Tarih & İslam T. Suat Demren - 18 Kasım 2006 12:29 am

Bir Mektup..

Miladi 1000′li yıllarda İslam dünyasının hastanelerinden birinde yatan bir hastanın babasına yazdığı mektuptan(*):

“[…] Babacığım, benden para getirmenin lazım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem hastahaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel. Ben, operasyon salonunun yanındaki ortopedi servisinde yatıyorum. Eğer büyük kapıdan girersen, güneydeki revak boyunca yürü. Düştükten sonra beni getirdikleri poliklinik oradadır. Orada her hastayı önce asistan hekimler ve öğrenciler muayene eder. Birinin yatması gerekmiyorsa reçetesini verirler, o da hemen yandaki hastahane eczanesinde ilacını yaptırır. Muayeneden sonra da bir hademe beni erkekler kısmına taşıdı. Hamama da girdikten sonra tam bir hastahane elbisesi giydirdiler.

Sonra kütüphaneyi sağ tarafta bırakır ve başhekimin öğrencilere ders verdiği büyük konferans salonunu geçersin. Avlunun solundaki koridor, kadınlar tarafına gider, onun için sağ tarafı tutmalısın, iç hastalıkları bölümü ile cerrahi kısmının önünden geçmelisin. Eğer bir yerden musiki ya da şarkı sesi duyarsan içeriye bak. Belki de ben, iyileşmiş olanların toplantı salonundayımdır. Biz orada musiki ve kitaplarla oyalanırız.

Baş hekim bu sabah asistan ve bakıcılarla viziteye çıktığında beni muayene etti, servis hekimine anlamadığım bir şeyler not ettirdi. O da sonradan bana, bir gün sonra ayağa kalkabileceğimi ve çok geçmeden taburcu olabileceğimi söyledi. Ama canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler yumuşak ve kadife gibi. Her odada akar su var. Soğuk gecelerde her oda ısıtılıyor. Hemen her gün midesi kaldıranlara kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. […]

(*) Benim bu mektuba rastladığım kaynak Prof. Dr.Ziya Kazıcı’nın Köprü dergisinde yayımlanan “İslam Medeniyeti” başlıklı makalesi. Prof. Kazıcı ise bu mektubu Sigrid Hunke’nin, “Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde” adlı kitabından alıntılamış.

7 Responses to “Bir Mektup..”

  1. on 18 Kasım 2006 at 20:20 1.derinsular

    Mektubu okuyunca acikcasi ‘Reklamlari dinlediniz’ hissini kapildim.

  2. on 18 Kasım 2006 at 20:58 2.deniz

    Suat Bey güzel bir konuyu ele almışsınız.geriliğimizin sebebi İslamdır,gibi anlayışların kırılmasına hizmet eder inşaallah.

    Ziya Hocanın islam medeniyeti isimli maklesini okudum.Batının Aristo felsefesini dahi arapça çevirilerden İbn Sina’dan öğrendiğinden bahsediliyor.yani doğu ve batı medeniyetleri arasında bir dialog,kültür alışverişi var.

    benim okuduklarımdan aklımda kalanlara göre doğu ve batı arasındaki bu alışveriş 14.yy’da radikal bir kopmaya uğruyor ve dialog bitiyor.bundan sonra batı kendini İslamın tam karşısında konumlandırıyor ve peşin hükümlerle İslam dünyasına yaklaşarak bir oryantalist söyleme ulaşıyor.burdan sonra artık İslamın gerçeğini değil kafalarında ürettikleri, görmek istedikleri İslamı öğreniyorlar.

    çünki 14.yy’ın başlarındaki islam medeniyetinin dünyadaki büyük etkisi Edward Said’in deyişiyle Avrupa’nın zihninde bir travma yaratıyor.ve bu yüzden tepki olarak artık İslam medeniyeti ile ilişkilerini koparıyorlar.ve İslamı terör,barbarlık,şiddet olarak düşünerek bir hayali islam yaratıyorlar.ve bu günümüze kadar geliyor.

    küreselleşme nedeniyle farklı kültürler içiçe geçmeye başladı.bu arada batı ve islam medeniyetleride karşı karşıya geldi.bu medeniyetlerin karışmasının bir krize dönüşmemesi için sağduyu insanların dialog çabası içinde olmaları gerekir.14.yy’dan bu yana var olan kopmayı küreselleşmiş dünyanın kaldırmayacağını düşünüyorum.medeniyetler arası dialog projesini önemsememiz lazım.bir cemaatin ön plana çıkmasına bırakılmaması gerekir.bu bir cemaatin altından kalkacağı iş değil.Vatikan’ın projesi diye terslemekte akıllıca görünmüyor.daha yetkili kadroların bu işe el atması lazım.ben böyle düşünüyorum.

    bu yazı vesilesiyle bunlar aklıma geldi.Suat Bey’e hassasiyetinden dolayı teşekkürler.

    sevgiler.

