Tarih & Kitap-Dergi T. Suat Demren - 28 Ekim 2006 10:16 pm

Abdülhamid Han ve Şerif Hüseyin

Sultan II. AbdülhamidGeçtiğimiz Pazar günü, araştırmacı-yazar Mustafa Armağan‘ın yeni kitabı “Abdülhamd’in Kurtlarla Dansı nı okudum. Kitap çeşitli makalelerden oluşuyor. Okuyunca zaten bildiğim Abdülhamid Han’ın devlet adamlığını, ince siyasi zekasını bir kez daha satıraralarından hayranlıkla seyretmiş oldum ve Sultan’ı rahmetle, şükranla yadettim. Çok ilginç ve ilk kez okuduğum birçok anektod var kitapta. Kitabı okumanızı kesinlikle önerdiğimi söylemeye gerek yok herhalde. Kitap birçok yönden Abdulhamid Han döneminin fotoğrafını çekmiş. Ben kitaptaki 46 başlıktan, birisi bilinen, diğeri sanıyorum pek bilinmeyen dikkat çekici olduğunu düşündüğüm iki konuyu paylaşmak istiyorum.

Bunlardan bilinen olanı Mekke Şerifi Hüseyin ile Sultan Abdulhamid arasındaki ilginç ilişki, diğeri ise Şerif Hüseyin’in Kıbrıs’ta geçirdiği “sürgün emeklilik” yıllarıyla ilgili, KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın Prof.Nevzat Yalçıntaş’a anlattığı hatırası.

Şerif Hüseyin Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasında önemli bir rol oynamış bir isimdir. İsmindeki “Şerif” Peygamberimizin (sav) soyundan geldiğini gösterir. Aynı zamanda Şerif Hüseyin Fatımî hanedenının da torunudur. Bu özellikleri, onun Arap dünyasında karizmatik bir kişiliği olmasına yol açar.

 

Sultan Abdulhamid, Şerif Hüseyin’in İngiliz ajanları ile irtibat halinde olduğunu haber alır almaz onu ailesiyle birlikte 1891′de İstanbul’a davet eder ve 18 yıl boyunca bir daha da bırakmaz. Şerif Hüseyin karizmatiktir; lakin zeki ve dirayetli bir devlet adamı değildir Sultan’a göre. Ve bu yüzden kullanılmaya müsaittir. Bu zorunlu ikametgah sayesinde de Şerif Hüseyin’in bu karizmasının, zaafları yüzünden Osmanlı aleyhine kullanılmasına da set çekmiş olur Sultan Abdulhamid.

 

Mustafa Armağan’ın yorumuna göre, ne kadar garip ki, Sultan Abdulhamid’i tahttan indiren ittihatçılar , Şerif Hüseyin ve iki oğlunu serbest bırakmakla kalmazlar bir de yeni kurulan Osmanlı Meclisine mebus olarak alırlar. Şerif Hüseyin ve oğulları da casus Lawrence’nin oyunlarıyla Osmanlı’ya karşı mücadeleyi örgütleyen, Osmanlı askeri trenlerine ve demiryollarına sabotaj düzenleyen çetelerin başında bulunurlar. Arap Krallığı havucuyla ve aldıkları İngiliz sterlinleriyle Osmanlı’nın Hicaz’daki egemenliğine son verirler. Ama özellikle belirteyim ki Şerif Hüseyin’in ihanetini tüm arap coğrafyasına mal etmek çok yanlış olur. Zaten tarihimizle ilgili dilimize “(Tüm) Araplar Osmanlı’ya ihanet etti” gibi yanlış bir söylem yerleşmiştir. Bu tamamıyla haksız bir genellemedir.

