde.. Bu sebeple sahiplerimiz bu sizofreni sebebiyle olusan kutuplasmada mevzi kaybetmemek icin gozlerini kırpmadan 20-30 yil geriye donup otoriter bir devlet olmamizi isteyebiliyor ve her 10 yida bir bunun icin gerekeni yapiyorlar. Bunun icin 5 yilda bircok konuda iyilesmeler yapmis bir iktidara kazandan cikmaya calisan kurbagaya yapilan muamele yapiliyor.
Tum bunlarin maliyeti nedir? Sonuclari nedir?
Bundan ala ekonomik kayip, kulturel catirdama ve dogal olarak yetersizlik; dayatilan toplum muhendisliginden ala egitimsiz birakma projesi mi olur?
Yanlış hatırlamıyorsam goethe şöyle bir sözü vardı: 300 Yıllık geçmişini bilmeyenin geleceği yoktur.
bliyaal bir ekleme bende yapmak istiyorum. Belki Endülüse olan özel ilgimden dolayıdır bu- ki Endülüste İbn-i Arabi, İbn-Haldun, İbn Rüst gibi düşünürler neden Osmanlı da yok. Varsa kim bunlar.
Sanırım ciddi bir araştırma konusu bu..
Sn. Malcolm X;
Yanlış üzere devam eden bir duruma dikkat çektiğinizi belirtiyor ve
“Osmanlı “imparatorluk” değildi. … Osmanlı “Devlet’di.” diyorsunuz.
“Devlet nedir? İmparatorluk nedir? Niye ayırıyorsunuz? Kıstası nedir?” açıklayabilir misiniz?
Cemil Meriç’in çoğu ifadesinden sadece birini vereyim:
“Osmanlılarda yokluk, adem korkusu yok. Düşüncenin olması için endişe, yokluk korkusu olması gerekti. Anadolu insan deposu ve vergi kaynağı idi, bunun dışında yaşamıyordu. Düşünce bir sınıf işidir. Aç insan düşünemez. Bir kültür mirasına konmadı Osmanoğulları. Kaldı ki, Kuranı Kerim her meseleyi cevaplandırıyordu. Orijinal bir düşünüre hiç ihtiyaç yoktu. Sınıflar kurulmamıştı.”
Kaldı ki, Meriç batı uygarlığını öğrenmemiz gerektiğini söyler. Hatta daha da ileri giderek, Marx’ın yönteminin aslında İslam’ın yöntemi olduğunu söyler.
Malcom kardeşim, kelime oyunları ile gerçeği değiştiremezsiniz. Osmanlı’nın kendini nasıl gördüğü hiç önemli değil. Başkalarının topraklarını zorla fetheden ve oraları haraca bağlayan çok-uluslu bir devlet için “imparatorluk” tanımlamasını yapmak gayet yerindedir. Bu açıdan, Osmanlı kendi çağının emperyalist gücüdür. Tek farkı, kendi kültürünü dayatmaması. Zaten Osmanlı başka milletlere baskı uygulayabilecek derecede bir milli kimliğe sahip değildi. Emperyalizm sözcüğünün Latince kökü “imperium”. İlk anlamı “buyruk”, ikinci anlamı “buyurma hakkı”. Osmanlı da otoriter, yani buyurgan bir devletti.
Suat bey, Osmanlı, kendi halkına yabancılaşmış devşirme ve despotik bir devlet olduğundan, onu savunarak halktan ve demokrasiden yana olmak mümkün değildir. Dolayısıyla, Osmanlı ile kendimizi özdeşleştirdiğimiz ölçüde, bir hukuk devleti ve demokratik bir toplum haline gelmemiz daha da olanaksız hale gelecektir. Alevileri kesmiş bir imparatorluktan bahsediyoruz.
Kendini Osmanlı ile özdeşleştiren bir tarih bilincinin devletten yana tavır koyması kaçınılmazdır. Çünkü Osmanlılık her değerin devlet tarafından biçimlendirildiği bir siyaset bilincinin ifadesidir. Osmanlı için millet de, din de bir egemenlik aracından başka bir şey değildir.
Türkleri küçük gören, sarayda Türkçe kullanmayan bir imparatorluğun kültürü var elimizde. Osmanlı kimliğinin öğeleri, Türkmen halktan tamamıyla yalıtılmış, devşirme, Arap, Fars, Bizans öğeleri ve bunların imparatorluğun çıkarlarına uygun bir sentezidir. Türk milletinin asıl kitlesi Osmanlılık vasfını üzerine almamıştır. Anadolu halkı her zaman saray ile onun etrafında toplanmış zümreye Osmanlı demiş, kendini onun dışında tutmuştur.
Türk boyları dahi İslamiyeti kendi kültürlerine uydurmuşlardır. Alevilik ve tasavvuf bunun eseridir. Türkmenler açısından Alevilik, görünürde İslam, içeriği eski Türk dinidir. Her türlü bağnazlıktan uzak, dinin kendilerine karmaşık ve uygulanamaz görünen hükümleri yerine, eski geleneklerini kullanan ve bunu dıştan İslam ile cilalayan, Türk şamanizminin İslamlaşmış bir devamı.
