Random header image... Refresh for more!

“Bunlar ne istiyor?”

Dünkü Zaman’da Bejan Matur’un birçoğuna katıldığım önemli tespitler içeren bir yazısı vardı.

Belki okumayanlar vardır diyerek altını çizdiğim satırları alıntılıyorum:

Bu solcular ne istiyor, bu İslamcılar ne istiyor, bu Kürtler ne istiyor, bu azınlıklar ne istiyor, hatta bu milliyetçiler ne istiyor? Hepimiz, aynı kalıpla sorulan soruların sahibi değilsek eğer, muhatabı durumundayız. Ben bu soruyla yakın zamanda İslamcı bir gazeteciyle söyleşim sırasında karşılaştım.

Kürt sorunu üzerine konuştuğumuz genç gazeteci bana ‘Nedir bu Kürtlerin derdi, ne istiyorlar? Bu memlekette dindar insanların da sorunları var. Ama kimse, Kürtlerin haklarıyla ilgilendiği kadar, dindarlarla ilgilenmiyor.’ demişti. Onun açısından Türkiye’de dindar insanların hak talepleri öncelikliydi ve başkalarının, bu arada Kürtlerin demokratik hak talepleri olması, kendi önceliklerini geri plana iten can sıkıcı bir gelişme gibi görünüyordu. Dikkatli bir dil kullanmaya çalışarak o gazeteciye, kıt olan demokrasimizin vatandaşına önerdiği hak rezervinin de sınırlı olduğunu, bu nedenle çatışmalar yaşandığını, ama aslında bu sorunların bir çatışma değil işbirliği alanı olarak görülebileceğini söylemiştim. Sorunun sorulma biçiminde kendini gösteren, Türkiye’de yaşayan insanların, birlikte yaşadığı diğer insanlara hitap ederken kullandığı o yabancılaştırıcı ‘bunlar’ vurgusuna dikkat çektiğimi de hatırlıyorum.

[…] Kendisini milliyetçi olarak tanımlayan birçok kişi sokakta ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ diye yürüyen insanların aslında ne söylediğini anlamadığı gibi, tepki gösterdi. Kendisini milliyetçi olarak tanımlamayan birçok insanın da milliyetçilerden söz ederken kullandığı katil ve faşist ithamlarına yine ‘bunlar’ sıfatı eşlik ediyordu. 

[..] Böyle düşünmemin başlıca nedeni şu: Hepimizin, öncelikle kendi sorunlarına odaklı bir ajandası var. Bu ajanda solcuysa sınıfsal, Kürtçüyse etnik nitelikli, İslamcıysa dinsel özgürlüklerle ilişkili olmayan demokratik hak talebine kayıtsız kalıyor. Solcular ve Kürtler özellikle dinsel nitelikli, dindarlar da etnik ve sınıfsal nitelikli hak taleplerini yok sayıyor. Sözgelimi Kürt milliyetçi tabloyu şöyle görüyor: Ben bir Kürt olarak dili ve kültürü yasaklanmış ikinci sınıf vatandaş olarak yaşıyorum ve haklarımı talep ediyorum. Bu arada ‘memleketin sahibi’ Türkler benim haklarımı kısıtlıyor.

Oysa sorunu hakları kısıtlayan Türkler, hakları kısıtlanan Kürtler olarak görmek, sadece ayrımcılığı körüklüyor. Çünkü hakları kısıtladığı düşünülen Türklerin de, dinsel, sınıfsal, hatta etnik nitelikli hak talepleri var. Bu hak taleplerinde hedef Kürtlere ilişkin hak taleplerinin gasp edilmesi de değil. Örneği Kürtlerden veriyorum ama İslamcı, solcu ve özellikle milliyetçi grupların bu hak taleplerine bakışı Kürtlerden daha demokratik değil. Aşırı milliyetçi çevrelerin, ‘Bu Kürtler’ diye başlayan şikayet ve hassasiyetlerini sıralamaya ayrıca gerek yok sanırım.