  3. on 18 Kasım 2006 at 21:14 3.Suat Öztürk

    Batı medeniyetinin onca ambalajlı yalanlarının zihinleri iğdiş ettiği bir ortamda bırakında akla hayale gelmedik aşağılık iftiralarla suçlanan bir başka medeniyetin de küçücük bir reklamı yapılsın Serdar bey..

  4. on 18 Kasım 2006 at 21:15 4.Suat Öztürk

    Ben de size teşekkür ederim Deniz Hanım..

  5. on 19 Kasım 2006 at 17:31 5.Tunç

    VALLAHI BILLAHI REKLAM DEGIL

    Kimse reklâm demesin diye önce kaynak hakkinda bilgi vereyim :

    Emir Usama ibni Munkid Haçli akinlariyla Franklarin Suriye’ye gelmesinden iki yil yönce 1095’te dogmus, Kudüs’ün müslümanlarca geri alinmasindan bir yil sonra 1188’de ölmüs. Haçli seferlerine tanik olmus kisiler arasinda yeri biraz özel Sayin Usama’nin. Yazar, politikaci ve diplomat, Nurettin, Selahattin ve Kral Fulk gibi kimseleri bizzat tanimis.

    H. Derenburg tarafindan 1893’te basilan biyografisi hâlâ Haçli saldirilarini incelemek isteyen tarihçilere isik tutuyor.

    Iste bu Usama’nin yazdiklarindan bir alinti : Lübnan’daki Muneyra’nin frank idarecisi Usama’nin amcasi olan Sayzar emirine bir mektup tazar ve bir kaç acil hasta için bir doktor ister. Thabet adindaki doktor yola çikar, sonra bir kaç gün sonra geri döner.

    Herkes merak içinde Thabet’e sorar : “Nasil bu kadar çabuk iyilestirdin hastalari?” Thabet anlatir : “Ben vardigimda önüme bacagindaki yarasi abse yapmis bir sövalye ile bir de atesten dolayi bitkin düsmüs bir kadin getirdiler. Sövalye için bir pansuman yaptim. Kadina da hararet yapmayacak, vücud isisini düsük tutacak bir diyet yazdim. Ancak o arada bir frank doktor geldi ve “bu adam bunlari iyilestirecek hiç bir sey bilmiyor” dedi. Sonra sövalyeye dönerek “tek bacakla yasamak mi istezrsin yoksa iki bacakla ölmek mi?” diye sordu. Sövalye yasamak istedigini söyleyince frank doktor keskin bir balta istedi ve yaralinin bacagina sert bir darbe indirdi. Bacak kopmayinca ikinci bir darbe vurdu, hastanin iligi disari fiskirdi, ve oracikta öldü. Kadina gelince… Frank doktor “bu kadina bir cin asik olmus, kesin bunun saçlarini” dedi. Kestiler. Kadin benim yasakladigim sarimsak ve hardal gibi gidalari yemeye devam etti. Durumu agirlasinca bu kez “seytan bunun kafasinin içinde” diyerek kafatasi görünecek sekilde haç seklinde derisini kesti ve tuzla ovdu. Kadin kisa bir süre içinde öldü. O zaman sordum “Bana artik ihtiyaciniz yok mu?”. Hayir dediler, ben de geldim. Franklarin tibbi hakkinda bilmedigim çok sey ögrenmis oldum.

    Dostlukla

  6. on 19 Kasım 2006 at 18:34 6.Ayşenur Bulut

    Uzun metrajlı yayınlardan o kadar sıkıldı ki dünya , bunaldı , mahvoldu ki olmaya da devam ediyor , böylesi reklamlara hasret değil muhtaç artık …

    Yok mu artıran ???

  7. on 19 Kasım 2006 at 19:47 7.çuvaldız=herkes alınsın

    “Devlet ve milletin korunması,varlığını devam ettirmesi ve ilerlemesinin sağlanması,kısaca kamu hizmetlerinin ifası için bir kısım masraflar yapmak gerekmektedir.Bunları karşılamak Müslümanların dini görevleri arasındadır.(farz-ı kifaye)Her müslümanın varlığı nispetinde mükellef bulunduğu bu mali göreve”garamet-i maliye”veya “teklif”yahut çoğulu olarak”tekalif”adı verilmektedir.Osmanlı hukukunun esasları fıkıh kitaplarına ifadesi bulunan şer’i hükümlere dayanmaktadır…..İslam hukuku bu konuda ülül-emre tanıdığı bazı yetkiler sebebiyle örf ve adete dayanan vergiler hususunda bazı isim ve miktar farklılık söz konusudur.Fıkıh kitaplarında anlatılan vergide ise,hiçbir farklılık yoktur.Osmanlı hukukunda Tanzimat öncesi dönemde mevcut olan vergileri(tekalifi)iki ana kısma ayırabiliriz:

    A)Şer’i Vergiler(Tekalif_i Şer’iye)Kur’an ve sünnetten alınan hükümlerle miktarı ve nispeti tayin edilen vergiler.Çeşitleri;zekat,öşür,cizye,haraç,gümrük vergisi…

    B)Örf-i Vergiler(Tekalif-i Örfiye)kamu Hizmetlerinin ifası için Müslümanların garamet-i maliye yani devlete mali yükümlülükte mükelleftir,devletin daimi ve fevkalade giderleri için ülü’l-emrin irdesi için tarh olunan vergilere”tekalif-örfiye denir.Şeri’ata aykırı vergiler değildir…bu vergilerin meşru ve makul sınırlar içinde kalması icap eder.Bu sebeple”tekalif-i şakka”denilen ve re’ayanın gücünü aşan vergiler vaz etmek cazi değildir.Bu vergi iki çeşittir;

    A)Tekalifi Divaniye(Avarız vergileri)Savaş gibi aniden beliren ve büyük masraf gerektiren bazı kamu hizmetleri için alınır…..ve hatta varlıklı olanların bir manada malları ile cihada katılmalaraı demek olduğundan sevap ve manevi mukafatı bulunan bir iştir.Osmanlı devleti”mallarınız ve canlarınız ile cihad ediniz”emirlerine istinaden bu çeşit vergileri kabul etmiştir.Toplam verginin %10-20 si.

    b)Rüsum-ı Örfiye:Resm,devletin aldığı vergiye denir.Ehl- Örf denilen icra görevi ifa eden şahıs ve orgnlara(yürütme ve yargı)ödenmek için halktan toplanan vergi.

    BÜTÇE

    İslam’ın ilk dönemlerinden beri devlet hazinesi yani beytülmal vardı ve beytülmal gelir ve giderleri tanzim ederdi.Asr-ı saadette beytülmala Hz.Peygamber ve Hz.Ebubekir bakıyordu.Asr-ı saadette gelir ve gider işleri çoğalınca Hz.Ömer devletin mallarını korumak amacıyla Divan tesis etmiş ve başına getirdiği beytülmal eminine yardımcı olmak üzere katip ve muhasipler görevlendirmiştir.İslam devletinin sınırları genişledikçe bytülmal sayısı 4 e çıkmıştır;

    1.Sandık;gelirleri;hayvan zekatı,öşürler,Müslüman tüccardan alınan gümrük vergisi.Giderleri;fakirler,miskinler,amiller(zekat memurları)ve Kur’an da sayılan 8 grubun tamamı

    2.sandık:gelirleri;haraç,cizye,emaretlerden alınan vergi,gayr-i müslimden alınan gümrük vergisi.Giderleri;mukateb köleler,borçlular,gazi ve muhtaçlar,garipler,ordu,bütün memurlar,kadılar ve alimler

    3.sandık;gelirleri;ganimetler,madenler,definelerden alınan 1/5 pay(hums).Giderleri;Müftiler,eğitim hizmetleri,sınır koruyucuları ve askerler,hayır müesseseleri,bayındırlık hizmetleri,yetimler,fakirler,yolda kalanlar

    4.sandık:gelirleri;lukata(buluntu mallar)yave(kaçkun)tereke(miras)Giderler;hastaneler,hasta ve muhtaçların masrafları,çalışmayanların iaşesi,bunların masrafları(yavelerin)”

    Bu alıntı, Prof.Dr.Ahmed Akgündüz ve Doç.Dr.Said Öztürk tarafından yazılan “Bilinmeyen Osmanlı”adlı kitabın”Osmanlı Devletinde mali hukuk,iktisadi ve ticari hayat” bölümünden yapılmıştır.

    Hizmet beklentisinde yada eleştirisinde bulunanların bir kez daha durup düşünmesi için buraya yazmakta fayda gördüm.Alıntıladığınız mektup şimdilerde utopik ülke sistemin, imkanlarının hizmeti gibi duruyor. Ama hayal değil geçmişte gerçekti .

    Bazı vatandaşlık görevlerini red etmeden aslında amacın ve nihai hedefin ne olduğuna dikkat etmek gerek..İslam’da değişen hiçbir şey yok,eşref-i mahlukat olmak için İslamın 5 şartını hakkını vererek yapmak gerektiğini düşünüyorum.

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Önemli

Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

Siz de düşüncelerinizi paylaşın


Kapat
E-posta ile paylaş