Batı medeniyetinin insanlığın başına bela olduğunu söylemek bence aşırı bir sığlığa yok açıyor. Bugün kullandığımız çoğu şey bu medeniyetin ürünü - İslam medeniyetinin değil! İslam medeniyeti belki bir zamanlar için ileri bir medeniyetti, ama bugün çökmüş ve devrini doldurmuş bir medeniyet. Bu medeniyet, onun içinde yaşayanları günümüzün uygarlık seviyesine çıkarmayı başaramadı – ne düşünsel ne de maddi açıdan. Savunduğunuz demokrasi nereden geliyor Suat bey? Batı derken kendinizle çelişiyorsunuz.
Tarihi sorgulayarak okumazsanız, gerçekte tarih okumuş olmazsınız. Emin olun, bugün Türkiye’de kişi başına milli gelir 20.000 dolar olsaydı, Osmanlı kimsenin aklına gelmezdi.
Suat bey,
Bunlardan değil daha butunden, temelden, toplumun ruhsal yapısini direk etkileyen medeniyetten bahsediyorum.
Bunun o kadar degistiginden emin degilim ben. Yani zaman ve sartlarin degismesinden bagimsiz olarak devlet eliyle degisen kismi ne derinlige gider tartamiyorum. Bu degisen toplum yapisi hesabinin icinde Musluman olmayan nufusun goc etmesi/ettirilmesi de var/olmali herhalde. Tabii siz ‘ruh yapisi’ diyorsunuz, ben ‘toplum yapisi’ ama bu cok onemli olabilir.
Bircok konuda isledigim kultur travmasindan. Bu travma sebebiyle ne Dogulu kalabilmis ne de Batili olabilmis ucube toplumdan sozediyorum.
Bulundugumuz yer itibariyle bunun baska turlu olmasi mumkun mu bilmiyorum. Sinirlarimiz disinda kalan yerlerdeki insanlarin nasil bir kulturel degisime ugradigina da bakmak lazim. Emre bey gelse buraya belki ailesinin sinirlarimiz disindaki kisminin nasil bir kultur degismine ugradigini anlatir. Benim bir de ailelerinin bir yarisi Turkiye’de yarisi Musul’da olan tanidiklarim var ama buraya getirtip anlattirtamam.
Niye aklim bunlara kayiyor onu da soyleyeyim, ben Almanci’larla askerlik yaptim ve onlarin icinde malum cok dindar bir kanat ve guruplasma[1] var. Onlarin bir kisminin orada ‘bizim asil kulturumuz bu, TC baskisindan biraz serbest kalinca ortaya cikarttik’ diye kendilerini soktuklari hali, TC disinda kalan Osmanli sehirlisinden konusabildiklerimden duymuyorum/duymuyordum ben. Simdi ‘laik’ denenlerin dinlerine karsi girdigi ihmalkar halin benzeri zaten Musluman ve sehirli Osmanli nufusunda da varmis gibi geliyor bana. Yani onlar da ‘ucube’ aslinda. Simdi miligramla olculen alkol gazozun icinde var midir diye konu cikartan insanlar mi temsil ediyor o kulturu, yoksa ne bileyim icki yasagi koyan padisahlarin hedef aldigi sehirli kitlenin devami gibi gozukenler mi bilemiyorum.
Bir ucubelik oldugu dogru olabilir, ama nasil ki 2003-2007 arasinda olan her ‘teror’ olayini bir odaga baglama modasi varsa, simdiki ucubeligi de kulliyen tek seye baglamak modasi var gibime geliyor. Ben o devri yasamis buyuklerimin zamaninda bana anlattigindan anladigimla, ‘boyledir’ diye yazilan arasinda baglanti kurmakta zorlaniyorum bazen. Zorlaniyorum ama kendi elimdeki veri de cok kisitli, ve Istanbul ayagi cok zayif — biz de simdiki Istanbullu’larin cogu gibi cok yeniyiz burada.
Bunun icin Bliyall cikiyor bize diktator lazim diyor; yuzunu Bati’ya dondugu, cagdasliktan sozettigi halde..
Gordum, bunun karsiliginda da hemen ’siz’ olmus bir suru isin sorumlulugu ustune kalmis. Evde bardak filan kirilinca da ondan bilecegim ben. Onun dahil oldugu ’siz’den yani.
Bu sebeple sahiplerimiz bu sizofreni sebebiyle olusan kutuplasmada mevzi kaybetmemek icin gozlerini kırpmadan 20-30 yil geriye donup otoriter bir devlet olmamizi isteyebiliyor ve her 10 yida bir bunun icin gerekeni yapiyorlar.
Ben bilmiyorum tabii ama bu yeni boyle konusulur oldu bence. Ozellikle 71 ve 80′de olanin simdi ima edilen islerle alakasi olmadigi gibi, 80′de yapilan cok kapsamli harekat sosyal akimlari degistirip ekonomiyi ‘otoriter’ olmaktan biraz cikartti diye dusunuyorum. Yukarida dokundugum ‘hep ayni sey oluyor’ analizini dogru bulmuyorum bu bakimdan da. Bana sacma gelmeyen bir zaviyeden bakilinca hep ayni sey olmuyor gibime geliyor cunku. 60-80 arasi ’sol’ da tamamen yok kabul ediliyor gibime geliyor. Biri oturup acaba 80 oncesi Fatsa’da olanlar ile bir cinayet vesilesiyle konusulan Carsamba’daki hali ve devletin davranisindaki farkliligi inceledi mi mesela?
Bunun icin 5 yilda bircok konuda iyilesmeler yapmis bir iktidara kazandan cikmaya calisan kurbagaya yapilan muamele yapiliyor.
Ben su anda ne oluyor anlamiyorum. Anlamiyorum ama gazetelerimizde cikacak ve alici bulacak turden ‘bunlar hep boyle yaparlar’ yazisi yazacak kadar anlatanlarin ne anladigini anladim. Benim gorebildigim kadariyla muazzam bir sosyal baski olusmus okumuslarin onemli bir gurubu arasinda, hep tek bir analiz tek bir guc odagini suclama ve tek bir cikis yolu dillendiliyor (uc bes istisna var). Asil sakatlik alameti orada bence cunku bunu elimizde delil olmadan sadece birbirimize bakarak yapiyoruz! (Digerleri de Bliyaal’in dedigini diyorlar tabii.)
[1] 90larda ABD’de benim oldugum yerde yerlesik Turkler arasinda da cikti bu. 200-300 aile, duzenlerini, mescitlerini, mezarliklerini filan kurmusken benim anladigim ‘en hakiki Musluman’ ve ABD icinde organize bir gurup ortaya cikti ve kavga gurultu imamlari dahi ayirdilar. Ben hir cikacagini anladigim icin buyuk oylamalar filan yapilirken sehirde olmamayi tercih ettim (isabet de olmus, polislik oldular ve haberlere ciktilar cunku!), onun icin tam detayini bilemiyorum. Oralarda ‘biz buraya yerlestik’ diyenlerle ‘ben simdilik burada oturuyorum’ diyenlerin tarzi farkli oluyor, ben ikincilerdendim biraz da onun icin karismayayim dedim. Yalniz belki ‘daha laik’ denebilecek kanadin “disaridan gelen orgutlu ‘onlar’a karsi” mescit, imam, mezarlik, lokal filan mudafaasina soyunup sen de oy kullan bunlar adam getiriyorlar diye pesime dustugunu hatirliyorum. Cunku tabii laik maik ama onlarin da muhafaza etmek istedikleri ve Islam’dan bagimsiz olmayan bir kulturleri vardi. Fazla detay bilmiyorum malesef, netameli bir konu oldugu icin cok sormadim, aklima da gelmedi bir gun Turkiye’de bu cekismelerin yapisini anlamam/anlatmam gerekli olur diye. Yanlis anlasilmis olabilecek anekdot diye alin lutfen.
Sevgili Bliyall,
Osmanlı kutsaması yapmıyorum ve “hadi aynen o zamanlara dönelim” de demiyorum.
Osmanlı’nın da pek çok hataları olmuştur. Tarih okumalarım da çeşitlidir merak etme.
Hamaset en sevmediğim şeydir, kutsamak da.
Ama bunun karşılığı yerin dibine batırmak olmamalı.
Benim bilincim bir medeniyet bir değer, bir kültür bilinci. Bunun Osmanlık ile organik bağı olması gerekmez.
Medeniyetimiz atalete uğradı, bu gerçek. Bunun sebeplerini yukarıda link verdiğim yazıda kısmen değindim.
Medeniyetler dönüşüm geçirirler, mesela batı Medeniyeti İslam medeniyetinden pek çok alanda etkilenmiştir. Bunu yaptı diye çelişkiye mi düşüyor?
Elbette biz de Batı Medeniyetinin olumlu yanlarını alacağız ama geçmişimizi inkar etmeden, silip atmaya çalışmadan.
Geçmişi silip atmakla geçmiş atılmaz; İ.Ortaylı “Redd-i miras yapmakla geçmişten kurtulamazsınız. Babanızı reddetmekle ondan kurtulabilir misiniz? Kaşınız benzer, gözünüz benzer, yarın hastalıklarınız benzer, ilah..”
Bu topraklarda 100 yıldır yapılmaya çalışılan budur.
Bugünkü sorunlarımızın temeli derken bunu kasdediyorum.
Değişmeyen tek şey değişimidir. Medeniyetler de bundan azade değil.
Selamlar.
Bülent bey,
Enstrümanlar değişiyor bütün resim değişmiyor. Komüniszm tehlikeli iken kontrollu bir islamcılık pohpohlandı, tehlike geçince bertaraf edildi. Ana sütunlar aynı yerinde duruyor.
Bütüne bağlamak ondan sanırım.
medeniyet olarak düştüğümüz yerden kalmanın vakti gelmiş; ama bu gerçekten kolay olacağa benzemiyor.
düştükten sonra çok süründük ve özümüze ait çok şey bu sürünme sırasında dökülüp kaldı.
Biz esatirler uydurmayacak kadar köklü bir medeniyetin temsilcileriyiz. Kökler ile yapraklar arsındaki bağın kurulası gerekiyor en kısa zamanda.
bunun için yaprakları toprağa sokup kökle buluşturamayız, kökleri yerinden söküp yaprağa dokunduramayız.
organik ve manevi yapının yeniden sağlıklı bir şekilde kurulması temennisindeyim.
Insanlar,devletler,imparatorluklar kisaca hayat yanlislar ve dogrularla dolu.Kimilerine gore Architech ve Oracle in kavga ettigi yer ,kimilerine gore Yaratanin imtahan alani,kimilerince de tartisip sorularinin cevabini aradiklari ve olunceye kadar da bulamayacaklari arka bahce.
Degerli site arkadaslarindan kiminin yazdigi Osmanli yorumlari dogru olabilir fakat uslub,nedir seni bu kadar nefret ettiren ,kalemini bastirircasina yazdigin kinin.Kendi dogrularina ya da yanlislarina da boyle mi yaklasirsin Ademoglu.
Yavuz Sultan Selim in cogumuzun bildigi 3 kisa hikayesini anlatarak birazda buradan bakmaya calisacagim ben kendime sevgili dostlar.
1-Yavuz Ridaniye seferinde ordusu ile colu gecmeye calisiyor.O tarihe kadar da colu gecerek yapilan bir askeri fetih; kayitlara gecmemis.Yani ilk ve zorlu bir fetih ,gerceklesirse eger.Col sicaginin ortaligi kavurdugu ikindi vakti ,Yavuz attan birdenbire iner ve saatlerce yayan yurumeye baslar.Zaten taakati kalmamis Ordu Yavuzun yayan yurumesi ile bir de attan inince savas sanki yolda baslamis ve iniltiler Mollalarin kulagina kadar gelmis.Mollalardan biri Yavuz un yanina gelerek kendisi attan inip yurumeye basladigi icin tum ordunun kendisini yayan takip ettigini ve daha boyle cok yurunecek mi diye sormus.
Yavuz’un cevabi kisa ve net olmus.
-Onumde Allah’in Resulu yururken nasil olur da onu atin ustunde takip ederim!
2-Babil’in Asma Bahceleri fethedilince Osmanli askerleri uzum baglarini gorunce dayanamayip koparmaya baslamislar.Herbir salkimin yerinede altin akce baglamayi unutmadan.
Bagin sahibi ,toprak agasi olan zat;Yavuz’a tesekkur etmek icin kendisini gormek istemis.Adam boyle bir seyi ne duymus ne de gormus.Durumu Yavuz Sultan Selim’e anlatinca Sultan askerleri tez huzuruna cagirmis.Neden yaptiklarini sorunca askerlere,verilen cevaplar tatmin etmemis ve orada hepsini astirmis.Bagin sahibi korkudan dona kalmis yaninda bulunan mollara sormus neden boyle birsey yapildi diye.Cevap yine kisa ve net olmus.
-Bizde hak gecmez ,kulun hakki akce ile odenmez,Allah’in izni olmadan tas yerinden oynamaz.
3-Yine Yavuz’un Afrika fetihlerinde kulagina kupe takmasi cesitli yorumlara neden olmus.Sorana cevabi soyle buyurmus.
-Bende Allah’in kolesiyim.(Afrika koleleri isaret olarak kulaklarina kupe takarlarmis,kolelik alameti imis erkeklerde kupe)
Elestirilerimiz bitmez,tartismalarimizda ..Tartimizin darasini ne ile belirlersek o yonde yol aliriz.Darasi alinmamis tartilar bizi eksik tartmaya goturur.Eksik tartmaktan Rabbim bizi her manada ali koysun.
Birtakim degil herturlu derinlik ,incelik,insanogluluk(insan olmak bir mertebedir)tevazu ,hakikat ,ilim ,irfan,haya Islamiyetin kendisinde duhur buluyor.
Facarini borcunu odemekle baslatirsan gununu temiz ,kinsiz hayata olumlu yerlerden bakan biri olarak tamamlarsin.
Yok ise hepimizin isi cok ama cok zor.
Hurmet ile…
Suat bey, eskilerin yaptığı aynı hataya düşüyorsunuz. Bir medeniyetin olumlu yanlarını alıp, diğerini bırakmak diye bir şey olmaz. Yani teknolojiyi alıp ideolojiyi bırakamazsınız. Bu sadece bir yanılsama. Batının meziyetlerini alırken kendi geçmişinizi olduğu gibi muhafaza edemezsiniz. İster istemez siz de değişeceksiniz. Ortaylı’nın ifadesi bu açıdan çok muğlak.
Beş sene kadar önce Aksaray taraflarında idim. Bir sokaktan aniden limuzin gibi uzun bir mercedes araba çıktı. Yanımdaki adam kendini köşeye atıverdi. Bir de baktım, arabayı süren Yeni Şafak gazetesinin başyazarı Ahmet Taşgetiren. Kendisi batılılık diye kravat takmaz, ama batının makinesi arabaya güzelce biner. Hoş, Yeni şafak gazetesi daha sonra 12. yıldönümünde Taşgetiren’in adını bile anmadı ya.
Batının İslam’dan etkilenmesinin bir anlamı yok. Batı, İslam’dan etkilendi diye ona diyet borcu ödeyecek değil. Önemli olan, iki medeniyetin hangisinin kendisini geliştirmeyi başardığı.
Sayın Bliyall;
Verdiğiniz cevap, benim iddiamı ispatladı ve dolayısı ile fazlaca izaha gerek kalmadı. İmparatorluk olduğunu iddia eden siz, aynı zamanda sömürgeci/emperyalist olduğunu da zaten iddia ediyorsunuz. Ben de aynısını söylemiştim zaten.
Osmanlı’ya ruh veren İslam’dı. O ruh yakalanmadan hiç bir şey olmaz. Sütunlar, kubbeler gitse, tek tuğla kalmasa bile o ruhu yakaladığımız zaman çok daha fazlasını yeniden yapabiliriz.
40 kişi olamadık henüz…
Ve bütün kavga bunun üzerine.
Fakültede okuduğum yıllarda verilen bir seminerde konuşmacı:
“Türkiye büyüdükçe budanan, kurudukça sulanan bir ülkedir” demişti. Sene 1982 veya 83…
Niye?
Ne için?
İpucu vereyim: Kaç yahudi devleti var :)))
Sevgili Bliyall,
Yazdığın o kadar saçma ki cevap vermeyecektim yine de dayanmadım iki cümle yazayım.
Hiçbir medeniyet yekpare değildir. Ne kültürel ne de anatomik olarak homojen de değildir. Batı İslam ile temasından çok kazançlı çıkmıştı; bu temasta işine yarar pek çok şey almıştı; kültürünü ideolojisini aldı mı, almak zorunda mı? Hem bu teması ve etkilenmeyi kabul ediyorsun hem de bizim temasımız için “topyekun almazsan işe yaramaz” diyorsun. Bir yorumda bu kadar çelişki olur.
İnsani değerler insanlığın ortak ürünüdür. Bu değerlerin şu veya bu medeniyette ortaya çıkmış ya da uygulanma imkanı bularak yaygınlaşmış olması onun alınmasına engel değildir.
Ne eski Mısır, Mezopotamya, ne Hind, Çin medeniyeti, ne eski Yunan medeniyeti, ne İslam Medeniyeti ne de Batı Medeniyeti fanusta doğpmamıştır. Hep birbirerinden etkilenerek akmıştır medeniyet tarihi.
Ben “değişmeyen tek şey değişimdir.” diyorum sen bunu iddia eden olmuş gibi geçmişi aynen olduğu gibi muhafaza etmekten sözediyorsun. Fakat değişim spontonedir; değişim var diye kültür ve medeniyet geçmişi tepeden inme gömlek değiştirillir gibi değiştirilmez, Ortaylı’nın dediği budur. Nitekim değişmemiştir de. Dünyada böyle kültür değişiminin örneği de yoktur. Etkileşimler en fazla kendi özgün renklerini ortaya çıkartır. Bu da değişimin/etkileşimin varyasyonudur.
Bak yine dayanamadım; haketmediğin kadar uzun yazdım sana, kıyağımı unutma.. ;-)
Selamlar.
Yukarıda yorumcu arkadaşlardan birisi İ.Sina, Farabi, İ.Rüşd, Gazali gibi isimler niçin çıkmamış Osmanlı’da demiş.
Bir kere bu isimlerin çıkış tarihine bakmak gerek. Bu tarih İslam Medeniyetinin zirve olduğu zamanların tarihidir. Ve bu isimlerin bugün dünya çapında tanınıyor olmalarının sebebi de Batı-İslam teması zamanında eserlerinin Batı dillerine çevrilmesi ve Batı düşünce dünyasının oluşumunda büyük etkilerinin olması sebebiyledir.
Zaten bugünde Batı merkezli felsefe okumalarında bu isimlerden halen -az da olsa- bahsedilir. Yani hem Batı da hem Doğu da bu isimlerin bilinmesinin sebebi budur.
Bu tarihlerden sonra İslam dünyasında ve devamen Osmanlı’da felsefe olmadı, felsefeci yetişmedi demek çok yanlış. İlim mirasının bilinmemesi sebebiyle karanlıkta kalmış, gün ışığına çıkmamış bu sebeple de etkileşimin mimarlarından olan sayılan büyük düşünce insanları kadar meşhur olmamış pek çok alim var.
Meriç’in söylediği şeyin çok etkisi var elbet, bunu kabul ediyorum. Meriç bir başka yerde de şöyle -mealen- diyor: “Şüphe, metafizik sahada yok İslam’da. Çünkü Kur’an, asırların kafa patlatılan konularını kesinlikle çözmüştür. Ama maddi sahada var. Bu sahada şüphe ilmin klavuzudur.”
Söylediğim gibi bilinmeyen, Batı düşüncesinin hakimiyeti ele almasından sonra merkezin Batı olmasından isimleri duyulmayan eserleri -halen türkçeye bile- çevrilmeyen bir yığın alim var Osmanlı’da.
Birkaç isim sayayım. Bu toprakların çocuklarından (ben de dahilim) -bırakın okumayı- kim duydu bakalım bu isimleri:
Cürcanî, Sekkaî, Kazvinî, Urmevî, Abdunnâfi Efendi, Îci, Taftazanî, Seyyid Şerif, Sırrı Erfendi, Abdullatif efendi, Süleyman Hasbi Efendi, A.Cevdet Paşa (bak bu duyulmuştur, o da Mecelle ve tarihten)
Ve daha pekçokları.
İsimler gerici ismi geldi değil mi?
Tabi bunlara sarıklı molla diyenler olabilir. Tabii ki bunların hemen hepsinin alim yönleri de var. Tıpkı Batıdaki pek çok düşünürün kilise ile organik bağının olması gibi. Ama bu isimlerin hepsi aynı zamanda birer felsefe, mantık alimi.