Hangi kesimden olursa olsun, Türkiye’de kesin olan tek siyasal tavır, siyasal sistemin mağdur duruma düşürdüğü toplulukların birbirlerinin bekçiliğine soyunmaları ve birbirlerini sınırlamaya çalışmaları. Demokratik hak talep eden, ‘mağdurlar’ birbirleriyle uğraşacaklarına aslında hiçbir kesimi, ne tam olarak sağcıları, ne solcuları, ne Alevileri ne Sünnileri ne de Kürtleri ve azınlıkları memnun edemeyen demokratik sistemimize yöneltseler eleştirilerini keşke. Ama çoğunlukla öyle olmuyor. Her toplumsal kesim devletten alacağını alma konusunda demokratik bir mücadeleye hazır görünürken, başkalarının demokratik hakları konusunda birden devletçi kesiliyor. İslamcılar, Aleviler, Kürtler, milliyetçiler ve solcuların refleksleri bu konuda çok farklı değil.

[…] Bana daha çok şöyle geliyor. Anadolu coğrafyasına hapsolan bu büyük imparatorluğun tarihte yaşananlar konusunda vatandaşlarına vermesi gereken bir hesabı vardı. Bu hesap görülmedi. Trajik olan bu seyir anlatılmadı. Tarihiyle hiçbir düzeyde yüzleşmemiş, mağdurlarına da hesap vermemiş bir iktidar, her yere hakim olan muhayyel varlığıyla bir hassasiyetler ortamı sunmaktan öteye geçemez ki yaşadığımız tam da budur.

Benim altımı çizdiğim satırlar bunlar. Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

Share on Facebook

9 comments

1 metin-thePoor { 02.09.07 at 13:29 }

Suat Bey,

Katılıyorum Bejan Matur’un yazısında söylediklerinin çoğuna. İyi bir yazardır kendisi, severim. Bakışını, düşüncelerini beğenirim.

Ancak -Bejan Matura’a muhalefet etmek kaygısıyla değil ama onun yazısını vesile ederek- şöyle bir eksik not düşmek isterim:

1. “Milliyetçilik” kendi dışına yönelik olarak tehdit ve kendi içine yönelik olarak korku yüklü bir kavramdır.

2. “Milliyetçilik” aynı zamanda elastiki bir kavramdır. Benim hep vurguladığım şekilde bir ucu “vatanını milletini sevme, koruma, kollama, yüceltme ve iyiliğini düşünme” duygusuna dayanırken, öteki ucu kendinden olmayanı acımasızca ötekileştirip aşağılamak ve dışlamak, kendi kafa yapısına uymayan her türlü ögeyi olumsuzlayıp reddetmek; kin, nefret ve yıkıcılık, düşmanlık ve paranoya üretmek gibi, reaksiyonlar repertuvarından oluşan küresel bir negatif ideolojiye gelip dayanır.

3. Dolayısıyla “milliyetçiler” homojen bir kitle değildir. Aralarında salt vatanını ve milletini sevmekten dolayı kendi milliyetçi addeden sade vatandaşlar olduğu gibi, kan içici faşist katiller ve faşist zihniyetli görünen ve görünmeyen fincancı katırları da boldur. Ve esas olarak da harekete rengini ve ana karakterini veren bu sonunculardır.

4. O zaman, bu ülkede “hepimiz Türküz” sloganıyla “hepimiz x’iz” sloganı eşdeğer ve eşişlevde değildir. İlkinin yan ve alt anlamları, çağrışımları, referansları çok ama çok farklıdır.

5. Keşke “Türk” olanlarımız (yanlış anlaşılmasın: “Türk”lüğünü olur olmaz, zırt pırt ve gösterişli ama kof biçimlerde lanse etmekten imtina etmeyenler demek istiyorum) önce dönüp bir baksalar kendilerine ve aralarından kafalarını gösteren katil ve misyonerleri farkederek titreyip kendilerine dönseler! Vatanı sevmenin lafta değil eylemde anlam kazandığını, vatan sevmenin kendine muhayyel düşmanlar yaratıp toplumu bölerek değil, toplumsal aktörlerin mağduriyet ortak paydasında buluşarak olumsuzluklara birlikte karşı çıkmakla mümkün olabileceğini anlasalar!

2 metin-thePoor { 02.09.07 at 13:30 }

“Matura’a” değil, “Matur’a”,
“kendi” “kendini”,
“karşı çıkmakla” değil, “karşı çıkmasıyla” olacaktı.

3 Suat Öztürk { 02.09.07 at 16:09 }

Metin Ağabey,

Eline sağlık düştüğün not için.

Kendisini milliyetçi olarak “gören” ya da “tanımlayanlar” homojen olmadığı gibi bence kavram olarak milliyetçilik de homojen değil.

Senin de dediğin gibi elastiki bir kavramdır miliyetçilik. Birçok çeşidi vardır; etnik milliyetçilik, bölgesel milliyetçilik, kültürel milliyetçilik, dinsel milliyetçilik gibi.

Her birinin zaviyesini ayrı değerlendirmek gerek.

Yaşadığımız ülkeyi ve tüm vatandaşlarını sevmek de bir milliyetçiliktir ve bunda anormal hiçbir şey yoktur.

Anormal olan, ayırıcı olduğunu iddia ettiği vasfını kullanarak -ister etnik, ister kültürel, ister bölgesel ya da dinsel- eşit haklara sahip olduğu diğer insanları “ötekileştirmek” ve bu ötekileştirmeden hareketle karşısındakini küçümsemek, dışlamak, haklarını gaspetmeye çalışmaktır.

Bu konuyu yazacaktım ama vakit fukaralığım zirve yaptı bugünlerde.

Hürmetler..

4 Bulent Murtezaoglu { 02.09.07 at 16:13 }

Postitler bloguna da asagidaki linki girmistim. Madem is “milliyetcilik” kavramini desmeye dondu, iki linki de vereyim:

http://postitler.blogspot.com/2007/02/ithal-milliyetilik.html

http://ioksuz.blogspot.com/2006/10/milletleri-millet-yapan.html

(Suat bey, son linkteki blogun ismine dikkat!)

5 Suat Öztürk { 02.09.07 at 16:22 }

Postitler uzun süredir güncellenmiyordu, güncellenmeye başlamış, sayenizde öğrenmiş oldum teşekkürler.

İkinci linkteki sitenin adı da “düşünceler.” Hoş bir tevafuk.. (Yazıları daha okuyamadım ama.)

6 çuvaldız { 02.09.07 at 16:28 }

“Hangi kesimden olursa olsun, Türkiye’de kesin olan tek siyasal tavır, siyasal sistemin mağdur duruma düşürdüğü toplulukların birbirlerinin bekçiliğine soyunmaları ve birbirlerini sınırlamaya çalışmaları.”(B:M)

Demokratik hak talep eden, ‘mağdurlar’ birbirleriyle uğraşacaklarına aslında hiçbir kesimi, ne tam olarak sağcıları, ne solcuları, ne Alevileri ne Sünnileri ne de Kürtleri ve azınlıkları memnun edemeyen demokratik sistemimize yöneltseler eleştirilerini keşke.(B.M)

Vatanı sevmenin lafta değil eylemde anlam kazandığını, vatan sevmenin kendine muhayyel düşmanlar yaratıp toplumu bölerek değil, toplumsal aktörlerin mağduriyet ortak paydasında buluşarak olumsuzluklara birlikte karşı çıkmakla mümkün olabileceğini anlasalar!
(Metin The Poor)
Bu tespitlere tamamen katılıyorum.
Metin bey, Orhan Pamuk yazı başlığı altında anlatmaya çalıştığım bu noktaydı.Aşağıdaki cümle yerine bunu yazmış olmanızı dilerdim.

“Yazarın, çizerin, düşünürün, dünyaya ot gibi gelip ot gibi gitmek istemeyen vasatüstünün bu ülkede yaşaması, canı pahasınadır. Bu ülke böyle bir yere dönüştürülmüştür.”(M.T.P Orhan Pamuk yazı başlığı )

7 levent { 02.09.07 at 16:34 }

Toplumca yeni bir eşikte bulunduğumuzu düşünüyorum. Ya aşıp
rahat bir nefes alacağımız, yada takılıp sonu gelmez çatışma ve
despotluğumuza yeniden yuvarlanacağımız bir eşik bu.
Bunun harici şartlarını hiç tartışmasakda, bu harici şartlar belirle-
yici ve iç çatışmayı körükleyici şartlar.
Birinci Irak saldırısından sonra şartların olgunlaşması için bölgeden çekilme hazırlığı yapan ABD, Türkiye’yi misli görülmemiş
bir terör dalgasıyla oyalamak istedi. Buna Özal’ın Çankaya arzu-
sunun siyaseti güçsüzleştirmeside eklenince, Kayıp 90 lı yıllar
kabus gibi üstümüze çöktü. örtülü savaş, cinayetler, yolsuzluklar
ayyuka çıktı. kurumların kıt ahlakı ve ilkesizliği depreşti.
Şimdi ABD birkez daha kaçınılmaz geri çekilişe hazırlanıyor. Ve
Türkiye için benzer bir destabilizasyonun sahnelenmek istendiği
ne yazıkki ortada. Tehlike ve risk burada. Eşiğe takılmak mümkün. Plancı yani Kuklacı küresel güç çok usta Sinir uçlarımıza
dokunmayı iyi biliyor. Yerli ortakları da bir o kadar uzman.
Gelelim fırsata yani eşiği aşma şansına. bunu daha zayıf görmek
le birlikte Milletimizin sağduyusuna güvenmek istiyorum.
Demokrasi tarihimizin yakın geçmişinde alışık olmadığımız bir biçimde seçimler ilk kez zamanında ve üstelik beş yıllık arayla
yapılıyor olması. Demokratik duyarlığın ancak seçilmiş siyaset
kurumlarınca geliştirileceği gerçeğinin, bundan güç alacak olması
Yine meclis içinden bir sivil Cumhurbaşkanının seçilecek olmasının
sağlayacağı avantaj. Çünkü Bürokratik resmi hizmet makenizma
sı milletin değerleriyle kavgalı olduğundan, varlığını küresel güçle
yaptığı kader birliğinde arıyor. Bu arayışın yıkıcı sonuçları ise
yıllardır darbeler ve terör olarak canımızı acıtıyor. Farklı politik
görüşlerde, hatta hiç onaylamadığımız siyasi düşüncede dahi
olsa, seçimli demokratik sürece yaslanan her parti ve oluşum bu
eşiği aşmada yapıcı rol oynayacaktır. Mehmet Ağar’ın geçmişine
yada bugünkü muhafazakar partisine muhalif olmak başka ,onun
son dönemdeki sivil demokratik çıkışları ile seçimlere asılması başka bir durumdur. Yine Demokratik Toplum Partisi seçimlere
katılmalı ve düşüncelerini yansıtmalıdır. Milliyetçi Partilerde bu
sürece iştirak etmeli iyi bir alternatif oluşturmalıdır. CHP resmi
hizmet partisi kimliğinden sıyrılıp, sivil sosyal demokrat bir SODEP görüntüsüne bürünmelidir. Bizlerde fikren yakın olanları
sandıkta desteklemeli, meşru olmayan kanunsuz yapılara yüz
vermemeliyiz. Sağ-sol-ayrılıkçı-”dinci”-milliyetçi -hertürlü şiddet şebekelerinin amaçlarının Türkiyemizi tökezletmek olduğunu unutmamalıyız. Bürokratik oligarşi, güçlü bir siyaset kurumu iste-
miyor. Bunun nedeni olarak, güçlü ve karar alıcı bir siyaset kurumunun küresel gücü karşımıza dikeceği korkusu yatıyor.
Başka güç ve çıkar ilişkileride olabilir ve vardır ancak iç çatışma
ve darbeye varan engellemelerin nedeni basit çıkarları aşan bir
negatif Beka vurgusu ve milletine duyulan güvensizliktir. Bunlar
Kürt, İrticacı, komünist, anarşist diye başlayan neredeyse milletin bütün unsurlarını düşman görmek hastalığına tutulmuş
sağlıksız bir tutumdur. Emperyalizmin böl yönet taktiğinin adeta
içselleşmiş halidir bir bakıma.
Eşik değil sırat köprüsü sanki. Görelim Mevla neyler.
Saygılar.Levent.

8 çuvaldız { 02.09.07 at 17:13 }

iki konuşmadan bir kaç cümle ekleyeyim;
Dün akşam Habertürk kanalında Mehmet Ağar konuşuyordu.Radyodan bir kısmını dinleyebildim.Söylediklerinden aklımda kalanlar;
Derin devlet Hatay alınırken,Kıbrıs müdahalesinde vardı,beyaz bere altına saklanmasına gerek yoktur.Siyasi irade de boşluk olduğunda müdahale eder……Bu ülkenin sahibi biziz…..halk iradesini 2002 seçimlerinde göstermiştir…..

Bugün öğlen de Deniz Baykal CNN Türk’teydi,onun da söylediklerinden bazıları;Emniyet içinde fraksiyonlar oluşmuştur,çeteleşme vardır ve hükümet olaya hakim değildir,bu şartlar altında C.başkanı olursa maazallah….
Murat yetkin ekliyor;Başbakan bu olayların çomak soktukları için olduğunu ifade ediyor! Baykal;5 senedir oradalar,orası ağlama yeri değil,anayasayı bile değiştirebilecek noktadalar ellerini tutan engelleyen mi var?

“Değişimin sonuçları 1983 sonrasında görüldü, birçok siyaset adamı direniyordu; yöntemin dışına çıkabilenler eski anlayışa sarılıp kalmışların şaşkın bakışları arasında sıyrılıp iktidara çıktılar.
Şimdi partilerimiz, ordunun manevraya çıkması gibi, yeni strateji ve politika belirleme çalışmasına girmelidir. Cumhurbaşkanı seçimi öncesine kadar bitirilecek bu çalışmaya örgütün bütününün katılımı sağlanmalıdır. Üzerinde iyi düşünülmüş bir yöntem uygulayarak bu çalışmayı yapacak parti kendisini yeniler ve iktidara aday olur.
Bugünkü partilerle seçime gidildiğinde, seçmen tek seçenekle kalacaktır.”(11.12.06 A.Erdem Zaman)

Bütünün katılmasının beklendiği nokta “milliyetçilik”olarak belirlenmiş görünüyor.

“Bu sürecin duraklatılması için, en azından iktidar ve ana muhalefet partilerinin temel hedeflerde birleşmeleri gerekir, bugün bu birlik yoktur.”(1.02.07 A.Erdem Zaman)

Kesinlikle demokrasiye değil partiye yatırım had safhada..

“Son olayda iktidar, demokrasiyle bir sorunu olmadığını göstermeye öncelik vereceğine, kuşkuları besleyen yarım cümlelerle konuşmayı sürdürdü.
Muhalefet ise olaylara koyduğu tanıyla, ülkemizdeki siyasal boşluğu bir kez daha gösterdi: “Suikastın azmettiricisi başbakandır”, “Güvenlik güçleri katili sahiplenmiştir”!
Yazının başına dönersek, sözüne güvenilir bir muhalefet partisi bu olayda da halka, “Rahat bir nefes aldırabilirdi” ama, yeni ufuk açmak bir yana halk aptal yerine konuldu.”(A.Erdem 5.2.07 Zaman)

9 Mehmet Edebali { 02.09.07 at 19:49 }

“Kesinlikle demokrasiye değil partiye yatırım had safhada…”
Dünkü vatanda Mehmet Tezkan’ın ilginç bir yazısı vardı.
Partilerin milliyetçilik üzerne oynamsı ve BD’nin seçimde AKP’yi destekleyeceğini anlatıyordu.
Gerçekten çok ilginç bir yazı:
http://www7.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=107565&Categoryid=4&wid=131

Önemli


Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

***

Siz de düşüncelerinizi paylaşın: