İslam T. Suat Demren - 03 Eylül 2006 02:27 pm

‘Allah’ tasavvurumuz..

‘Hakk’ı nasıl tasavvur ediyoruz?

Tüm inananların bir Allah tasavvuru vardır.

Bu, körlerin fili tarif etmesine benzer bir şeydir; kör kendi anlamlandırabildiği ölçüde tarif eder filin nasıl bir şey olduğunu.

Yani “zannı”nı anlatır.

Bunlar nereden aklıma geldi?

Dücane Cündioğlu’nun çok güzel bir yazısını okudum bugün. Yazısında bu “tasavvur” üzerine durmuş. ( “Dücane Cündioğlu da kim?” diyenleriniz olabilir belki. Daha önce çok kısa bir biçimde bahsetmiştim kendisinden.)

Yazısına bir hikaye ile başlamış Cündioğlu:

Birgün hocanın biri, köylünün birini secdeye kapanmış gözyaşları içinde yana yakıla dua ederken görmüş. Adam şöyle dua ediyormuş:

— ‘Yarabbî! Ah keşke o bindiğin merkebin nerede olduğunu bir bilseydim! Bilseydim, ona en güzel semeri yapmak, o semeri ise en nadide mücevherlerle ihtişamına lâyık surette süslemek isterdim. Ah Yarabbî! Keşke o bindiğin merkebin nerede olduğunu bir bilseydim! Bilseydim, yüzün suyun hürmetine ona hizmet eder, hiçbir şeyimi esirgemezdim.’

Hocaefendi, adamın bu duasını işitince kendini tutamayıp onu paylamış:

— Be cahil, be densiz, ağzından çıkanı kulağın işitsin! Nasıl böyle dua edersin? Tövbe de! Allah’ın merkebi mi olur?

Bu şiddetli azar karşısında şaşıran köylü, birşey demeden utana sıkıla oradan uzaklaşmış.

Menkıbe bu ya, o gece rüyasında hocaefendi’ye şöyle denmiş:

— ‘Sen o adamcağızı bırak da kendi hâline bak! O zavallı, kendi hâlince, kendi idrakince, kendi takatince bana şükrediyor. Beni nasıl biliyorsa, öyle zikrediyor, bildiği kadarıyla ve bilgisi nisbetinde övüyor. Ben o kulumun övgüsüne övgüyle mukabele edip onu ödüllendirdim.’

Tasavvuf çevrelerinde bu hikaye çok yaygındır. Ben biraz daha farklı bir versiyonunu okumuştum. Ana fikir aynı fakat benim okuduğum şöyleydi:

Hz. Musa, Tur Dağı’na giderken, yolda, nehrin kıyısında, gömleğini yıkayan bir çobanla karşılaşır. Çoban hem gömleği yıkamakta hem de, “Ey güzel Allahcığım, senin de böyle gömleğin olsa, onu da böyle çitileye çitileye yıkasam” demektedir. Tabi Hz.Musa çobanın bu sözlerine karşı çıkar. Ve onu azarlayarak, sen ne yapıyorsun, Allah hiç böyle sevilir mi, hiç Allah’ın gömleği olur mu deyip çobana çıkışır.

Daha sonra Allah Hz.Musa’yı “Ey Musa, kulum beni nasıl seviyorsa, öyle sever. Sen karışma” diyerek uyarır.

Dediğim gibi her ikisinde de ana fikir aynı.

Dücane Cündioğlu bu hikayeyi aktardıktan sonra “Hakk’ın tasavvuru” bağlamında şunları söylüyor:

“İnsanların Hakk’ı tasavvurları muhteliftir. Herkes Hakk’ı kendi makam ve mertebesinden makamı ve mertebesi kadar bilir ve tanır; kendi ‘rabb-i hass’ı neyse, o kadarıyla ‘fark’ eder, edebilir.

Kimse kendi gölgesinin dışına sıçrayamaz. Hakk, bir hadis-i kudsîde ‘Ben kulumun zannı üzereyim’ der.

Sanılmasın ki kulun zannı, kul açısından ‘zan’dır. Değildir, bilâkis haktır, ilimdir; zira makam ve mertebesinin müsaade ettiği ilim ancak o kadardır. ‘Zan’ kelimesinin burada kula izafesi, Hakk canibindendir. Hakk canibinden olan da haktır.

Zahirde nice zan vardır ki haktır, nice hak bilinen tasavvur vardır ki hakikate mutabakatı olmayıp zandır.

O halde Hakk’a dair her tasavvur, tasavvur sahiplerince haktır ve fakat Hakk nezdinde (hakikatte) hepsi de zandan ibarettir. Zira tasavvurun kendisi zandır.

Hakk, ‘Onlar dünya hayatının sadece zahirini bilirler’ buyuruyor; yani onlar, olup bitenleri zahiri itibariyle görürler; gördükleri, bildikleri bir tek zahirden ibarettir.

Oysa mevcudatı zahiri itibariyle bilmek, bâtın’dan, hakikatten, hakikatin bâtın’ından, bâtın’ın hakikatinden mahrum olmak demektir. Zahirin bilgisi, ehl-i rüsuma (zahirin bilgisine sahip olanlara) göre her ne kadar hak ise, ilim ise dahî hakikatte zan’dır.

Zannın çoğunun hakikate nisbeti yoktur. Hakikate nisbeti (nisbet-i tammesi) olmayan, hakikatle münasebeti bulunmayan her bilgi insanı yanıltır, aldatır; başkalarının da yanılmasına, aldanmasına sebep olur.

Bilmeyenler, kendi zanlarının, kendi görüşlerinin, kendi bilişlerinin ısrarla hak olduğunu iddia etmekte sadece mazur değil, aynı zamanda haklıdırlar. Çünkü zannettikleri, gördükleri, bildikleri o kadardır.

Sorun şurada başlar ki bu kimselerin çoğu; zan, görüş ve bilişlerinin haktan ibaret olduğunu iddia etmekle yetinmezler, hakkın kendisi olduğunu da iddia ederler; böylelikle hem batılla hakkın üzerini bulamaya, örtmeye çalışırlar, hem de hakkın batıl tarafından kapsanacağına inanırlar. Sade hatadır.

Zahirde bâtını, zanda ilmi teşhis etmek, gölgede ışığı, alacalıda beyazı bulmaya çalışmak gibidir. Hakkı hakla, ilmi ilimle bilmelidir. Leğende mehtabı seyredenler, başlarını kaldırıp gözlerini sevgilinin güzel yüzüne (mehtabın kendisine) çevirmeyi bilmeyenlerdir. Ayıplanmamalı, aksine mazur addedilmelidirler.

İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazıları da aklen…

Her idrakin idrak olmak itibariyle mertebesi haktır; lâkin kişi hangi mertebedeyse, idraki sadece o mertebenin sınırları içinde haktır; idrak mertebelerinde yükseldikçe, bir önceki idraki bâtıl olur (değişir); sadece kendisi için kesinlik ifade eden ilmi, bir adım sonra zanna dönüşür.

Ey tâlib, görüşünden, bilişinden değil; görüşünde, bilişinde ısrar etmekten utan!

Sen aklın sıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, ama farkında değilsin!”

Bilmem; Dücane Cündioğlu’nun o veciz üslubu ile -tasavvuf öğeleri de serpiştirerek- özetlediği “tasavvur” meselesinin üzerine eklenecek fazla birşey var mı?

5 Responses to “‘Allah’ tasavvurumuz..”

  1. on 04 Eylül 2006 at 17:21 1.blue

    Eklenecek bir şey yok. “Ben kulumun zannı üzereyim…” mucizevi bir söz. Belki mucizeler ve kerametler de bu sözde saklı… Teslimiyet ve güvenmek… Çocukken Allah’ın her şeyi yapmasının mümkün olduğuna inanırdım. Büyüdükçe ve okudukça daha bir pragmatik oldum. Şimdi daha az hayal kurup, daha sınırlı düşünüyorum. Sebeplere daha çok tevessül edip müsebbib-ül esbabı daha az hatırlıyorum. Olgunlaşmak mı lazım çocuklaşmak mı? İşte bütün mesele bu…

  2. on 04 Eylül 2006 at 21:08 2.Suat Öztürk

    Bule kardeşim,

    Olgunlaşmak mı lazım çocuklaşmak mı? İşte bütün mesele bu…

    Bence çocuklaşmak lazım. Çünkü sebepler birer perde.

    Bir makale linki vereyim. Uzun biraz ama sebeplerin ardını ve tümevarımı çok iyi sorguluyor. Aslında bir sebebin sonucu yarattığını değil, sebep ile sonucun bitişik yaratıldığını anlatıyor:

    http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=260

    saygılar.

  3. on 05 Eylül 2006 at 15:15 3.e-mine

    Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın.

    Büyüdün, unuttun.

    Harikalar perdelendi.

    Sorularını yitirdin sen.

    Ömer Sevinçgül’ün bir makalesi bu

    sana hayret yakışır

    Okuken çok hüzünlenmiştim. Şmdi “çocuklaşmak mı olgunlaşmak mı?” mevzuu üzerine aklıma geldi.

    Okumuşsunuzdur herhalde Tolstoy’un da Hakk tasavvuru ile ilgili bir hikayesi vardı. Üç adam bir adada sizin örneklediğiniz hikayelerdeki gibi farklı şekillerde anıyorlar yaratıcılarını. Yaklaşan gemideki rahip onlara doğrusunu öğretiyor. Gemi uzaklaşırken rahip bu üç adamın deniz üzerinde koşarak gemiye geldiklerini görüyor. Adamlar duayı nasıl yapacaklarını unuttuklarını tekrar öğretmesini istiyorlar rahipten. Rahipte anlıyor durumu haliyle. İnşaallah yanlış aktarmamışımdır.

  4. on 22 Eylül 2006 at 18:27 4.Suat Öztürk

    E-Mine hanım, bu yorumunuzu yeni farkettim, çok özür dilerim; okuyorsanız lütfen özrümü kabul ediniz..

    Aktardığınız makale de, hikaye de çok çok güzel.. Teşekkürler..

    Aktardığınız hikayenin değişik versiyonlarının olması önemli değil. “Ana fikir” aynı çünkü.

    Ve esas olan da o..

  5. on 22 Eylül 2006 at 19:39 5.Ece

    Kaç yaşındaydım net hatırlamıyorum ama çok küçük yaşlarda Allah denildiği zaman,kafamda kocaman elleri ve ayakları olan herkesten büyük bir insan canlanırdı(sanırım 4-5 yaşlarında)..

    Büyüdükçe doğal olarak kafamdaki yaratıcı kavramı obje olmaktan çıktı ve hiçbirşeye benzemeyen ,doğmamış doğurulmamış olduğunu 5 duyumla onu tahayyül etmemin imkansız olduğunu kabullendim..

    Fakat ;zaman zaman,elimde olmaksızın, öğrendiğim isim ve sıfatlarından da yola çıkarak -hatalı da olsam- bir Allah karakteri çizdiğimi fark ediyorum..

    Tatil bahanesiyle tv kanallarını karıştırırken (bana göre) ilginç cümleler yakaladım

    Yanılmıyordum..Tahmin ettiğim gibi herkesin kendine göre bir Allah ı vardı…Tıpkı benim nev’i şahsına münhasır Allah ım gibi..Nasıl mı?

    Benimkisi şimdilik bana kalsın

    Sıkıntıdan Wimbledon tenis turnuvasını izlerken, 19 yaşındaki Şarapova’nın yarı final maçını kazanmasından sonra ,babasının gökyüzüne öpücük göndermesi ile bizim tv spikeri şöyle bir yorum getiriyordu:

    “Şarapova nın babası gökyüzüne doğru, tanrıya öpücük ve teşekkür gönderdi..”

    Muzipliğim üzerimde ya!

    “Tanrının öpücükten hoşlandığını ve tenis maçında taraf tutacağını sanmıyorum” dedim içimden..Dedim ama benzer şeyleri kimi zaman ben de yapmıyor muydum..

    Akşam oldu…

    Oryantal star adıyla bir yarışmanın seçmelerini gösteriyordu bir kanal..

    Jürideki Kibariye ,güzel kıvıramayan bir adayı kibarca elemek için dil dökmekle meşguldü..

    Yarışmacı adayı kalça hareketlerinin birazcık eğitimle düzelebileceğini iddia edip direnirken,Kibariye ablası felsefik yaklaşımlar gösteriyordu…

    “Yok anacım, bak bazı şeyler eğitimle olmaz ..Allah vergisidir”

    Kızcağız N’apsın, Allah bazılarına kalça kıvırma becerisini vermiş bazılarına vermemişti(!)

    Sahi Allah kalça kıvırma hareketini bile bile bir kuluna bağışlar mıydı?

    Bir diğer kanalda Bülent ablamız(!) Gönül Yazar la kapışmış ve her zamanki ihlasıyla mahşer gününe göndermeler yapmakla meşguldü..

    “Bunlar Allah a hesap verecekler çünkü yalan konuştular, ben kimseyi hamile bırakmadım” diyordu ağlamaklı ağlamaklı..

    Tamam da Allah burada kimin tarafında olacaktı?

    GS şampiyon olduktan sonra Hakan Şükür hüngür hüngür ağlayarak ,

    “Dualar ve Allah ın yardımıyla kazandık…” diyordu.

    Sahi Allah bu yıl GS’lı mıydı??

    Gelelim bana

    Sınava çalışıp okula doğru yollanırken sevdiklerimden dua istiyorum, iyi geçen sınavımın ardından da içimden onunla konuşuyorum..

    Şarapovanın babası kadar sırnaşmasam da öpücükten daha samimi teşekkürler gönderiyorum:)

    Sonra alıp başını giden şu türban tartışmalarını seyirci koltuğundan izlemekteyken, başını -Allah istediği için- örten ve öbür dünyadaki cezaya muhatap olmamak için bu dünyadaki baskı ve çilelere katlandıklarını söyleyen arkadaşların çektikleri sıkıntılar için taraf olmuşken; Kadınları, ya namuslu ve cefakar anne – ya ahlaksız ve cüretkar fahişe ikiliğinde değerlendirmeye alışık olan bakış açısına göre benim gibi başı açıkların cehennem ateşine gönderileceklerinden emin olan bir güruh da varken, ben yine içimden şu şekilde konuşuyorum..

    “Allah kendisini çok seven bir kulunu sırf saçı açık diye “sen beni ne kadar seversen sev önemli değil, hadi bakim cehenneme!” diye geri çevirip cezalandırmaz” diye ümid ediyorum..

    Benim Allah ım böyle..O Vedud ve Kuddüs..

    Yani çok seven ve günahları örten ,temizleyen…

    Şimdi bu satırları okuyan bazı arkadaşların kendi tanımlarıyla benimkisi örtüşmediği için yanlış yorumlar getirdiğimi düşüneceklerdir..Yalnız bunu yaparken lütfen şunu unutmasınlar;

    Allah ın 99 ismi var..

    —————-

    bloğuma yazmıştım..Buraya da asayım dedim..

    sevgi ve saygılarımla..

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Önemli

Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

Siz de düşüncelerinizi paylaşın


Kapat
E-posta ile paylaş