Yani öyle sanıldığı gibi kafayı kuma gömüp bekleme yok. Ama pekçok başka şartların etkisi ile medeniyet seyri farklı bir yol izlemiş.
100 yıllık kitapları hiç okuyamayan, 50 yıllık latin harfli kitapları da 5 okkalık lugat olmadan çözemeyen ve alalacele eklemlenme sevdasına düşen bizler geçmişte neler olup bittiğinden nasıl haberdar olacağız ki?
Malcolm kardeşim, yazınızdan pek bir şey anlaşılmıyor. Daha hala “İslam ruhunu yakalamak” gibi ilgisiz şeyler ile uğraşıyorsunuz. Osmanlı işine gelmediğinde İslam’ı bir kenara atmasını bilirdi. Bir de, işin içine Yahudiliği karıştırarak bir “İslami hoşgörü” örneği vermişsiniz.
Suat bey, ben 1-2 şey daha saçmalayayım: benim dediğim, karşılıklı etkileşimde ideolojiyi almamazlık edemeyeceğiniz. Anladığım kadarıyla, teknolojiyi alınacak, ideolojiyi ise bırakılabilecek bir şey olarak görüyorsunuz. Kaldı ki, ben “topyekun almak” gibi bir şey de demedim, “muhafaza etmek” ifadesinin ise “değişmemek” ile ilgisi yok. Esas çelişki sizde, “değişmeyen tek şey değişimdir” diyorsunuz, sonra da sadece teknolojiyi almaktan bahsediyorsunuz. Benim dediklerimin sağlamasını iki medeniyetin bugün ulaştığı seviyeye bakarak yapabilirisiniz.
Suat bey,
Konuyla alakasi tali ama baska yerde konusmustuk onun icin bir paragrafinizi cimbizlayip vesile ediyorum:
100 yıllık kitapları hiç okuyamayan, 50 yıllık latin harfli kitapları da 5 okkalık lugat olmadan çözemeyen ve alalacele eklemlenme sevdasına düşen bizler geçmişte neler olup bittiğinden nasıl haberdar olacağız ki?
Buradan Osmanli’da bunlari kim okuyabiliyormus sorusuna; oradan da, evvelce konustugumuz okur-yazar oranlari ve ABD filan isine aklim kaydi. Bir dokuman bulmustum bir ara, icimden Suat beye gosteririm diye de dusunmustum ama unutmusum:
http://www.census.gov/population/socdemo/education/p23-08.pdf
Ona gore 1900′de ABD okuryazarlik orani %88-89 civarinda. Bizde bu nedir acaba? Hayal meyal %10-15 gibi birsey hatirliyorum ama bilemedim simdi.
Sevgili Bliyall,
Benim için farketmez istediğin kadar saçmalayabilirsin, burası sana açık :-)
Bu tartışmayi İzlenimlerde de -kısmen- yapmıştık, uzatmayacağım çünkü tamamen farklı şeylerden bahsediyoruz. Yazdıklarımı okumuyormuş gibi yazıyorsun.
Medeniyet kutsaması yapılmaz, merkeze tek medeniyet de alınmaz. Ben bile kendi medeniyetim için yapmadığım halde sen Batı için kutsama yapıyorsun.
Hem sadece teknolojiyi almaktan sözeden kim?
İşime geleni alır işime gelmeyeni bırakırım. Bu etkileşim beni değiştirir elbet ama deri değiştirir gibi değil; tepeden bastırma ile de değil; spontone değiştirir. Bunun nesi garip? Onlar İ.Rusd’u Avorres yapıyorlar da, ben neden Russell’dan Kant’tan, Wittenstain’dan yararlanmış başka isimler çıkartamıyorum? Ben felsefeden düşünceden, sinsani değerlerden bahsediyorum. Teknoloji bunun daha alt kolu.
Quel alaka?
Medeniyet etkileşiminin ne olduğunu ve medeniyetin geldği noktanın insanlığın “ortak” ürünü olduğunu Atiila Hoca’ya da sorabilirsin. Kemalizm tartışmaları sırasında bahsetmişti.
Medeniyet sağlamasını bugün için yaptığında onlar önde dün için yapsaydık biz öndeydik. “Önde olmak” değişmez bir mutlak gerçeklik mi? Dünya tarihinde 300 yılın ne önemi var? Daha dur bakalım ne kadar çabuk ödemişsin hesabı..
Bülent bey,
Hatırladım.. da ben ona hala bakamadım daha doğrusu kütüphanemde P.Kennedy’nin kitabını bulamadım.
Linke baktım, tabi bu “ne okudukları” ile de yakından alakalı olsa da çok önemli oranda farklılık olduğu kesin.
“Ne okudukları” derken şundan bahsediyorum. Osmanlı’da halk ummi idi, sadece elit tabaka okuyabilirordu ve bunlar da zaten ilim camiasındandı. Yani felsefeden mantıktan haberdar olanlar. Oradaki bu yüksek okuma oranlarının ne kadarı bu elit tabaka oranına denk geliyor, yani ne kadarı benzer kategoride okuyor onu bilmek lazım. Yoksa her okuma bilen Descartes, Newton, Bacon okumuyordu herhalde. Bugün bile bu “elit” oran %20′yi geçmez sanırım. Böyle karşılaştırırsak ne kadar fark olur bunu bilmek önemli olabilir.