 

Tabii Şerif Hüseyin’e birtakım vaadlerde bulunulmuştu. Fransızlar bir oğluna Suriye’yi verecekler, öbür oğluna da Lübnan diye bir ülke icad edeceklerdi. Şimdiki Suudi Arabistan ise kendisine kalacaktı. Ve bir kral soyu hanedanlıklar şeklinde Arap coğrafyasını yönetecekti. Armağan’a göre Şerif Hüseyin bir süre sonra verilen sözlerin tutulmayacağını, İngilizlerin ve Fransızların kendisini kullandığını, ancak kukla yönetici olacağını anlayıp karşı çıkmak istediyse de Suudî Hanedanı karşı bir darbeyle Şerif’i tahttan indirmişti. Hasılı Şerif Hüseyin canını zor kurtarıp önce Malta’ya kaçtı, ardında da Kıbrıs’a yerleşti. Şerif Hüseyin’in İngilizlerin ve Fransızların kendisini kullandığını bu kadar geç farketmesi, Sultan Abdulhamid’in onun hakkındaki “zeki ve dirayetli bir devlet adamı değildir” öngörüsününde ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Ömrünün kalan yıllarını zamanında İngiliz altınlarından yaptığı hatırı sayılır serveti sayesinde Kıbrıs’ta refah içinde geçiren Şerif Hüseyin ile eski KKTC C.Başkanı Rauf Denktaşı’ın babası Raif Denktaş dost olmuşlar. O zamanlar küçük bir çocuk olan Rauf Denktaş, babası ile birlikte zaman zaman Şeirf Hüseyin’i ziyarete gidermiş. Rauf Denktaş o günlerde gördüklerini Prof.Nevzat Altıntaş’a şöyle aktarmış :

 

Babamla yanına gittiğimizde hep aynı olay tekrarlanıyordu. Babam onun elini öper, o da anlatmaya başlardı. Şerif Hazrtleri “Ahhh, ben ne yaptım, ahhh, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum. Niye Osmanlı’ya ihanet ettik?” derdi. Çünkü İngilizler kendisine bazı arapların kralı ve müslümanların halifesi olacağını vaat etmişlerdi. Hâlbuki Filistin’e İngilizler yerleşmişlerdi. Oraya yahudiler mütemadiyen göç ediyorlardı. Suriye’ye Fransızlar kendi kültür ve dillerini yaymışlardı. İngilizler de Irak’a kendi dil ve kültürlerini götürmüşlerdi. [Şerif] Hüseyin babamın yanında hep iç geçirirdi. Bundan sonra babam onu teselli edecek birkaç laf söyler, ben de yanında bulunurdum.

 

Bir müddet sonra, [Şerif] Hüseyin : “Raif, anlat şu İstanbul havalarııı dinleyelim” derdi. Konuşma esnasında bir taş plak çalmaya başlardı. O zaman Şerif Hüseyin “Ahhh İstanbul, pâyitaht” diyerek ağlamaya başlardı. Babamda o sırada onu teselli edici sözler söylerdi: “Şerif Hazretleri, bu takdir-i İlahidir, üzülme.. Sen hata yaptın; ama bundan çok pişman olduğun gözlerinden akan gözyaşlarından belli oluyor. Allah seni bundan dolayı affeder; yapma ağlama”. Babam onu teselli ederken kendisi de ağlardı. Plak bitince biraz daha sohbet ederlerdi. Daha sonra babam onun elini öperdi. Biz kalkıp giderken, [Şerif] Hüseyin: “Rauf gel!” deyip bana elini öptürür ve elime bir altın verirdi. [Şerif Hüseyin o zamanlar İngilizlerden emekli maaşı alıyordu.-M.A.] Ben de bu yüzden hep babamla Şerif Hazretlerine gitmeyi isterdim… Şerif Hüseyin hastalandı, ölümü yaklaşmıştı. Ölümüne yakın Ürdün prensi olan oğlu Abdullah’ın yanına gitti. Onu Amman’a biz uğurlamıştık. Bir müddet sonra ise onun ölüm haberi bize ulaştı…(1)

 

Bu ihanetlerin öznesi olmuş kişilerin kullanıldıklarını hissetmesi ve pişman olması önemli tabii ama bu, geçen günleri maalesef geri getirmiyor. Ve Osmanlı coğrafyasında Şerif Hüseyin bunlardan yalnızca biri. Okurken acı verse de tarih böyle acımasız bir fotoğraf sunuyor aynı zamanda.

