Günün Yazısı T. Suat Demren - 01 Ekim 2006 06:00 pm

Komutanlara Ders

Aynı gün  bloga iki yazı eklenir mi? Evet; böyle güzel yazılarla karşılaşınca aynı gün ikinci bir yazı eklenir.  

Mümtaz’er Türköne Hoca’nın “Bilmediğimiz bir şey mi var?” başlıklı yazısında çok önemli noktalar var.  Türköne Hoca,  yazısında genel bir çerçeve çiziyor, “irtica” paronoyasından, pozitivist felsefeye, dinsiz toplum idolünün anlamsızlığından Komutanların konuşmalarındaki tutarsızlık ve bilgisizliklere kadar birçok hususu açıklığa kavuşturuyor. Anayasa’nın maddelerini ve yaptırımlarını hatırlatıyor ve Kuvvet Komutanları’nın yaptıkları açıklamalarla Anayasa’yı nasıl ihlal ettiklerini gözler önüne seriyor.  Yazısının sonunda da yine Anayasa’ya göre bu ihlalin ülkenin güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü; laikliğe yönelik bir tehdit oluşturduğunu ve çareyi yine Anayasa’nın  gösterdiğini belirterek şöyle diyor: “Anayasa’mızın 117. maddesi, “millî güvenliğin sağlanması” görevini TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu’nun yetki ve sorumluluğuna veriyor.”

Yani Mümtaz Hoca Bakanlar Kurulu’nun  ülke güvenliği açısından Kuvvet Komutanları’nı görevden alması gerektiğini -teknik olarak C.Başkanı imzası gerekse de-  ima ediyor. 

Ayrıca Mümtaz’er Hoca birtakım müphem ve kapalı  ifadelerle sürekli tehlikelerden bahsedildiğini ama bu tehlikeli kişilerin kimler olduğunun açıklanmadığını, bu hain mihrakların tehdit edildiğini  söyleyerek, “bu tehditler edildiğine, bu kadar “hain mihrak” bu tehditleri hak ettiğine göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bilmek zorundayız: Kim bunlar?” sorusunu soruyor.    

Ve  “Bütün devlet kuruluşlarını ve sivil toplumu göreve çağıran Kara Kuvvetleri Komutanı’nı izleyerek bu belirsiz düşmanların peşine düşüp karanlığa hep birlikte kurşun mu sıkacağız?” diyerek Komutanlara kelimenin tam anlamıyla ders veriyor.

Bu cesur ve her satırı çok yerinde tespitlerle dolu yazıya buraya alıntılıyorum:

                                        Bilmediğimiz bir şey mi var?

Anayasa’mızın 6. maddesi (3. fıkra, son hüküm) diyor ki: “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.” “Hiçbir kimse veya organ” ibaresinin altını çizelim.

Yine Anayasa’mızın 11. maddesi Anayasa hükümlerinin bağlayıcılığına açıklık getiriyor: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.” Bu hükümler her şeyden önce “hukuk devleti” demek olan “anayasal devlet”i açıklıyor. “Hukuk devleti” meşruiyetini kendinden veya bir güçten değil hukuktan alan, hukuk sayesinde var olan devlet demektir. Bu nedenle bir hukuk devletinde hiçbir resmî makam kendisine anayasal veya yasal olarak açıkça tanınmayan bir yetkiyi kullanamaz. Kimse “güçlü olduğu için haklı” olamaz. Anayasa’mızın 2. maddesinde sıralanan “cumhuriyetin nitelikleri” arasında zikredilen öncelikli temel nitelik, diğer bütün niteliklere de varlık kazandıran “hukuk devleti”dir.

O zaman “devlet gücü”nü kullanan “devlet organları”nın tartışma yaratan eylem ve işlemlerini ölçüp, biçip, tartmak için müracaat edeceğimiz merci Anayasa’mız ve Anayasa’mızın esasını teşkil eden hukuk devleti prensibidir. Tartışmalar yurdu korumakla görevli Silahlı Kuvvetler’imizden kaynaklandığına göre, “İç Hizmet Kanunu”nu da referans almalıyız. “İç Hizmet Kanunu”nun meşhur 35. maddesi Silahlı Kuvvetler’e “Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni” koruma ve kollama görevi veriyor. Bu hükme göre “Anayasa’ya bağlılık” Silahlı Kuvvetler’in temel vazifesi haline geliyor. Anayasa, temel özgürlükleri güvence altına almak, devlet organlarının görev ve yetkilerini sıralamak gibi hükümlerin yanında, hukuk çerçevesinde ülkeyi koruyacak ve kollayacak düzenlemeleri de sıralıyor. Yurdu korumakla görevli silahlı güce de Anayasa’ya bağlılık görevi vererek, ülke savunmasını silahlı güce değil, devlet ve toplumun bütün unsurlarını içine alacak şekilde hukuka havale ediyor. Hukuk, devleti ve toplumu koruyor, devlet organları da hukuka bağlı kalarak devlet, devletin kurumları, toplum ve birey arasında sağlam bir koruma zinciri oluşturuyor. Anayasa bana birey olarak (madde 72) “Vatan hizmeti hakkı ve ödevi” vererek, beni askerlik vazifesi ile silahlı gücün bir parçası haline getiriyor. Yine birçok maddede “millî güvenlik”le ilgili görevleri topluma ve devletin diğer kurumlarına teşmil ederek ülke savunmasına “genel” bir nitelik kazandırıyor. Kısaca ülkemizi Anayasa’mız yani hukuk devleti koruyor. Devlet organları Anayasa’da kendilerine verilen görev ve yetkileri kullanarak; ama daha önemlisi Anayasa’ya sadık kalarak ülkeyi koruma görev ve sorumluluklarını ifa ediyorlar.

Felsefî inançlarda eşitlik…

Anayasa’mızın 10. maddesinin birinci fıkrası herkesi “…siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ayrımı gözetilmeksizin” kanun önünde eşit kılıyor. Son fıkrasında da “Devlet organları ve idarî makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” diyerek, bu prensiple bağlı hale getiriyor. Bu prensibe uymak zorunda olan Kara Kuvvetleri komutanı, 25 Eylül’de yaptığı konuşmada, Türk devriminin rasyonalizm ve pozitivizme dayandığını iddia ederek bu “felsefî inançlar”ın savunmasını yapıyor. Bu felsefî inançla, millî eğitime ve ulusal kültüre eleştirel yaklaşımlar getiriyor. Ben bir bilim adamı olarak pozitivist veya rasyonalist değilim. Platon’un 25 asır önce kurduğu idealist felsefenin, hâlâ en güçlü felsefe olduğuna inanırım. Kuvvet Komutanı’mızın, konuşmasında “rasyonalist” olarak övdüğü Kant da gerçekte idealist bir filozoftur. Kant’ın Leibniz-Wolf rasyonalizminden hareketle idealist felsefeye nasıl ulaştığını bir askerin bilmemesi doğal. Doğal olmayan, tercih ettiği felsefî inancın ülke savunmasına nasıl zarar vereceğini görmemesidir.

19. yüzyılın ilkel pozitivizmini Kuantum fiziği yerle bir etti. Yerle bir edilen şeyler arasında “ilim ve fenni rehber edinmek” şeklinde ifade edilen kaba bilimcilik de vardı. Bu bilimcilik, Kuvvet Komutanı’mızın konuşmasında zikrettiği Auguste Comte tarafından alternatif bir dine dönüştürülmüştü. Comte, “Pozitivizmin İlmihali” adıyla bu dinin esaslarını bile belirlemişti. ‘Beşeriyet Dini’ adını verdiği bu dinin Tanrısı 35 yaşlarında bir kadın olacak, insanlar ona ibadet edecek, ruhban sınıfı da bilim adamlarından meydana gelecekti. Çocukların pozitivist dine göre eğitilmesi, Comte’un üzerinde durduğu en önemli konu idi. Görünene ve ampirik gözleme dayanan pozitivizm atomun mevcudiyetini bile inkâr etmişti. Bugün modern bilim, Kara Kuvvetleri Komutanı’mızın bilimden anladığından çok farklı bir yerde duruyor. Evrende henüz oluşum aşamasında olan sistemler var; geleneksel bilim sadece yerleşmiş sistemleri açıklıyor. Newton fiziğinin geçerliliği ise bilmemiz gerekenlerin ancak yarısına tekabül eden bu durağanlaşmış sistemler için geçerli. Elbette bizi, bu felsefî inancın ülke savunmasına tatbiki ilgilendiriyor.

Ben “ilim ve fenni rehber” edinmiyorum. Çünkü ilim ve fen bana, nasıl bir hayat yaşamam gerektiğini, ahlâken neyin doğru olup olmadığını göstermiyor. Benim vatanım kutsal; ama bu kudsiyetin bilimde yeri yok. Ben kutsal bildiğim değerler için, vatanım için, bağımsızlığım için, ailem için canımı veririm. Hiçbir “ilim ve fen” bana bu konuda rehberlik iddiasında bulunamaz. Ben “ilim ve fen”nin sunduğu bütün imkanları sonuna kadar kullanarak, ahlâkî ideallerimin rehberliğinde yaşamak istiyorum. Şehadet mertebesinin, vatanı kutsal bilmenin pozitivist felsefî inançta yeri olmadığını bildiğim için, Harp Okulu öğrencilerine, yani geleceğin subaylarına pozitivist felsefeyi telkin eden bir komutanın sevk ve idaresindeki orduya da endişe ile bakarım. Böylelikle felsefî inançlara eşit mesafede durmayan, kısaca Anayasa’nın 10. maddesini ihlal eden bir Kuvvet Komutanı, ülkemin savunmasını zaafa uğratır. Yukarıdaki hükmün doğruluğunu teyid etmiş oluyoruz: Bu Anayasa ihlali giderildiği takdirde ülkemizi Silahlı Kuvvetler değil Anayasa’mız korumuş olacak. Ortaya çıkan güvenlik zaafını da hukuk düzeltmiş olacak.

Daha vahimi, Kuvvet Komutanı, Anayasa’mızın vazettiği laiklik ilkesini çiğniyor. Yargıtay Başkanı’mızın Adlî Yılı açış konuşmasında belirttiği gibi, 10. madde laiklik prensibinin temel dayanağıdır. Bir dine mensup olmakla bir felsefî inancı benimsemek arasında devletin tarafsızlığı açısından bir fark yoktur. Nitekim pozitivist felsefe, din karşıtı, dinlerin alternatifi bir felsefedir. Dini reddedip, din karşıtı felsefeyi koruma altına alırsanız ortada laiklik diye bir prensip kalmaz. Bu yüzden Avrupa Birliği’nin geliştirdiği ortak laiklik tanımı şudur: “Laiklik: Devlet; din, felsefe ve politika konularında tarafsızdır.” Anayasa’mızın 10. maddede zikrettiği de aynı tanımdır. Makul olanı da budur: Tanrı inancına dayanan dinlere sınırlamalar getirip, karşısında insan eseri olan din karşıtı felsefî ideolojik inançlara devlet katında ayrıcalık tanırsanız, laiklik prensibi uygulanamaz hale gelir. Tersine, dinî inanç sahipleri kendilerini din düşmanı düşüncelerin saldırıları karşısında korumasız bulacakları için savunmaya geçecekler ve laik düzen felsefeler ve dinler arasında çatışmaya sahne olacaktır.

Laiklik, devleti değil, toplumu din ve inanç çatışmalarından koruyan prensibin adıdır. Toplumu korumanın, toplumsal barışı sürdürmenin yolu ise devleti (böylelikle bütün kamu makamlarını) dinler ve inançlar konusunda tarafsız hale getirmek, kısaca laiklik prensibini devletin uyacağı en temel prensiplerden biri kılmaktır. Kara Kuvvetleri Komutanı, Anayasa’nın 10. maddesini ve evrensel olarak laiklik prensibini çiğnemektedir. Karşımıza çıkan daha vahim bir sonuç var: Kuvvet komutanlarının peş peşe konuşmaları ile birlikte “laikliğin korunması” adına tırmandırılan gerginlik, doğrudan laiklik prensibini tehlikeye sokmaktadır. Ben laik bir hukuk düzeninde yaşamak istiyorum. Görüyorum ki, laiklik prensibi aleni ve kasıtlı olarak dindarlar tarafından değil, pozitivist dünya görüşünü silahlı güç desteğinde topluma tek alternatif olarak sunmak isteyenler tarafından tehdit ediliyor.

Karanlığa kurşun sıkmak…

Kontrollü bir şekilde gerginlik tırmandırılırken, Deniz Kuvvetleri Komutanı’mız, birilerinin “haince hedefleri”nden bahsediyor. Bazı “iç ve dış mihraklar”ın gözbebeğimiz olan Silahlı Kuvvetler’imizi “yıpratmak için saldırılarını yoğunlaştırdıkları”nı öğreniyoruz. Sonra bu “mihraklar” için “ya onlar ülkeyi terk edecekler ya da Anadolu denizinde boğulacaklar” tehdidini dinliyoruz. Bu tehditler edildiğine, bu kadar “hain mihrak” bu tehditleri hak ettiğine göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bilmek zorundayız: Kim bunlar?

Minerva’nın bilgelik kuşu alacakaranlıkta uçarmış. Burada söz konusu olan bilgelik değil, ülkemize yönelik tehditler. İfadeler neden muğlak ve müphem? Bu tehditler kimlerden geliyor? Buna nasıl cesaret ediyorlar? Devletimizin savcıları, yargıçları, diğer iç güvenlik birimleri neden bir şey yapmıyor? Her şeyin hukukla kayıtlı olduğu ülkemizde, kanunlarda ve hukukta bir boşluk mu var ki, ordumuz yıpratılıyor; “iç ve dış mihraklar” keyiflerince at oynatıyor? Aklımızı ve mantığımızı muhafaza edebilmek için; gerçekten anlayamadığımız için soruyoruz: Kim bunlar?

Hava Kuvvetleri Komutanı’mızın da söyledikleri farklı değil. Ülkemize zarar veren bazı anlayışları sıralıyor: Özgürlükleri bölünmeye götüren bir demokrasi anlayışı; “Tanrı ile kul arasındaki inançlara müdahaleyi, dini siyasallaştırmayı ve din ile devlet işlerini birbirine karıştırmayı amaçlayan laiklik anlayışı”… Böyle bir demokrasi anlayışını, böyle bir laiklik anlayışını kim savunuyor? Daha ötesi böyle “laiklik anlayışı” olur mu? Allahaşkına kim bunlar? Aynı komutanımız, ulusça uyanık olmamızı gerektiren “laik, demokratik ve sosyal hukuk devletimiz aleyhinde oynanan oyunlar”dan bahsediyor. Madem “uyanık” olacağız, bu oyunları kimin oynadığını, ne tür oyunlar oynandığını bilmek hakkımız değil mi?

Tekrar soruyoruz: Kim bunlar?

Kara Kuvvetleri Komutanı’mız, “toplumun bir bölümünde ulusal kültürün din eksenli bir yapıya oturtulmaya çalışıldığından” şikâyet ediyor. Neyle karşı karşıyayız? Dini, dindarlığı, felsefeleri de bir kenara bırakın, salt sosyolojik olarak bakın. Toplumsal kültür içinden dini çıkardığınız zaman geriye ne kalır? Komutanın da referans aldığı Durkheim “toplumsal olan dinseldir” demiyor mu? Tamamiyle dinsel olan gazilik, şehadet, vatanın kudsiyeti gibi inançları, bu toplumun askerî kültüründen çıkardığınız zaman ordumuz daha mı iyi savaşacaktır? Pozitivistlerin bile itiraz etmeyeceği bir husus suçlama konusu yapılıyor ise bizler vatandaşlar olarak neler düşünmeliyiz? Ne yapacağız? Bütün devlet kuruluşlarını ve sivil toplumu göreve çağıran Kara Kuvvetleri Komutanı’nı izleyerek bu belirsiz düşmanların peşine düşüp karanlığa hep birlikte kurşun mu sıkacağız?

Ben, tırmanan gerginliğin ve Anayasa ihlallerinin ülkemin güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü; laikliğe yönelik bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Bu kadar müphem, bu kadar muğlak tehdit algılamaları ve tanımlamaları ve bunlara dayanan gerginlikler ancak güç mücadelesi için seferber edilir. Bir hukuk devletinde ise kimse elindeki silahlı gücü bu amaçla kullanamaz. Anayasa ve hukuk devleti ihlal edildiği için, uluslararası konjonktür kriz yüklü olduğu için bu güç savaşı Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini tehlikeye atıyor. Çareyi yine Anayasa gösteriyor: Anayasa’mızın 117. maddesi, “millî güvenliğin sağlanması” görevini TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu’nun yetki ve sorumluluğuna veriyor. Yarın Genelkurmay Başkanı’mızın konuşmasını dinleyeceğiz. Farklı bir tehdit algılaması ve tanımı ve farklı bir muhakeme bekliyor muyuz? Geriye istikrar ve güven ortamını, millî birlik ve bütünlüğü karanlığa kurşun sıkmadan muhafaza etme görevi kalıyor. Bu görev kime düşüyor?

Share on Facebook

    11 Responses to “Komutanlara Ders”

    1. on 01 Ekim 2006 at 18:26 1.Suat Öztürk

      Ahmet Kekeç’ten Komutanların konuşmaları ile ilgili bir yazı:

      http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=100821

    2. on 02 Ekim 2006 at 03:11 2.Bekir L. Yildirim

      Senin de Turkone’nin de zihininize gonlunuze saglik Suat Bey kardesim. Artik Turkone’nin bu yazisi, Yayla’nin gecen gunki, vb pek cok bu duzende gucu elinde bulunduran zorbalarin cehaletlerini konu yapan, onlara en temel hukuk, demokrasi, insan haklari kavramlarini anlatan yazilari okudukca aklima hep A. Turan Alkan’in benzeri bir yazisi icin kullandigi baslik gelir: BOYLE YAZIYI BABAM DA YAZAR diyordu Alkan. Ben de artik boyle civiyi tam da tepesinden vurabn yazilar okudukca bazen yazara e-posta gonderip taldirimi bildirdikten sonra ayni cumleyi tekrarliyorum. Turk toplumu nasil Aziz Nesin’in isini ciocuk oyuncagi yapti ise bu lumpen zorbalar da kose yazarlarinin, Fethi Bey’in senin benim isimi kolaylastiriyorlar.

    3. on 02 Ekim 2006 at 05:04 3.Suat Öztürk

      Bekir Ağabey,

      Mümtaz Hoca da Atilla Hoca gibi gerçekten müthiş yazmış bu sefer.

      Dikkat ediyorum bu tür cesur ve sorgulayıcı yazılar gittikçe çoğalıyor. Çok farklı görüşlere sahip insanlar militarizmin yıkıcı etkisini sonlandırmak ve askeri gerçek yerine, Meclisin emrinde bir savunma gücü konumuna çekmek için yoğun çaba sarfediyor.

      Bugünkü Zaman-Yorum köşesinden benzer mihvalde bir yazı daha.Prof.Dr. Beril Dedeoğlu yazmış.

      http://www.zaman.com.tr/?hn=355032&bl=yorumlar&trh=20061002

      Bir kısmını alıntılıyorum:

      AB’de askerler siyasi açıklama yapamaz

      Türkiye, yasal düzenlemeleri bakımından gelişmiş demokrasilerin gerisinde olmakla birlikte, esas olarak demokratik davranış gelenekleri bakımından bu düzeyin gerisinde gözükmekte. Örneğin askerî yargı ya da idari hukuk bakımından son derece benzerlikler bulunan Fransa’da, insanların çok azı genelkurmay başkanlarının adını bilir, kuvvet komutanlarının isimlerini ise bilmezler. İngiltere ve ABD gibi, doğrudan ülke sınırları dışında savaşmakta olan ülkelerde kuvvet komutanları kamuoyu önünde, yürütülen savaşa ilişkin bilgilendirmede bulunmak için görünürler. Başka konularda açıklama yapmaları önünde yasal engel olan ülke de vardır, olmayan da. Bununla birlikte, terörizm gibi en can alıcı güvenlik konularının kamuoyuna taşınmasından bile sivil otoriteler sorumludur. Bu durum, AB ülkelerinde orduların siyaset yapımının tümüyle dışında olduğu anlamını taşımaz. Asker-sivil arasındaki mesafenin korunması bir yandan toplumsal muhalefetin gelişmesine olanak sağladığı için teşvik edilir, öte yandan başarısızlıkların sorumluluğunun değişebilir siyasilere yüklenmesini sağlar. AB ülkelerinde ulusal egoizm, en az Türkiye’deki kadar ve belki Türkiye’den de fazla gelişmiştir. Bu nedenle de devletlerin kurumlarının birbirlerini baltalayacak biçimde çalışmasına izin veren sistemler kurulmaz. Bu bir zafiyet olarak değerlendirilir. Ayrıca, devlet içindeki kurumların yapılarının da benzer olduğu varsayımından hareket edilmez. Seçilmişler ile atanmışlar arasındaki mücadele asimetrik bir mücadele olacağından, kazananı bulunmadığını, genel olarak Avrupa’nın gelişmiş demokrasileri 14. yüzyıldan itibaren acı tecrübelerle öğrenmişlerdir.

      Bugün Avrupa ülkelerinde de, hukuk-zihniyet ayrışmasından doğan çelişkiler, İslam ve Doğu korkularıyla gelişen “ötekileştirmeler” yaygın. Türkiye, AB sürecini Avrupa toplumları arasında barış, istikrar ve gelişme sağlayan uygulamaları benimseme çizgisinden değerlendirme imkanına sahip. İnsan hakları ve demokratikleşme konusunda “mütekabiliyet” ilkesi arayışlarına girmenin ve bunu Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerine gerekçe göstermenin Türkiye’ye ne yararı olduğunun tartışılması gerek.

      GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

    4. on 02 Ekim 2006 at 11:57 4.Bekir L. Yildirim

      Suat Bey Kardesim,

      Tabiiki ne senin, Turkone, Yayla, Dedeoglu, Erdogan gibi sayilari artmakta olan akil, izan sahibi gerek dusunurlerin yazilarini kucumsusuyorum. Hepsine de noktasina kadar katiliyorum. Zaten A.T. Alkan da “biyle yaziyi babam da yazr derken kendi yazisndan bahsediyordu. Ben de bu konuda kendi yazdiklarimi da dahil edeyim.

      Karsidaki fikirin alil izan ile tevil edlebilr yani olmayinca curutmenin ne kadar kolay oldugunu vurguluyordum.

      Evet bnlari syleyenlerin sayilari artiyor ama henuz “merkez medya” icin bunla marjinal durumdalar. Taha Akyol gibi sembolik bir “diger bakisi” olculu uslup ile yanistanlar var ama bu CNN veya Fox Tv’de Filistin, Lubnan yanlisi konusanlarin da olabildigi gibi. Bu kuruluslar “bakl biz onlari da konusturuyoruz” diyebilmek icin bir tana ornek sunarlar ama yayinlarinin butnlugunu ele aldiginizda hani fikrin DOGRU oldugu cikar ortaya. Ilginc degilmidir verdigin orneklerin hepsi Zaman’dan olmasi? Ben Ozkok’un A. Yayla’ya cevap verecegini sanmiyorum, Hurriyet okurunu muhakeme yapmaya itme tehlikesinden dolayi.

      Turkiye’de de dunyada oldugu gibi “tasvir gucu” ser ekseininin elindedir. Ben bunun zamanla kirilacagina kuvvetyle inaniyorum. Ah namuslu insanlar biraz daha sorumluluk alip ellerini tasin altina koysalar “abi bizi kim dinleyecek” yenilmisligi, bedbinliginden vaz gecseler!!

    5. on 02 Ekim 2006 at 11:57 5.metin-thePoor

      Aziz dostum Suat Bey,

      Sizi şiddetle protesto ediyor, dostluğumuza burada son veriyorum. Bu nedir kardeşim yahu, tamam, anladım, erken kalkan -yahut hiç yatmayan- yol alır, ama bu kadar da olur mu? Siz diyorsunuz ki bana; sürekli nöbette kal, elinden kaptırma konuları! Ama ben de insanım; uykuya, dinlenmeye, arada bir içimin geçmesine filan ihtiyacım var. Sizden ricam; şöyle bir yıl kadar filan gazete, dergi, kitap okumayın, internet sitelerine girmeyin, beni rahat bırakın da yazlığıma o gün ne yazacağımı kara kara düşünmeyeyim! İki tane caanım konuyu yine erken kalkıp -yahut hiç yatmayıp- bir güzel kapmışsınız elimden; yazıktır bana, günahtır!

    6. on 02 Ekim 2006 at 13:26 6.Bekir L. Yildirim

      Metin Bey dostum, su derdinize bakin allaskina? Memlekette “caanim konum tukendi” Hele, hele sizin gibi tastan kalemi ile yag cikarak birine?

      Generllaer, amiraller ve gemleri, rektorler, reis-i Cumhuriyet gazetesi, Kurumlar, gugukcular haril hari sizin icin calisiyorlar 24-7! Hala “caanim konular elimden aliyorlar” diye figan ediyorsaniz alin size bir tuyo, ya da uyari: Hakkari’de temizlik yapan CEVRECILER! Use it or lose it!

      Suat Bey kardesim,

      Senin daha once konu ettigin Finsbank’a Yunan Kilisesi’nin ortak olmasi karsisinda killari kipirdayan “taife-i laicus” un diyanet vakfi’nin ilk kurulan faizsiz finans kurulusunda sembolik bir hiss almasi karsisinda “seriat hortladi” slogani atmasi ilwe ilgili bir yazi daha yazmis Taha Kivanc bugun. Benim ordaki “bir kedi yaratmak” ve “Spor ve Inanc Hurriyeti:Balili….” basliklarindan daha uygun olur iye dusundum burasi. (buna da caktirmadan reklam denir, subliminal veya Bush’un deyimi ile “subliminible” sayilmaz pek).

      http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=02.10.2006&y=TahaKivanc

    7. on 02 Ekim 2006 at 14:32 7.Suat Öztürk

      Bekir Ağebey,

      Haklısın. Referans verdiğimiz yazılar merkez medyadan ziyade akredite olmayan basından geliyor.

      Gerçi Radikal’de, birkaç isim, Sabah’ta Emre Aköz, M.Barlas, Milliyet’te Hasan Vemal vs. gibi numunelik birkaç isim var ama yine de dediğin gibi marjinal durumdalar..

      Kıvanç’ın yazısının linki için de teşekkürler.

      Hürmetler.

      Metin Ağabey,

      Abi, dün nerelerdeydin sen? Bu yazıların iksini de gündüz ekledim ben. :-)) Bu kez erken kalkmak yoktu yani.. :-)

      Lütfen tekelciliğe kaçmayalım. Serbest piyasadayız; seyehat, tatil, okuma, internet hürriyeti var memleketimizde..

      Hem Bekir Ağabey’in dediği gibi, konu bulmaya ne var yaw. Valla benim zamanım olsa keşke. Günde 10-15 yazılık konu gözümün içine içine giriyor ama malum iş güç, vakit yok.. (Sen ne deryasın, konu sıkıntısı çekermisin hiç)

      Ama yine de biraz gaz keseceğim.Tamam. :-)) Dostluğumuzun geleceği için ;-)

      Hürmetler ağabey..

    8. on 03 Ekim 2006 at 18:14 8.fatih demir

      Bence cok hos…

      O mesaja dokunanin ellerini kirarim :))))

      Suat abi benim oraya gelen mesajlarinizi unutmayin…

      Reklamin iyisi kotusu olmaz…

      Yasasin CAZETTA ve turku soyleyen halklarin kardesligi :)))

    9. on 03 Ekim 2006 at 23:09 9.Muzaffer Edip Kayhan

      Ilave edilecek hic bir sey yok.

      Sanal alemdeki dostlar size tesekkürü bir borc bilirim.Benim hissiyatima da düsüncelerime de ziyadesiyle tercüman olmussunuz.

      Umarim gün gelir “Irtica” tehlikesinden bahseden positivist mürteciler “Hakk”i ve “Hakikat”i kabul ederler…veya bu olmayacaksa milletimiz bunlara “Hak ettikleri” sekilde “itibar etmeme”yi

      ve kendi “hakikatini” yasamayi tercih eder.

      Artik inaniyorum ki “Hakikat”i bildigi halde “yasamamayi” tercih edenler,kendi tercihlerini millete daha fazla dayatamayacaklardir.

      Tesekkürler dostlar.

    10. on 03 Ekim 2006 at 23:30 10.Suat Öztürk

      Muzaffer Bey,

      Hoşgeldiniz. Akyol.org. daki yorumunuzu okudum. Hem ordaki hem de burdaki yorumunuz için ben de size teşekkür ederim. Aynı düşünceleri paylaşıyoruz..

      Daha sık katılımızı bekliyorum.

      Hürmetler..

    11. on 04 Ekim 2006 at 18:15 11.fatih demir

      Suat abi seni protesto ediyorum yazilari sildigin icin…

      Ne guzel MEtin abimin reklami idi…

      Birkac hiti bile cok gordun abime…

      uhuhuhuhu agliyicigim…

    Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

    Önemli

    Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

    Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

    Siz de düşüncelerinizi paylaşın


    Kapat
    E-posta ile paylaş