Tabi bizdeki ataletin başlangıcı okuma yazmanın yaygınlaştığı zamanın öncesine geldiği için ve atalet de tüm alanları sardığı için buna da yansımış. Bu normal.
Rasyonel düşüncenin etkisi de çok büyük. Ama yine de herşeyi açıklamıyor. Nerde okudum bilmiyorum 1860′lı yıllarda en çok kitap basılan ve satılan yer İspanya imiş. (Aynı ispanya daha burnunu boktan yeni kurtardı.)
Aynı yıllarda da İngiltere’de sanayi devrimi oluyordu. Bu tür şeyleri tek sebebe bağlama yanlış geliyor bana.
Saut bey,
Yoksa her okuma bilen Descartes, Newton, Bacon okumuyordu herhalde. Bugün bile bu “elit” oran %20′yi geçmez sanırım.
Avrupa’yi bilmem, ABD icin %20 oranini orali arkadaslarima “bak sizin icin boyle diyorlar burada” diye yollasam, “bir daha boyle seyler yazmadan haber ver, kahveyi klavyeye puskurttum” diye bir cevap gelir diye dusunuyorum.
bliyaal… Erdoğan’ın fikrine ise elbette katılmıyorum. Günümüzden onun bahsettiği dinci muhafazakar kesimin çıkarlarını “liboş” ya da “dönek” olarak adlandırılan eski solcular yapıyor. Geçmişe baktığınızda da, rakı masasından dönme Necip Fazıl ya da solculuktan dönme Cemil Meriç gibilerini görürsünüz. Bu kesim “kendi içinden” ciddi bir düşünür çıkarmayı başaramadı.
Bu kesim ciddi düşünürler çıkardı;
asıl düşünür çıkaramayan kemalist-laikçi kesim
onları hep irtica bahaneleriyle dışarı çıkardı…
Suat bey,
Biri simdi yanlis anlar, cok yuksek o %20 orani bugun icin demek istemistim. Hele Bacon’i — genellikle — sabah kahvaltida yenen et zannetmeyen cok azdir.
Bence imparatorluklarla imperialism karıştırılıyor. Roma, Osmanlı, Avusturya-Macaristan gibi devletler imparatorluktur ama emperyalist değildir. İmparatorluk kelimesi ile emperyalizm kelimesinin aynı kökenden gelmesi de bunların aynı olduklarına bir delil olamaz. Zaten 19. yüzyılda ortaya çıkan imparatorluklar farklı oldukları için onlara Colonial Empires denmiş. Emperyalizm’in Wikipedia’daki tarifine bakalım:
“Imperialism developed in the early 19th century after the Industrial Revolution when the western nations began to take control of other non-industrialized nations and colonies. The “Age of Imperialism” usually refers to the Old Imperialism period starting from 1860, when major European states started colonizing the other continents. The term ‘Imperialism’ was initially coined in the mid to late 1500s[2] to reflect the policies of countries such as Britain and France’s expansion into Africa, and the Americas.”
Kelimenin tam anlamıyla emperyal olan imparatorluk hangisiydi diye sorsak ve bunu İngiltereydi diye cevaplasak herhalde kimse itiraz etmez. Şimdi bu İngiltere’yi Osmanlı ile karşılaştıralım. Ama herkes herkesin Osmanlı tarifine katılmayabilir o yüzden Bliyaal’in tarifini kullanalım.
Bliyaal der ki (yorum 11):
“Türkleri küçük gören, sarayda Türkçe kullanmayan bir imparatorluğun kültürü var elimizde. Osmanlı kimliğinin öğeleri, Türkmen halktan tamamıyla yalıtılmış, devşirme, Arap, Fars, Bizans öğeleri ve bunların imparatorluğun çıkarlarına uygun bir sentezidir. Türk milletinin asıl kitlesi Osmanlılık vasfını üzerine almamıştır. Anadolu halkı her zaman saray ile onun etrafında toplanmış zümreye Osmanlı demiş, kendini onun dışında tutmuştur.”
Şimdi bu tanımdan sonra kendimize soralım. Bu Osmanlı Devleti tanımında, sömürgeci İngiliz halkı kimdir, sömürülen Hindistan halkı kimdir? Peki sömüren ile sömürülen nasıl sentez hale gelmiştir?
KT
Yazdıklarım (yine) son cümleye nazire idi:
“Gidişatı iyi takip edin, bu topraklarda düştük bu topraklarda kalkacağız; birileri istese de istemese de..”
Birilerinin “istemediği” kesin… “Osmanlı gerektiğinde İslam’ı bırakmasını bilmiştir” demek hiç tarih bilmemeyi gösterir ve fakat aslında T.C. devletine işaret etmek gibi (aslında bilmeden) bir talihsizliği gösterir; ama zaten o’da Osmanlı değildir artık.
Lozan’da imzalanan ve bugüne kadar açıklanmayan maddelerden sözedilir sürekli. Yaşadığımız günleri izahta zorlananların sığındığı bir yalan ve avunmadır belki de.