 

Olayları aniçinde anlamak o kadar kolay olmuyor. Bu belki de tarihin en önemli kuralı. Onlar günahıyla sevabıyla bu tarihi bizzat yaşadılar. Doğru ya da yanlış; yaşadılar.

 

Pekii ya gelecek kuşaklar? Körükörüne kötülerken ya da sütten çıkmış ak kaşık yaparken; yani kategorize ederken hangi sağlam temellere dayandılar? Eğer Ernest Renan’ı dinlersek “tarihi çarpıtmak, bir ulus olmanın aslî bir öğesidir”. İyi de yaşananlar tarihe gömülür mü? Akif’in cevabı nettir : “Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın”

 

T.S.Eliot, Çorak Ülke de “Tarih kölelik olabilir, tarih özgürlük olabilir. Tarihi olmayan (bir) halk, kurtarılamaz zamandan” der. Tarihimizi doğru okumamız gerek. Şerif Hüseyin ya da bir başkası hata yapabilir. Çünkü onlar anı yaşıyorlardı. Bizim ise “doğru okuma” şansımız var, çünkü biz yaşananlara gelecekten, birçok boyutu ile bakıyoruz; an dan değil.. Bizim kendi yaşadığımız an ile ilgili yaptığımız hatalarımızı da gelecek kuşaklar değerlendirecektir.

 

“Zaman en iyi müfessirdir” diye boşuna söylenmemiş…

 

 

(1) Hazırlayan Mehmet Tosun, 21. yy.da Sultan II.Abdülhamid’e bakış, İst. 2003, s.252

Not: Bu yazımı ilk olarak 23.05.2006 da eski blogumda yayımlamıştım.

Share on Facebook

    18 Responses to “Abdülhamid Han ve Şerif Hüseyin”

    1. on 29 Ekim 2006 at 00:03 1.insan

      “Bizim kendi yaşadığımız “an“ ile ilgili yaptığımız hatalarımızı da gelecek kuşaklar değerlendirecektir.”

    2. on 29 Ekim 2006 at 00:05 2.insan

      ekleme:

      belki siyasi alanda kişisel olarak bu söz bizi bağlamaz.

      ancak her insanı bir ülke olarak gören sufiyyunun nazarından bakınca bizi sımsıkı bağlar..

      saygılar,

    3. on 29 Ekim 2006 at 01:34 3.deniz

      ……………. asra yemin olsun ki insan ziyandadır…………

      sufi vaktin oğludur der Mevlana

      izafidir zaman sakın aldanma

      hayat göz açıp kapamak kadar kısa

      bir o yana bir bu yana savrulma

      istikamet keramettir unutma…

    4. on 29 Ekim 2006 at 13:29 4.deniz

      TÜRK MİLLETİNİN CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN.

    5. on 29 Ekim 2006 at 15:49 5.felah

      iktidar arzusu ve hırsı(!)müslümanların en büyük zaafı olmuş ; dökülen gözyaşları ne yazık ki kötülükleri ve pişmanlıkları yıkamak için yetmiyor.

      Biz günah çıkartan Şerif Hüseyin’in gözyaşları ile ilgilenmeyelim;onu “hesap merciine” havale edelim.Bize düşen kişi/kişilerin hatasını tüm bir millete yükleyerek nifak sokmamaktır.Zaman en iyi müfessir evet ama şimdiki zaman mı gelecek zaman mı geçmiş zaman mı … ? Albulhamid de iyi bir müfessirdi velakin sözü dinlenmiyordu.Temennim odur ki dinleyenlerin sayısı gittikçe çoğalsın.

    6. on 29 Ekim 2006 at 17:49 6.deniz

      Şerif Hüseyinin hz.Peygamber(as)ın soyundan gelmesi onun için bir ayrıcalık değil.üstünlük takva ile.

      Dücane Cündioğlu Bey ceviz kabuğunda papanın sözlerini şöyle bir rahar rahat gür sesle kınayamamış.

      ‘İslam savaşçı bir dindir.HZ.Muhammed(as) 60 dan fazla savaşa katılmıştır’ buyurmuşlar.

      Suat Bey siz Dücane Beyin bütün görüşlerine katılıyormusunuz? bu bağlamda görüşlerinizi öğrenmek isterdim.

    7. on 29 Ekim 2006 at 18:05 7.Ayşenur Bulut

      haydaaaaaaa :)

    8. on 29 Ekim 2006 at 18:19 8.Suat Öztürk

      Deniz Hanım,

      İlgili programı seyretmedim, hangi bağlamda ne söylediğini de bilmiyorum. Öyle bir şey söylediğini de tahmin etmiyorum. Hakkaniyet gereği belki Hz.Peygamber’in savaşlarını ve şartlarını vurgulamak bağlamında söylenmiş olabilir. Hangi cümleler içinde geçtiğine bakmak gerek.

      Bir kimsenin tüm görüşlerine katılmak gibi kötü bir taklid huyum yoktur. Ama Cündioğlu’nun birçok konudaki fikirlerine de katılıyorum.

      İslam tabii ki bir savaş dini değildir. Peygamberimizin(sav) katıldığı gazvelerde geçen zaman 23 yıllık risalet döneminde sadece 55-60 gündür. Prof.Muhammed Hamidullah hocanın tespitleriyle -ve başka kaynaklarda- yine 23 yıllık risaleti boyunca her iki taraftın tüm savaşlarda toplam kayıpları 200′lü rakamlar civarındadır. (Bu sayıya kendi tuttukları hakemin kararıyla infaz edilen ‘Beni Kurayza’lılar dahil değil.)

      Benim bu konudaki görüşlerim için bakınız:

      http://gelenek.wordpress.com/2006/09/16/boyle-buyurdu-papa-cenaplari/

      Dücane Cündioğlu çok donanımlı, birikimli bir entelektüel. Ayrıca ilgili programın formatını bildiğimden neden böyle bir programa katıldığını da anlamadığımı belirteyim. Halbuki TV programlarına çıkmama gibi bir kararı vardı bildiğim kadarı ile. Büyük ihtimalle yeteri kadar konuşmasına fırsat verilmemiştir.

      Kitapları/yazıları okunursa Cündioğlu’nun derinliği, meselelere vukufiyeti, ihlas ve samimiyeti görülebilir. Hemen tüm konuşmalarında; birçok yazısında Hz.Peygamber’den bahsederken “Efendimiz”(sav) hitabını kullanan Cündioğlu’na; ne söylemeye çalıştığını tam olarak anlamadan yüklenmek ya da buna bağlı olarak kategorize etmek hakkaniyetli değil.

      Papa’nın İslam ve akıl konusundaki söylediklerine ilişkin yazdığı iki yazı da kelamî derinliğini gösterir:

      http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=1589&y=DucaneCundioglu

      http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=1601&y=DucaneCundioglu

      Ayrıca şöyle yazmışsınız:

      Şerif Hüseyinin hz.Peygamber(as)ın soyundan gelmesi onun için bir ayrıcalık değil.üstünlük takva ile.

      Yazımda Şerif Hüseyin’in Peygamber soyundan geldiği için ayrıcalıklı olduğuna dair bir ifademe mi rastladınız; yoksa genel anlamda konu ile ilgili yorum mu bu sözleriniz? Ben tam anlayamadım da o bakımdan soruyorum.

      Saygılar.

    9. on 29 Ekim 2006 at 20:04 9.deniz

      Suat Bey teşekkür ederim açıklamalarınız için.

      bu tartışma programını ben seyretmedim.etrafımda seyredenler olmuş.bu sözlerden çok bahsedilince bende size danışayım dedim.Yaşar Nuri Beyle çok sert atışmışlar.biraz üzücü sözler sarfedilmiş.fikrinizi almak istemiştim.

      Şerif Hüseyinle ilgili yorumumun yazıyla hiçbir alakası yok.genel bir yorumdu ama iyi ifade edememişim anlaşılan.

      teşekkürler.

    10. on 29 Ekim 2006 at 20:20 10.Bulent Murtezaoglu

      Suiat bey bu verdiginiz yazilarda Cudioglu’nun Papa’dan yaptigi alintinin Papa’nin konusmasinda ikimiz de bulamistik, hatirlatayim.

      “Kitapları/yazıları okunursa Cündioğlu’nun derinliği, meselelere vukufiyeti, ihlas ve samimiyeti görülebilir.” demissiniz ama iki yazisi da Papa’nin soyledigini tespit edemedigimiz “İslâm’da akıl ile Tanrı arasında bağlantı yoktur!” alintisi ile baslamis. Kelami derinilgini bilmem ama boyle yapinca ilk cumleden kaybediyor beni. Belki ikimizin de bulamadigi o ifadeyi Cudioglu bulmustur, ama yok bizim zamaninda dusundugumuz gibi bir carpitma uzerinden yazi yaziyorsa diger — aklimin ermedigi, ilmimin yetmeyecegi — islerden bahsederken bana soylediginden de suphe duyarim. Kotu niyetli oldugu icin degil titizlik gstermediginin alametleri oldugundan — ve belki daha onemlisi — kendisini titizlik gostermeye itmeyen bir okuyucu kitlesine hizmet ettiginden. (Yani kanime ve size pay cikartiyorum bakin, sizin okuyucu kitleniz oyle degil!). Takdir edersiniz ki karsi oldugumuz (bu durumda Papa) insana karsi adil olmaya gayret etmek de bir vazifedir, belki cok daha baska bir hesapla ve farki ifadeler kullanan Papa’yi da Yeni Safak okuyucusuna boyle gostermek okuyucuya bir hizmet degildir.

    11. on 29 Ekim 2006 at 20:28 11.Bulent Murtezaoglu

      Diger taraftan titizlik filan derken bu kadar harf hatasi yapan benim gibi birini niye ciddiye almak lazimdir o da ayri soru tabii. Adamacagizin ismini bile katletmisim. Okuyanlardan ozur dilerim (Suat bey, ibret olmasi icin duzeltmeyin, bununla beraber birakin isterseniz).

    12. on 29 Ekim 2006 at 21:51 12.Suat Öztürk

      Bülent Bey,

      :-))

      Evet hatırladım; direk bu ifadeler yoktu ama ben linkini verdiğiniz yorumumda Papa’nın konuşmasından şu bölümü alıntılamıştım:

      Akla göre hareket etmemek, Tanrının doğasına zıttır. Yayıncı Theodore Khoury, yorumunda diyor ki: Grek felsefesi içinde yetişmiş imparator için bu son derece net bir konudur. Ama Müslümanlık öğretisinde ise Tanrı mutlak anlamda aşkındır. Onun iradesi bizim kategorilerimizden tümüyle bağımsızdır. Buna akıllılık, makuliyet de dahildir. Khoury, bu bağlamda ünlü Fransız İslambilimci R. Arnaldez’in bir eserine de bir atıfta bulunuyor. Buna göre İbn-i Hazm, işi, Tanrıyı kendi kelamından bağımsız olmaya kadar götürerek, O’nun bize hakikati açıklamak gibi bir zorunluluğu dahi olmadığını belirtiyor. Eğer o irade buyurmuş olsaydı, insan putperestliğe de tabii olmak zorundaydı diyor”.

      Tartışılabilir tabi ama bence bu sözlerden ilgili anlam çıkıyor. Diplomatik bir söylem biçimi gibi görünüyor ama aslında net değil mi? Daha nasıl söylesin yani? Ve bu sözler üzerinden çıkıyor ilgili söylem. Ve bunun üzerinden tartışma yürüyor. Ama tabi tırnak içine alarak “Papa böyle dedi” demek yanlış. “Mealen böyle dedi” denmesi gerekir.

      Bir de dikkatinizi çektiyse, hatırlarsınız Papa’nın İslam’da Tanrının aşkınlığı ile ilgili görüşlerinde her ikimizde bir problem bulmamıştık. Cündioğlu’da bizimle aynı görüşte. :-))

    13. on 29 Ekim 2006 at 21:59 13.Bulent Murtezaoglu

      Bir de dikkatinizi çektiyse, hatırlarsınız Papa’nın İslam’da Tanrının aşkınlığı ile ilgili görüşlerinde her ikimizde bir problem bulmamıştık. Cündioğlu’da bizimle aynı görüşte. :-))

      Evet tabii, ya zaten ‘gelenek’ hususunde burada ayrildigimiz pek bir taraf yok, biraz yas farki olsa da ayni memlekette buyuduk (ben Islam konusunda hic calismadigim icin, sadece icime islemis seylerden yuruyorum, gelenege baglama sebebim o). Diger taraftan ima ettigim tehlike bizim Cundioglu ile ayri dusmemiz degil, bu sekilde ifadeler tirnaklandikca insanlarin edilen lakirdi (ve belki amaci) konusunda derin yanlis anlamalara itilmeleri ihtimali. Gazete’de yazanin boyle bir sorumlulugu da var.

    14. on 29 Ekim 2006 at 22:01 14.Bulent Murtezaoglu

      Bu Cundioglu evliya midir diye merak etmeye basladim bu arada. Blockquote’u beceremedigim gibi, ‘gazete’yi de ozel isim yapmisim. Yok ben ellemeyecegim artik!

    15. on 29 Ekim 2006 at 22:03 15.Suat Öztürk

      Tam ben de Blockquote’u düzeltmiştim Bülent Bey.. :-))

    16. on 30 Ekim 2006 at 17:13 16.çuvaldız=herkes alınsın

      Sn.Cundioğlu’nun da katılımcı olduğu programı,başından sonuna dek kendisini tanımak(!)ve fikilerini anlamak maksadıyla ve konu başlığı da ilginç olma nedeniyle izledim.Programı izlemeden nasıl bir program olduğunu bildiğinizi ve Cundioğlunun demişse bir sebebi olduğunu ve program formatından ve konuşturulmamış olmasından bahsetmişsiniz.Programdaki kişilere sizin bulunduğunuz mesafeden değil hepsine aynı mesafeden bakarak, söylediklerini duymaya çalıştım.Dediğiniz gibi konuşturulmama yada sıkıştırılma yada tuzak soru yoktu aksine Hulki bey İslam savaşı mı yoksa barışı mı temsil eder Papa’nın alıntısına katılıyormusunuz dediğinde verdiği cevap “Efendimiz 60 savaşa katılmıştır”oldu.Hulki bey “bu bir ifadelendirme hatası olabilir ve her yazar aynı zamanda iyi bir konuşmacı olamaz”açıklamasını yaparak soruyu birkaç kez sordu ve ekledi”sizin kitaplarınızı okuyan ve düşüncelerinizi bilen biri olarak ifade etmek istediğiniz bumudur” diye ama cevap değişmedi.Kısaca Sn.Cundioğlu İslam barış dinidir ama savaşa bazı gerekli durumlarda “izin”verir demedi,diyemedi değil DEMEDİ. Sn.Cundioğlu’nun yerine bu beklenen cevabı Sn.Öztürk verdi. Sn.Cundioğlu Sakarya üniversitesi tarih bölümünden sanırım prof.mehmet beyin tespit ve ikazı ile sadece”ilmim doğru,mevkim yanlış”diyerek doğru mevkinin akedemik çevre ve kendisini yazı ve kitapları ile tanıyanların ortamı olacağını ve onların kendisini anlayacağını belirtti.Kısaca Hz.Muhammed kılıç dışında ne getirmiştir ki papa yorumuna aynen onay vermiş oldu.Savunma ve saldırı savaşları konusundaki açık soruya bile onu askerler bilir deyip geri çekilmesi ilginçti,herkesin 10 savaş oldu dediği yerde 60 SAVAŞ olmuştur tespitini yaptıktan sonra!Savaş savaştır saldırı yada savunma fark etmez diyorsa bu kadar barışçılsa neden “islam barış getirmiştir” DEMEDİ?Kısaca ilk kez Sn.Cundioğlu ve fikirleri ile tanışan biri olarak izlenimim budur.Dediği gibi kendisini tanıyanlar onu anlamıştır belki,tanımayanlardan biri olarak,tavsiye ettiği şekilde “google dan arasınlar kitap ve yazılarıma baksınlar”önerisini izleyeceğim.İyimser olarak”İslamda savaş olmuştur ve bu 60 savaş sadece peygamber döneminde değil Osmanlı İstanbul’u feth edene kadarki dönemde olanlardır” dediği ve olabildiğince İslama objektif bakıp yansız olmaya çalıştığı ihtimalini göz önüne aldığım için.

    17. on 30 Ekim 2006 at 20:44 17.Suat Öztürk

      Sayın Çuvaldız,

      Cevizkabuğu programını biliyorum, yani formatı itibarı ile biliyorum. Birçok konuşmacının başına gelenler Dücane Bey’in başına da gelmiştir diye düşündüm. Nitekim bugün çevremden seyredenlere sorduğumda da teyid edildim; Yaşar Nuri’den fırsat kalmadığını, Cündioğlu’nun bir türlü fırsat bulup düşüncelerini ifade edemediğini belirttiler.

      Cündioğlu’nun avukatı değilim. Benim anlayamadığım hayatında Dücane Cündioğlu’nun ismini ilk kez ilgili programda duyanların bile bir Tv programındaki konuşmasına bakarak Cündioğlu’nu harcamaya çalışmasındaki mantık örgüsü. (Sizi ve Deniz Hanım’ı kesinlikle tenzih ederim. Başka bir blogda bu tip bir yazı ve yorumlara rastladım.) Bunu hep yapıyoruz, bir yazıya dayanarak, bir paragrafa, bir programa, bir imâya dayanarak kategorize ediyoruz. Ben Cündioğlu’nun tüm kitaplarını, hemen tüm yazılarını okudum ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki İslam konusunda, gerek samimiyet gerekse birikim yönünden Yaşar Nuri ve türevi pek çok ilahiyatçı ve felsefeciyi cebinden çıkartır.

      Kendim dinlemediğim için birşey diyemem; fakat eminim programda yaşananlar hakkındaki görüşlerini köşesinde yazacaktır. (Haftasonları Y.Şafak’ya yazıyor.) Epey zaman önce de İslam ve kadın konulu bir TV tartışmasına katılmış sonrasında da şöyle yazmıştı:

      İskele-Sancak yetkilisinin teklifini -âdetim hilafına- belki bu meseleleri konuşmaya başlayabiliriz ümidiyle kabul etmiş idim. Fakat ümidim boşa çıktı. Çünkü entellektüel terörizm (!) ihtimaline karşı alınan tedbirler gerçekten de başarılıydı ve sanırım bu açıdan ne amaçlanıyorsa, amaçlanan fazlasıyla gerçekleşti.

      Ben ne söylemeye çalıştığını anlamadan hüküm vermem/vermeyelim diyorum. Benim için bu kıstas sadece Cündioğlu için değil, herkes için geçerli..

      Benim düşüncelerim ise zaten yukarıdaki yorumumda ve linkini verdiğim yazımda belli.

    18. on 31 Ekim 2006 at 01:13 18.Tunç

      Çok güzel bir yazi, ellerinize saglik.

      Dostlukla

    Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

    Önemli

    Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

    Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

    Siz de düşüncelerinizi paylaşın


    Kapat
    E-posta ile paylaş