Aydın, okumak, kitap derken aktivitesi hiç bitmeyen, etkisi nesiller boyu süren/sürecek “dil devrimini” de atlamasanız derim.
Bir (aydın) yahudinin ağzından, İsrail’in 2. yahudi devleti olduğunu ve dünyada bugün mevcut 2 yahudi devleti olduğundan bahsettiğini söylememin sebebi yine son cümlede ifadesini bulan “iyi dilek temennilerinin” en azından kısa vadede sadece bir hayal ve hüsran olduğudur.
İsmet Özel’in söylediği gibi:
Duvar hazırmış zaten sıkılmış bir yumruğa…
Fly Pan-am, drink coca cola…
Bizim daha süt dişlerimiz bile çıkmadı Suat bey :)))
“Hele Bacon’i — genellikle — sabah kahvaltida yenen et zannetmeyen cok azdir.”
:-))
TT düşünürler çıktı diyor, ama isim vermemiş. Var mı?
Benim tarih bilmediğimi söyleyen Malcolm kardeşim, Osmanlı’daki örfi ve şer’i hukukun ne olduğunu ve bu ayrımının nedenini bana açıklayabilir mi? Şu İsmet Özel köle kadın isteyen adam değil mi?
Osmanlı için başta yaptığım “emperyalist” nitelendirmesini değiştirmek doğru olacak. Emperyalizmi kapitalizme özgü olarak kabul ederseniz Osmanlı için elbette geçersizdir. Emperyalizmin en büyük özelliği, ilişki kurduğu ülkeye mali ve sanayi sermaye ihraç ederek, artı-değer üretimine el koymasıdır. Yani bağımlılık siyasal değil, ekonomiktir. Nitekim artı-değerin alındığı ülke bağımsız bir ülke olabilir.
Bu durumda Osmanlı için en doğru tanımlama “sömürgeci” olduğudur. Şu açıdan; sömürgecilikte bir devlet, bir diğer devletin topraklarını ele geçirir, buraya bir vali atayarak siyasal açıdan kendine tabi kılar ve haraca bağlar. Ülkenin bütün yer altı ve üstü kaynaklarının ürünleri ele geçiren ülkenin tasarrufundadır. Diğer yandan, bir toprağı sömürge haline getirilebilmek ve elde tutulabilmek için büyük çapta insan ve asker gücü gerekir. Bu da sömürgeci devletin geniş çapta bir imparatorluk olmasını gerektirir.
Emperyalizm, kapitalizm dönemine özgü yayılmacılığın aldığı biçimdir. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bunun için finans-kapital şart. Sömürgecilik ise köleci topluma kadar gider. Dolayısıyla, Osmanlı’yı “sömürgeci bir imparatorluk” olarak adlandırmak daha doğru olacak. Bu açıdan Roma İmparatorluğu ve İngiltere de sömürgecidir.
“Maymun, insan bendendir, bu benim devrim, dedi.
Başına bir oturak geçirdi, “devrim” dedi. (1972)
Üstad N.Fazıl
bliyall üstad Necip Fazılın görüşleri ortada. Onun senin gibi tarihe bakışı tek yönlü değil. Senin hatan tüm Osmanlıyı kötüleme gafletinde bulunman. Bir müslümanın günahının hesabı kendisi ile Allahı arasındadır.
Ona bakarsan rakı masasında karar alan nice ulu zat ver değil mi?
Selamun Aleyküm;
Sadece bir alıntı bırakmak istedim :)
Bütün yönlerden iyi olduğumuzu izah etmeye çalışıyorum. Hayır! Duraklamıştık, ama asildik. Asil idik de ne demek oluyor? Yani “kendimiz idik. Değerler bizden kaynaklanıyordu. Duraklamıştık, ama insandık,” “kendimiz seçebiliyorduk” “kendimize aid zevklerimiz vardı” “kendimiz elbise yapıyorduk; bina yapıyorduk; bizzat kendimiz renk, güzellik ve modayı belirliyorduk. Kendimiz şiir söylüyorduk, yazıyorduk… Kendimiz din-diyanet sahibiydik, kendimiz inanıyorduk ve bunların tamamı bize aitti. Lakim şimdi bunlar bizim malımız değil. Bizim en iyi mütefekkirimiz özüne dönüş yapmak ve asalet istiyor, ama yine de tercüme yabancıdır. ALİ ŞERİATİ – AYDIN Sayfa 60
Allah’a emanet olun…
merhaba
Eyvallah..
Demisim ki:
Buradan Osmanli’da bunlari kim okuyabiliyormus sorusuna; oradan da, evvelce konustugumuz okur-yazar oranlari ve ABD filan isine aklim kaydi.
Bu hep aklimda benim. Bugun referanssiz bir istatistik gordum Hasan Cemal’in yazisinda onu vereyim:
1900′lu yıllarda Osmanlı topraklarında misyonerlere ait toplam yabancı okul sayısı 2000 civarındaydı ve azınlıkların kendi okullarıyla birlikte bu sayı 10.000′e yaklaşmaktaydı. 1900 yılında sadece ABD’ye ait 400′den fazla okulda 20.000 civarında öğrenci bulunurken, aynı yıl idadî ve sultanî sayısı 69 olup bu okullarda sadece 7000 civarında öğrenci bulunmaktaydı.
---
Siz de düşüncelerinizi paylaşın: