Sosyal Güvenlik Reformu
Orasından burasından deline deline kevgire çevrilen ‘Sosyal Güvenlik Reformu’ ittire kattıra da olsa TBMM’den geçmiş nihayet. Henüz “bu haline de şükür” diyemiyoruz; çünkü CHP, Anayasa Mahkemesi’ne başvuracakmış. (Başvurmasa şaşardım.) Eğer oradan da birşey çıkmazsa değişiklikler kademeli olarak yürürlüğe girecek.
Bu konudaki düşüncelerimi birkaç yerde dillendirdim, buraya da yazayım.
Bir kere bu reform çok çok geç kalmış durumda maalesef. 1990′ların başında kaçırdığımız treni yakalama çabasındayız halen. Ancak buna bile itiraz edenler var ki onları anlamak mümkün değil.
Sosyal güvenlik açıkları yine hepimizin sırtına biniyor bunun bedelini şakır şakır ödüyoruz, romantik emekçiler de dahil.
Eğer bu reform bu kadar ağır şartlar getiriyorsa bunun en önemli sebebi geçmişte yapılan popülist uygulamaların lütufkârlığındandır. Demirel ve İnönü 90′ların başında hangi akla hizmet ise emeklilik yaşında indirime gittiler. Erkeklerde 43′e kadınlarda 38′e inen emeklilik yaşı uygulaması sonun başlangıcı oldu. Bazı mesleklere, ‘yıpranma’ adı altındaki yan düzeneklerle koltuk çıkıldı, bu yaş daha da aşağıya çekildi.
Aradan 17-18 sene geçti, yapılan kısmî düzenlemeler fayda etmedi, sistemin açıkları artarak devam etti. Halen de giderek artan oranlarda büyüyor, milyar dolarları yutuyor.
Bu popülist politikaların siyasî ve ekonomik olarak uygulanabildiği günler geçti artık, deniz bitti!
Zenginden alıp fakire verme edebiyatı da almış başını gidiyor. Bu almalı vermeli bu sistemin fakiri hep fakir bırakacağını unutmayalım. Fakir derken “gerçek fakirlerden” de sözetmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu sistem memura ve sair orta sınıfa kaynak aktarımından başka birşey değildir, ‘gerçek fakirler’ mevcut sosyal güvenlik imkanlarından en az yararlananlardır.
Tüm dünyada Sosyal Güvenlik Sistemleri açık verir bu açık belli limitlere kadar da normal görülür. Teoride bu açıklar çok düşük gelirlilere ya da geliri olmayanlara dolaylı ya da dolaysız kaynak aktarımından kaynaklanmalıdır. (Bu çok çeşitli biçim ve alanlarda olabilir. Bu kesim hariç, geri kalanında ise sistem kendi kendini finanse eder; etmelidir.) Tartışmalı olmakla birlikte bu sosyal yön elbette olmalıdır. Buna uzun boylu bir itiraz yok.
Ama ne kadar düşük gelirlilere? Hangi sınıfa/tabakaya? Ceplerimizden çalınan paranın kimleri finanse ettiğine dikkat edelim. Bunu umursamıyorsak ya o şanslı tabakadanız ya da biraz safız demektir.
Olmayan kaynak dağıtılmaz. 38 yaşında emeklilik verip bir 38 sene daha çoluk çocuk bakacak bir sitem henüz icad edilmedi. Keşke olsa, ama yok öyle, 25 yıl ayda -mesela dedik- 200 lira prim ödeyip 40 yıl emeklilik maaşı verecek, üstüne sağlık güvencesi verecek, ölünce dul eşine, çocuğuna bakacak bir sistem. Ne zannediliyor sistem, sihirbaz mı? Buna hangi sistem dayanır?
İnsanların kendi paralarının ceplerinden çalınmasını mümkün kılan, ‘gerçek fakire’ değil orta sınıfa kaynak aktarımı yapan, kazandığından daha fazlasını harcayabileceğini vaat eden bir sisteme inanmak ve bunu savunmak aptallıktan başka birşey değildir.
Hepsi bir yana sürdürülebilirlik diye de birşey var. Şimdiye kadar sürdürülebilmiş olması, bundan sonra sürdürülebilir olacağının garantisi değildir.
Batmakta olan bir gemideki deliği tıkamayı savunanlara, ‘kazanılmış hak, insanca yaşam, mezarda emeklilik istemiyoruz’ vb gibi hoş ama reel karşılığı olmayan, boş sloganlarla muhalefet etmek akıl işi mi?
Romantik emekçilik oynamak kolay, kendi bütçemize bakalım ayda 2000 ytl kazanıp 3000 ytl harcasak kaç ay dayanabiliriz? Eğer bu reform acilen yapılmazsa birkaç on yıl içinde sistem açıkları karşılanamaz boyutlara ulaşacak, emekli maaşı ödenemez hale gelecek.
Bu çürümüş sistemi savunmak, bunu reforme etme uğraşına muhalefet etmek aklı başında bir yaklaşım değildir. Birkaç sendika ağababasının düzenlerinin, kişisel koltuk menfaatlerinin devamı için edindiği klişelere, başkalarının sırtından geçinmeye alışmış tuzu kuruların, yahut günübirlik düşünenlerin söylemlerine kanmamak, kendimizin ve çoluk çocuğumuzun geleceğine kurşun sıkmamak gerek.
Çeşitli nüanslar olabilir, ama temelde bu reform desteklenmeli. Çünkü; matematik diye sağlam bir ilim var.

32 comments
Suat bey,
Demirel 70lerde de ellemis olabilir buna, emin degilim ama hatirlar gibiyim.
Tüm dünyada Sosyal Güvenlik Sistemleri açık verir bu açık belli limitlere kadar da normal görülür.
Tabii, niye normal gorulur onu da soylemek lazim: buna elleyen sandikta yanar da ondan mesela. Bunlar hic tekin mekanizmalar degil, (evvelki hafta bahsettigimiz Mill de farkindadir bunun) oyle oy vererek dogrudan kaynak transferi kapisi acildi mi kapatmak cok zor olabiliyor. Akli olan yuksek oy gucu olan bir kitleye boyle bir imkani acmaz — sonunun felaket olmasi sansi cok buyuk bir dinamigi beraberinde getiriyor o yapi cunku.
Neyse, bu islerin problemi ondan ibaret de degil. ABD’yi biliyorum biraz, onu soyleyeyim. Sadece yaslilik sigortasi (saglik degil) olan kismi su anda acik vermiyor, hatta fazla veriyor ve birikmis parasi var. Pekiyi nerede duruyor bu ‘birikmis’ para? Tabii ki devlet tahvillerinde. Onumuzdeki on sene icinde acik vermeye ve birikmisten yemeye baslayacak. Devletin borclanma maliyetleri ve faiz oranlari uzerinde bunun etkisinin ne olacagini iktisatcilar bilir, ben bilmem, ama ’serbest’ piyasada yapilamayacak borclanma saklabanliklarinin yapilmasina yardimci olmus olabilir o ‘fazla’. (bu konularda korkunc kehanetler iceren bildiriler/hesaplar var, merak eden varsa ses etsin, bulurum. Ama daha iyisi iktisatcilar ucundan tutsun bunun. Bu bir yerde demokratik idare ile sosyal devlet dusuncesi bir araya gelince ortaya cikan bir garabet, sedece bizim derdimiz degil.)
Ama ne kadar düşük gelirlilere? Hangi sınıfa/tabakaya?
Bunu ben de cok merak ediyorum. Hesabi yapildiginda subvansyonlu yaslilik ve saglik sigortasindan faydalandigi ortaya cikanlarin uzerlerinde ne kadar tapu vardir mesela? Buna bakabilmek mumkun olmali simdiki tapu daireleri ve MERNIS altyapisiyla. Banka hesaplarina da bakabiliyor devlet benim anladigim. Hazir herkes fislenmisken bari saglikli istatistik edinelim bundan. Boyle bir calismayi bilen var mi?
Fakirin ya sigortasiz calistigi ya ha bre alinip cikartlip aklinin ermeyecegi seytanliklara maruz kaldigi bir ortamda zink diye vakti geldigi en erken anda emekli olanlar kimlerdir ne miktar varliklari vardir ona da bakmak lazim. Gazetelerde yeni kanundan evvel 40,000 cocuk ve bebek sigortali yapildi diye haberler cikti mesela. Bunlari yapanlar fakir aileler midir? Bu insanlar hirsiz degiller elbette, ama devleti de orasina burasina formlar dilekceler bilmemneler ittirilince para tukuren bir bankamatik gibi gordukleri kesin. Bu algiyi da asagiya baglayayim:
Çeşitli nüanslar olabilir, ama temelde bu reform desteklenmeli. Çünkü; matematik diye sağlam bir ilim var.
Orasi dogru ama ‘nuanslar’ cok onemli. Bu kadar buyuk guclerce yapilan duzenlemelerin toplumu donusturucu ve piyasa dengelerini akla ziyan sekillerde bozucu etkileri olabiliyor.
Bize saka gibi geliyor ama demografik yapimizin degisimi alistigimizdan farkli bir seyre girmekte olduguna gore bunun saglik hizmetleri uzerindeki etkisininden de endiselenmemiz lazim. Bakanligin bunlarin gayet guzel farkinda oldugunun ve birseyler yapmak istediginin alametleri var ama vatandasin da bunlari anlamasi lazim. Ne yapildigini anlamazsak nereden bilelim ‘dogrusunu’ yaptiklarini?
Bülent bey,
Çok teşekkürler bu açıklayıcı ve tamamlayıcı yorum için. Doğru noktalara dikkat çekmişsiniz.
Demirel 70′lerde de ellemiştir, doğrudur. Benim 90′ları özellikle zikretmemin sebebi o tarihe kadar büyük ölçüde sistemin kendisini finanse edebilmiş olmasından dolayı. O tarihten sonra ise bu, geri dönülemez biçimde tahrip edilmiş.
Dediğiniz gibi bu para tüküren devlet algısı çok yaygın.
Ama neden hırsızlık olarak görmüyorsunuz? “Hırsızlık olduğunu bilmiyorlar” demek daha makul bence. Ama sonuçta birilerin cebi bir başkasının cebini dolduruyor. Hırsızlık da bundan yöntemsel olarak farklı bir eylem sadece. Sonuç aynı yere çıkıyor.
Bilakis bu biçimde, bu tip atraksiyonların, yeterli karşılığı ödenmeden, ancak bir başkasının finanse etmesiyle mümkün olabilecek bir hayat/sağlık garantisi kazanma gayretinin bayağı bir hırsızlık olduğunu söyleyip anlatmak lazım. Bu tip bir konuda kaç kişi ile konuşsam, yapılanın hırsızlık olduğunu, üstelik tek kişinin değil milyonlarca kişinin hakkına girildiğini söylerim. Bu açıdan düşünmüyor pekçok kişi ama böyle anlatınca da birkaç dakika içinde ikna oluyorlar.
Sosyal Sigorta reformu gerekli bir adımdı. Bu özellikle bu güvenceyi kendi başına sağlayamayacak, toplumun çalışan-emekçi- kesimlerini ilgilendiren bir husus. Bu sistemin işler ve kendini finanse edebilir olması bu kesimler için çok önemli.
Yalnız bugün Eser Karakaş yazmış. Altı pastan kaçan gol diyor. 1Mayıs işçi ve Emek bayramıdır. Bir gün tatildir. Bunun sağlayacağı prestij ve olumlu hava fırsatı kaçtı. Hadi bu olmadı birde tüy dikti başbakan-ayaklar baş olamaz diyerek- Erdoğan’ı bir hatası dolayısıyla silecek değilim. Ancak bu tarihi bir psikolojik kırılma vakası olarak göründü bana. Psikolojik baskının vardığı boyutun dayanılmazlığı mı? Yoksa bir kaçış mı? Siyaset sahnesindeki arayışları körükleyecek bir söylem. Tasfiye ve yeni oluşumları körükleyecek bir ifade. İlginç. Basit bir dil sürçmeside olsa, sonuçları ağır olabilir. Benden bu kadar deyişin Türkçesi mi oluyor bu söylem. Bekleyelim görelim.
Bazen Erdoğan’ı anlamak mümkün değil. Radikal haklı olarak sözlerini manşet yapmış bugün:
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=253817
***
1 Mayıs konusu da Taksim’e izin vermeme inadı da altı pastan değil penaltıdan kaçan gol gibi adeta.
Arif abinin bahsettiği Eser Karakaş’ın yazısı buradan okunabilir.
Başbakanın “Ayaklar baş olamaz” sözü Sendika ağa larının Devlete rağmen Taksim de ısrar cı davranmalarından kaynaklanıyor sanırım. Şöyleki Valisi , eminyet birimleri, bakanlığı, Muhalefeti her türlü provokasyonun üretiminin son haddinde olduğu bu dönemde Taksim de böyle bir kutlamanın riskine işaret ediyor. Ve fakat sanki birileri bunu bildiği halde bu olaya alet etmek istiyor işçileri. Ve hep beraber göreceğiz ki (inş. görmeyiz..) Taksimde bu kutlamalar yapılırsa çok değişik grupların provokasyonuyla iş kendi çizgisinden çıkacaktır. Bir devletin başbakanı ve bütün devlet birimlerinin HAYIR dediği bir işe siz ben devlet mevlet tanımam tabanıma istediğimi yaptırırım diyebiliyorsanız “Ayakların baş olduğu” sözü bence gayet yerine oturmuş bi söz olmuştur.
Selametle..
Turkle tokalasmamasina kizdim ben de. Napiyolar anlamis degilim.
Suat bey,
Ama neden hırsızlık olarak görmüyorsunuz? “Hırsızlık olduğunu bilmiyorlar” demek daha makul bence. Ama sonuçta birilerin cebi bir başkasının cebini dolduruyor. Hırsızlık da bundan yöntemsel olarak farklı bir eylem sadece. Sonuç aynı yere çıkıyor.
Bizim bildigimiz ve net tanidigimiz tur hirsizlik toplumun cok kucuk bir kesimi yaptigi icin piyasa dengelerini degistiren birsey degil. Legal hatta mecburi ve yaygin olunca isin rengi degisiyor. Siz yanlis buldugunuz icin yapmiyorsunuz ama etrafinizda buyuk bir kitle bunu yapinca sizin icinde oldugunuz piyasalara ek parayla alici olarak giriyorlar ve fiyatlari oynatiyorlar. Bu sefer sizin onunuzde olan piyasa yapisi degisiyor. Dogrudan veya dolayli olarak bunun maliyetini paylasmaktan kacis da yok ustelik. Ihtiyaca ve varliga bagli olarak degil de ‘hak’ olarak boyle bir subvanse edilmis dagitim yapildigi icin oluyor bu.
Saglik icin dusunun, ozel ve devlet hastahanelerinin karisik bulundugu ve ikisinin de (ozel icin kismi bile olsa) paralarini devletten aldigi ortamda cebindeki biriktirdigi parayla is gormeye kalkanin karsisinda buldugu fiyat yapisi bu tur bir mudahalenin olmadigi ortamda goreceginden cok farkli olur. Hal bu olunca ‘hirsizlik’ demek zor oluyor.
Ayni degil ama bu bakimdan kismen benzer sekilde devlete borc vermeyi de dusunebilirsiniz. O faiz fahis gozukebilir ama burasi enflasyon %10′a dusunce hukumetlerin ‘cok basarili olduk’ dedigi bir yer. Yani zemin altinizdan devamli kayiyor ve zaman zaman sert zelzele oluyor. Burada davranis icin kullanilacak olcu haliyle o zeminden bagimsiz dusunulemiyor. Zemin saglam dururken (yani herkese birseyler yapilmazken, maliyetler ve piyasa yapilari carpilmamisken) o an icin ihtiyaci olan birine borc verip de fahis bir faiz isteyerek firsatcilik yapmak gibi degil o — kayarken durabilen veya ters tarafa gidebilen dev bir havyan bulup diger bir suru insanla beraber kuyruguna yapismak gibi. Gayet tabii o kayma da, o hayvan da yine piyasa mekanizmalarinin gecerli oldugu bir ortam olusturuyor ama o ortamda olusan dengeler farkli oluyor. Dag basinda olusan tarim ekonomisi ile deniz kenarida olusanin farki gibi — birey olarak tabiat kuvveti gibi gorebilecegimiz degismesi zor ve ona gore hareket edilmesi gereken birseyler var ortada.
Burada ahlaki olmayan yapinin kendisi. Yani ne kus ne deve bir sistemde varliktan bagimsiz olarak subvansyon almak. Ben de zamaninda kasten veya calisma sartlari dolayisiyla sisteme girmis ve simdi ‘emekli’ olan akranlarima eziyet ederken ‘bu sosyal yardim kuruluslari bizim gibi sukretmesi gereken insanlar icin mi? aldiginla hayir yap bari’ diyorum. Diyorum ama ’sosyal yardim’ kurulusu degil o kuruluslar aslinda, milletin onemli bir kisminin dahil oldugu devletci bir yapinin parcalari.
Burada olan muazzam eksikligimiz polikacilarin martavallari, ‘taraf’ olan yahut unvanlari olsa da zir cahil olan okumuslarin marifetleriyle bu sistem nedir, makul mudur, hangi sartlarda makuldur, kendimize ne yapiyoruz filan gibi sorularin cevabini bulmayi birakin saglikli sekilde sormamamiz. Bende de saglikli cevap yok, duzgun soru sordugumdan da emin degilim tabii ama bunlarin yapilmasi lazim. (Batili da yapamiyor bunu zaman zaman, dogru, ama o cevap ise yarar bir cevap degil. Batili da kanserden oluyor demek baska, bizim doktorlara kanser arastirmasi yapmayin demek baska. )
Zenginden alıp fakire verme edebiyatı da almış başını gidiyor. Bu almalı vermeli bu sistemin fakiri hep fakir bırakacağını unutmayalım. Fakir derken “gerçek fakirlerden” de sözetmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu sistem memura ve sair orta sınıfa kaynak aktarımından başka birşey değildir, ‘gerçek fakirler’ mevcut sosyal güvenlik imkanlarından en az yararlananlardır.
Son dönemde Türkiye’de orta sınıfın azaldığı, dolar milyardeleri milyonerleri sayısında ise artış yaşandığını hesaba katalım. Fakirin hep fakir bırakılıp zenginin cebine daha fazla konulması ise yerinde bir tespittir.
Yeni düzenlemedeki emeklilik hayli geç, önceki ise çok çok erkendi. Ancak hayli geç olması istismara sebebiyet vermez mi?
- Çalışacağım işte primimin asgari ücretten yatmasını talep edeceğim. Sonuçta emekli olsam bile emekliliği pek yaşayacağımı sanmıyorum. Haliyle şirketimle bir anlaşmaya gireceğim. Maaşım biraz artacak. Primim azalacak. Şirketim bu işten biraz daha karlı çıkacak. Bu bir suistimal örneği değil midir?
Tuhaf bey,
Su anda calisiyorsaniz emeklilik yasinizin (fazla?) degismemis olmasi lazim. Yani dediginiz gibi olmayabilir. Sizin yazdiginizi vesile edip bir iki sey soyleyeyim.
Birincisi soylediginiz usul yaygin olmakla beraber illegal. Bu tur islere bu sekilde karisan kanunlarin bizim gibi zaten kanunlarla belirlenmis duzene fazla bir bagliligi olmayan toplumlarda gosterdigi kotu marifetlerden biri de hem kanuna saygiyi azaltmasi, hem ‘aciksiz’ insan birakmayip icabinda/isterse devletin can yakmasini temin etmesi bence. Bu boyle kalmayacak elbette (e-devlet denen seyin bir yonu da o) kalmayacak ama bu sefer de nefes aldiginizdan devletin haberi olacak.
Ikincisi nicin su verecegim hesabi yapmiyorsunuz da ‘emekliliginizi yasayamayacagini’ dusunuyorsunuz? Belli ki dusundugunuz duzende devlete verilecek paranin onemli kismi sizin elinize gececek. Bunu biriktirebilirsiniz. Bugun %10 civari net getiri (enflasyonun uzerine) elde etmek mumkun Turkiye’de risksiz sekilde. Bu (genc oldugunuzu farzedelim) bugun tasarruf edeceginiz 100YTL’nin, 30 sene gibi bir zaman icinde 16 ile carpilmasi demek. Yani getiriler boyle kalirsa bu ay yapacaginiz 100YTL tasarruf, alim gucu 1600YTL’ye tekabul eden bir emekli maasi olur size 30 sene sonra bu ay. Ben bunda sikayet edilecek birsey gormuyorum. Boyle biriktirirseniz zaten bir sure sonra arzu ettiginiz zaman ayrilip sunbvansyonlu saglik hizmeti icin de ‘istege bagli’ (yahut neyse yenisi) primlerini odeyip vakti gelince ‘resmi’ emekli de olursunuz (o bedava saglik sogortasi da demek). Ben kabaca yaptim hesabi, yanlis olabilir ama ana hatlariyla durum bu. Kalani icin sahsi finans bloglari var onlara da bakabilirsiniz.
“Sosyal” sigorta sizin gibi zaten kendisine bakacak ve kendisini emekli edecek parayi kazanan icin degil. Yani “sosyal” kismi o degil. Suat bey de onu kastetti zannederim. Sizin icin zaten bir problem yok, hesabinizi iyi yapacaksiniz ve kazancinizi (soylediginiz sekilde hareket ederseniz) devlete vereceginize kendiniz muhafaza edeceksiniz. “Sosyal” mesele su: dediginiz gibi asgari veya dusuk ucretli olan insanlar aslinda kendilerine bu sartlari saglayacak bir kazanca sahip degiller. Yani sizin durumunuzda tutan hesap onlar icin tutmuyor. (Isin saglik sigortasi kismini unutmayin, sadece emekli maasi degil soz konusu olan).
Evet, aynen öyle Bülent bey.
Yasal olmayan yollara başvurmak durumunda kalınabilir. Bu böyle de olacak. Maaşımızdan biraz fazla gelirse malumunuz gelen kısım biriktirilemiyor. Zaten kıta kıt yeten maaşın fazlası gıdada kaliteyi ve miktarı artırmaya gidiyor.
Cumhurbaşkanı 14.5 yaşındaki oğlunu sigortalamış diyorlar doğru mu acep? Doğruysa gülelim mi ağlayalım mı bilemedim.
çalışan herkes kayıt altına alınsa açık kalmaz. herkesten vergi toplanabilse gelir vergisi bu kadar fazla olmaz. amerika almanya çatır çatır vergisini toplayabiliyor, kayıtsız çalışmayı engelliyor da bizim yöneticilerimiz neden yapamıyor.
akp’nin orta sınıfı fakirleştirdiği, zengine dokunmadığı ve de fakiri olduğu gibi tuttuğuna ben de aşağıdaki yazıda değinmiştim:
http://yavasyavas.blogspot.com/2007/12/akpnin-ekonomi-politikas.html
Yavaş yavaş,
Ben burada AKP’den değil ’sosyal güvenlik sistemi’ diye uygulanan sistemlerden bahsediyorum yalnız. (Dünyadaki pek çok uygulama da dahil buna.) Bu sistemleri AKP icat etmedi, Türkiye’de de uygulamaya AKP sokmadı. Yazınızı da okudum, eleştirinizin benim yazdığım alanla bir ilgisi yok. (Yazdıklarınıza da Telekomu ‘özel tekel’ haline getiren özelleştirmedeki yapısal yanlışlık kısmı dışında katılmıyorum.)
Yanlış anlamaya mahal vermeyeyim istedim.:-)
Yavaş Yavaş,
Blogundaki yazını okudum.
AKP zengini daha da zengin yapıyor; orta sınıfı tırtıklayarak da fakiri bulunduğu gelir seviyesinde tutuyor yazmışsın. İlgimi çekti. Neye dayanarak bunu ileri sürüyorsun? Elinde istatistik var mı?
Kanununa ilişkin soylenecek çok söz var. Konunun çok ayrıntısına girmeden şöyle kısa bazı açıklamalarda bulunayım.
5510 sayılı kanunda AYM kararı doğrultusunda değişiklik yapacaklardı güya. Ama 5754 sayılı kanunla bir değişiklik yaptılar ki aklıllara seza. 109 maddelik kanunda 75 maddelik değişiklik gerçekleşti. Nasıl bir kanun yaptıkları da buradan anlaşılıyor sanırım.
Kanunu hazırlayan komisyonda bir tane bile hukukçu yok. Kanun metni o kadar kötü yazılmış ki bir çok madde anlaşılmıyor. Defalarca okumak gerekiyor.
Mezarda emeklilik diye eleştiri yapılması romantik bir durum değil. Gerçekten de mezarda emeklilik getiriyor yeni kanun. Emeklilik yaşı kademeli olarak artacak ve 65 yaşta kadın-erkek sabitlenecek. Türkiye’de yaş ortalaması 65 iken siz emekli yaşı olarak bunu belirliyorsunuz. Yani bu duruma göre sosyal sigortalar kanunu değil, sosyal sağlık kanunu yapmış oluyorsunuz. Peki o zaman neden sağlık yardımları dışında prim de kesiliyor diye sormak gerekiyor?
Kendimden de örnekleme yapayım: Yaşım 29. 49-50 yaşımda emeklilik prim gün sayısını dolduruyorum. Ama emeklilik için 10 yıl daha beklemem gerekiyor. Çünkü 60 yaş şartı var ve bu 2038′de doluyor. Peki ben 10 yıl ne yapacağım. 50 yaşında işsiz kaldım diyelim. Hangi işveren gençler duruken, 50 yaşında bir kişiyi işe alır. yeni kanunda ise, beni etkilemekle birlite yeni sigortalılar için bu bekleme süresi 15 yıla kadar çıkacak. Yazık değil mi… (kendim o yaşa eriştiğimde uygulama halen böyle bekleme süresi öngörecek olursa bunun iptali için dava yoluna gideceğim)
Şimdiden bundan 20-30 yıl sonra bir sosyal patlama yaşanacağını söylemek mümkün. 50 li yaşlarında milyonlara varacak bir işsiz ordusu olacak ve bunların çok düşük de olsa bir emekli maaşları olmayacak. Sistem düzelsin, erken yaşta emeklilik olmasın elbette ama vur deyince de öldürmesinler. 60-65 yaş Türkiye ortalaması için çok yüksek yaşlar. Bu çalışma şartlarında zaten insanların 60 yaşlarına kadar yaşaması mucize.
Kara delik olarak ifade ediyor siyasiler sosyal güvenlikteki açıkları. Peki bu kara deliğin sorumlusu kim? İşçiler mi? Hayır!. Bunun sorumlusu siyasetçiler. Popülist politikalar uğruna sistemi felce uğrattılar. Yapboz tahtasına çevirdiler. Faturayı ise çalışanlara kesiyorlar. (Sosyal görevleri olan bir devlet sosyal açığı kara delik olarak ifade etmemeli.)
Yeni kanunda primlere devletin katkısı azaltılıyor. Devlet açığın faturasını iyiden iyiye işçiye ödetiyor. Açığın sorumlusu devlet ama bunu da işçinin üstüne yıkıyor.
Emeklilik yaşı yükseltiliyor. Bu açıdan baklınca ssoyal sigortalar kanunu değil sosyal sağlık kanunu demek daha doğru olacak yeni kanuna. Çünkü 65 yaşa erişip de maaş bağlanacak çok az kişi olacaktır.
Sağlık yardımları açısından da özel hastenelere yönlendirme var. Ancak burada da devletin katkı oranlarında ciddi eksiltmeler var. (Özel hastanalerin teşvik edilmesinin veya kollanmasının doğru olup olmadığını, tartışmaya açmıyorum burada.)
SSK hasteleri, Sağlık Bakanlığına devredildi. Bu hastanaler kurumun paraları ile yapılmıştı. Yani işçilerden kesilen primlerle. Peki devredilirken kurum kasasına bu hastalneler için bir bedel ödendi mi? Hayır. Oysa açıın sebeplerinden br tanesi bu hastanelerin yapımı için ayrılan ödeneklerdi. Milyonlarca YTL ile ölçülebilecek değerdeki kurum taşınmazları devlete geçirildi. Açığı kapatmakta samimi olunsa en azından bu taşınmazların bedeli kuruma aktarılmalıydı. Ama bunu yapmak yerine açığı kapatmak için işçiden daha fazla prim alalım, emeklilik aylığını düşürelim yolunu tercih ettiler.
Emeklilik sistemi elbetteki ödenen primler dışında açık verecektir. Bu açık da devlet tarafından kapatılacaktır. Sosyal devlet dediğiniz olgu sadece işçi -işveren primlerirne dayalı sistem kurmayı değil, aynı şekilde devletin de bu sisteme katkıda bulunmasını ifade eder. Oysa devlet bundan ısrarla kaçınmaktadır. Sistemin tüm yükünü işçi üzerine yıkmakta, tüm açıkları işçiler üzerinden kapatmayı hedef gözetmektedir. Emeklilik yaşını 65 yaparak; bir yandan çalışma süresini uzatarak daha çok prim birikmesini sağlamakta diğer yandan emekli maaşından faydalanma süresini doğal yöntemlerle azaltmış olmakta, böylelikle sistem içinde daha fazla paranın kalmasını temin etmektedir.
Bugun için değil belki ama yarın için bu sistem bir çöküşe sebep olacaktır. Sosyal patlamaların yaşanmasına zemin hazırlayacaktır. Bugun kendimiz için değil ama çocuklarınızın yarını için bu yasa uygulanabilir değildir.
(Kanunla ilgili ayrıntılı teknik eleştiriler de yapılabilir. Ama burası için bu kadarı yeterlidir sanıyorum. İlgilenenler için 5510 sayılı kanunun henüz yayınlanmamış 5754 sayılı kanunla değiştirilen değişiklerinin işlenmiş son halini Suat Bey aracılığı ile paylaşabilirim)
yazdı da çamur attı da gitti denmesin. cevap vereyim.
suat bey haklısınız bu yazıyla direk ilgisi yok. peki neden yazdım? tuhaf beyin/hanımın (8. yorum) yorumunda bu konuya deginilmiş. ben de bu görüşteyim demek için yazdım.
eleştirdiğim şey bu politikalar. bu politikaları xyz partisi uygulasa gene aynı yorumu yapardım.
nerden bu kanıya vardığım sorulmuş. ben ekonomi araştırmacısı değilim. şimdiye kadarki haberlerde ve düzenlemelerde bu yargıya vardım. bir iki küçük örneği de o yazıda yazdım. ama dersenizki bunu istatistiklerle araştırmalarla icraatlarla ispatlayın. bunu yapacak uzmanlığım ve zamanım yok. gözlemim şu andaki politikalarda iki temel olduğu: zengini ürkütmeyelim, fakiri küstürmeyelim. bu politikalar ülkenin çoğunluğu fakir ve iktidarın oy oranının çoğunluğu fakir kesim olduğu için mantıklı. bu politikalar zengini ürkütmenin ağır bedelleri olduğu için mantıklı. mantıklı ama gelecek seçimde oy almak için mantıklı. ülkeyi aydınlık geleceğe götürmek için değil.
son olarak belirteyim hg’nin “Sosyal görevleri olan bir devlet sosyal açığı kara delik olarak ifade etmemeli.” ifadesi çok yerinde. buradan şu sonuca da varabiliriz.
Hg bey,
Ben teknik kısımlara çok girmedim, ancak yorumunuzda temel yaklaşıma da değindiğiniz birşeyler söyleyeyim.
AYM bu konuda hiç adil bir karar vermedi, kamu ayrımcılığı yapmıştı yanlış hatırlamıyorsam.
Bu çok teknik bir detay bana göre. Bu konu ekonomistlerin, iktisatçıların işi. Hukuk, ‘kılıf uydurma’ kısmı olmalı sadece.
(…..)
Bülent bey, yukarıda güzel bir örnek vermişti. Devlet, orasına burasına kağıt sokulup dilekçe verince para tüküren makine gibi algılanıyor şeklinde.
Devlet nedir? Devlet algımız nedir? Eğer sistem kendi finansmanını sağlayamıyorsa elbetteki yaş/pirim gün sayısı yukarıya doğru çıkacak. Ne kadar gerekliyse o kadar çıkacak. Emekliliği ortadan kaldıracak kadar çıkacaksa o kadar yukarıya çıkacak. Sanki bunun bir alternatifi varmış, devlet hokus pokusla bir yerlerden para bulup ulufe dağıtacakmış gibi bir algı var çoğu kişide.
Ben mesela Mersedese binmek istiyorum ama ekonomik gücüm yetmediği için binemiyorum. Kazancım, harcamalarım belli. Ne yapmalıyım? Bu sorunun cevaplarından birisi “hırsızlık yap” ikincisi de “Mersedes sevdasından vazgeç”tir.
Bu sistemler için de aynı şeyler geçerli.
Ya sistemin düzelmesi için başka çare kalmamışsa, bıcak kemiğe dayanmışsa ne olacak?
İyi de, sevgili kardeşim, bu popülist uygulamalardan kimler faydalandı? Kimin için bu popülizme saptılar? 43 yaşında 38 yaşında emekli olanlar kimlerdi? Çalışanlar değil mi? Buradaki ölümcül sarmalı farketmiyor musunuz?
Şimdi olması gereken oluyor ve bu zaman kadar ‘olmayan kaynağı’ dağıtan ve felç olan sistem yeni baştan yapılandırılmaya çalışılıyor. Haliyle yarayı sarmak da acı oluyor.
Bunun faili çalışanlar olmasa da nimetlerinden yararlananlar onlardı. Hepimiz aynı gemide olduğumuz için yük hepimizin sırtına geri bindi, matematiğin öngördüğü gibi. Demirel’den başlayıp hepsine kızalım, kabul ama kızmak çare değil, çözüm gerekli.
AB ülkeleri aptal mı? 20-35 bin dolar kişi başına geliri olan, çalışan/emekli oranı bizden çok daha iyi durumda olanlar bile yaşı yükseltmek için çalışıyorlar. Aksi taktirde oralarda bile 25-30 yıl içinde sistemler çökecek. Bir de atlanan şu sanırım; tüm dünyada ’sosyal güvenlik’ anlayışı bu tip tıkanmalar yüzünden arayış ve değişim içinde. Bu açıdan bakmakta fayda var.
(Başka alıntı yapmayayım, diğer kısımlar da yaptığım alıntılarla aşağı yukarı aynı eksende.)
Bunlar güzel temenniler. Keşke gerçekliği de olsa. Mesela ben de isterim, 45-50 yaşında emekli olmak. Enayi miyim?
Ama işte küçük bir sorun var. Devlet bu açığı nereden kapatacak? Senin benim üstümden mi yoksa bilmediğimiz biryerlerden mi? Senin benim üstümden ise, -ki öyle, nereden kaynak ayırırsa ayırsın, bize yansıyayacaktır- bu bizim ekonomimizin büyümesine sekte vuracak, açıklarımızın artmasına neden olacak. Yani bütüncül anlamda yük yine bize binecek. Bu da GSMH’ya etki edecek. Fakir kaldıkça -ya da yeterince zenginlemedikçe- alım gücümüz yükselmeyecek. Erken emekli olacağız ama maaş pul olacak. Fakir kalacağız. Bu ölümcül sarmal devam eder gider. Bonusu da bir süre sonra bu maaşı da almak mümkün olmayacak, çünkü sistem çökecek. vs vs vs .
Daha basit nasıl anlatılır bilmiyorum. Belki Soner ve Murat Hoca’ların yazıları faydalı olabilir:
http://www.sonerhoca.com/2008/03/14/sosyal-guvenlik-reformu-ve-direnis/
http://www.sonerhoca.com/2008/03/20/yeniden-sosyal-guvenlik-ve-garibanizmin-cekiciligi/
http://www.homoekonomikus.com/2008/04/bagirtarak-ogrenme/
Bu arada Murat Çokgezen’in bir yorumcusunun aktardığı fıkrayı alıntılayayım buraya:
Yazımın son paragrafında da belirttim, çeşitli nüanslar olabilir, teknik detaylar, hukuki yön vs vs. Ama bunlar detaydır, önemli olan bu sistemin iflas ettiğini görmek ve acı şurubu içmeye razı olmak. Devlet hayır kurumu değildir, bütçesi olan, geliri gideri olan ekonomik bir yapıdır. Finansörü de biziz, nimetini de külfetini de biz çekeceğiz. Mesele bu.
Suat Bey;
AYM bu konuda hiç adil bir karar vermedi, kamu ayrımcılığı yapmıştı yanlış hatırlamıyorsam.
Doğru hatırlıyorsunuz kamu ayrımı yaptı AYM. Memurları kayırdı.. Ama kanunda yapılan değişiklikler durumun o kısmına değil de başka bir kısmına işaret ediyor; berbat bir kanun hazırlamışlardı, onu düzeltmeye çalıştılar. Düzeltip düzeltemediklerini de ilerleyen günlerde paylaşırım kendi çalışmalarım doğrultusunda.
Bu çok teknik bir detay bana göre. Bu konu ekonomistlerin, iktisatçıların işi. Hukuk, ‘kılıf uydurma’ kısmı olmalı sadece
Kanunu iktisatçılar değil konunun ilgililerinden görüşler alarak hukukçular yapar. İktisatçıya bırakırsanız şimdi olduğu gibi, iktisatçı eline bir hesap makinesi alır, işin sosyal yönünü, hukuki/adalet yönünü hiç düşünmeden kafasına göre matematiksel hesaplar yapar. İşte ortaya da böyle bir garabet çıkar.
Yine iktisatçı yaparsa kanunu, teknik garabet de çıkarır ortaya örnekte olduğu gibi: 5754 sayılı kanunun 56. maddesi ile 5510’nun 93. maddesinin ikinci fıkrasını tamamen değiştirmişler, bilahare 65/m maddesi ile değiştirdikleri 93. maddenin 2. fıkrasındaki eski ibareyi değiştiren bir hüküm getirmişler. Ama eski fıkra tamamen değiştirildiğinden bunu uygulama imkânı yok. Matematik de bilmiyorlar anlaşılan heyetteki iktisatçılar, ekonomistler.
Hukukçu kılıf uydurmaz adalet dağıtır. Kılıf uydurursa 367 kararında olduğu gibi olur, kapatma davasında yapıldığı gibi olur. Millet de bunu eline geçen ilk fırsatta tashih eder. Biz sayıları az da olsa ortada hukukçuyum diye gezen “kılıfçı”lardan yakınırken sizin böyle nitelemeniz şaşırttı beni açıkçası.
Bülent bey, yukarıda güzel bir örnek vermişti. Devlet, orasına burasına kağıt sokulup dilekçe verince para tüküren makine gibi algılanıyor şeklinde.Devlet nedir? Devlet algımız nedir? Eğer sistem kendi finansmanını sağlayamıyorsa elbetteki yaş/pirim gün sayısı yukarıya doğru çıkacak. Ne kadar gerekliyse o kadar çıkacak. Emekliliği ortadan kaldıracak kadar çıkacaksa o kadar yukarıya çıkacak. Sanki bunun bir alternatifi varmış, devlet hokus pokusla bir yerlerden para bulup ulufe dağıtacakmış gibi bir algı var çoğu kişide. Ben mesela Mersedese binmek istiyorum ama ekonomik gücüm yetmediği için binemiyorum. Kazancım, harcamalarım belli. Ne yapmalıyım? Bu sorunun cevaplarından birisi “hırsızlık yap” ikincisi de “Mersedes sevdasından vazgeç”tir.Bu sistemler için de aynı şeyler geçerli.
Beni yanlış anlamışsınız. Ben devlet her şeyi finanse etsin demedim. Dediğim başka bir şey. Devlet anayasasına sosyal devlet olduğunu yazmayacak. Yazsa bile benden yaşlılık aylığı vermeyecekse bunun için prim kesmeyecek. Sağlık yardımı sağlayacaksa, sağlık primi kessin sadece. Kimi kandırıyorlar. Mercedese binmeye niyetim yok. Ben ne ödüyorsam onu bana versinler yeter. Eğer bana yaşlılık aylığı vermeyeceklerse bunun primini benden kesmesinler. Ben para mı mıçıyorum ki benden vermeyecekleri yaşlılık aylığı için prim kesiyorlar?
Ya sistemin düzelmesi için başka çare kalmamışsa, bıçak kemiğe dayanmışsa ne olacak?
Devlet bunun finansman yollarını arayacak. Mesela SSK hastanelerini beleşe kendi uhdesine katacağına, işçilerin primlerinden satın alınan bu taşınmazların değerini sisteme dâhil edecek. Mesela, sisteme daha fazla prim girmesi için kayıt dışı istihdamı engelleyecek, yeni istihdam alanları yaratacak. Bunun için gerekli, tedbirleri alacak. Mesela, kayıt dışılığı/merdiven altı çalışmayı özendirmeyecek, buna göz yummayacak. Mesela çok…
İyi de, sevgili kardeşim, bu popülist uygulamalardan kimler faydalandı? Kimin için bu popülizme saptılar? 43 yaşında 38 yaşında emekli olanlar kimlerdi? Çalışanlar değil mi? Buradaki ölümcül sarmalı farketmiyor musunuz? Şimdi olması gereken oluyor ve bu zaman kadar ‘olmayan kaynağı’ dağıtan ve felç olan sistem yeni baştan yapılandırılmaya çalışılıyor. Haliyle yarayı sarmak da acı oluyor. Bunun faili çalışanlar olmasa da nimetlerinden yararlananlar onlardı. Hepimiz aynı gemide olduğumuz için yük hepimizin sırtına geri bindi, matematiğin öngördüğü gibi. Demirel’den başlayıp hepsine kızalım, kabul ama kızmak çare değil, çözüm gerekli.AB ülkeleri aptal mı? 20-35 bin dolar kişi başına geliri olan, çalışan/emekli oranı bizden çok daha iyi durumda olanlar bile yaşı yükseltmek için çalışıyorlar. Aksi taktirde oralarda bile 25-30 yıl içinde sistemler çökecek. Bir de atlanan şu sanırım; tüm dünyada ’sosyal güvenlik’ anlayışı bu tip tıkanmalar yüzünden arayış ve değişim içinde. Bu açıdan bakmakta fayda var.
İşçiler, memurlar faydalandı. Evet bu ülkenin insanı faydalandı. Ama bunun tüm faturasını çalışanlara kesmek ne kadar doğru? Benim hiç kabahatim yokken bana fatura çıkarılması ne kadar hakkaniyetli? Devletin bir kenara çekilerek işçiyi bu derece mağdur etmesi reva mı? Kısa sürede bu işi bu şekilde halledeceklerini mi zannediyorsunuz?
AB ülkelerinde yaş ortalaması 75-80. Emeklilik yaşı 65. Çalışma ortamları, aldıkları maaş, sağlanan sağlık yardımları bizdeki ile kıyas dahi kabul etmez. Devlet de bu ülkede çalışma şartlarını iyileştirsin, ücretleri artırsın, sağlık yardımlarını en iyi şekilde sağlasın ben de 65 yaş emekliliğe razı olayım. Neden razı olmayayım ki. O yaşa kadar çalışacak sıhhate sahip olurum devlet çalışma şartlarını iyileştirirse. Ay sonunu nasıl çıkaracağımı düşünmem, ek iş yapmak zorunda kalmam maaşları o seviyeye artırırsa. Sağlığım bozulduğunda en iyi sağlık yardımını alır en iyi şekilde tedavi olurum, hastane kapısında ölmem param yok diye. Yapsınlar bunları ben de çalışayım 65 yaşına kadar. Ama hala bu ülkede 500,00-YTL ücret alıp ailesini geçindirmeye çalışan milyonlarca emekçi varken lütfen bu derece olaylara mekanik, matematiksel yaklaşmayalım. Sosyal değerleri göz ardı etmeyelim. Her şey matematik değildir. Toplum mühendisliği de zaten bu sebepten ters tepmiyor mu? Hala mı öğrenemedik?
Bunlar güzel temenniler. Keşke gerçekliği de olsa. Mesela ben de isterim, 45-50 yaşında emekli olmak. Enayi miyim? Ama işte küçük bir sorun var. Devlet bu açığı nereden kapatacak? Senin benim üstümden mi yoksa bilmediğimiz biryerlerden mi? Senin benim üstümden ise, -ki öyle, nereden kaynak ayırırsa ayırsın, bize yansıyayacaktır- bu bizim ekonomimizin büyümesine sekte vuracak, açıklarımızın artmasına neden olacak. Yani bütüncül anlamda yük yine bize binecek. Bu da GSMH’ya etki edecek. Fakir kaldıkça -ya da yeterince zenginlemedikçe- alım gücümüz yükselmeyecek. Erken emekli olacağız ama maaş pul olacak. Fakir kalacağız. Bu ölümcül sarmal devam eder gider. Bonusu da bir süre sonra bu maaşı da almak mümkün olmayacak, çünkü sistem çökecek. vs vs vs .
Temenni değil. Olması gerekendir dediklerim. Ben istemem erken emekli olmayı. Çalışabileceğim yaşa kadar çalışmak isterim. Artık bedenime ağır geldiği noktada ise çalışmayı sonlandırmak, emeklilik günlerim için yatırdığım primlerle asgari şartlarla da olsa sakin bir yaşam sürmek isterim. Öyle yazlık, kat, yat da istemem hani. Bunları isteyen zaten çalışma zamanında daha çok çalışır bunları elde eder. Emekliliğinde değil. Daha çok emekli maaşı almak isteyen gider BES’e katılır.
Benim dediğim bunlar değil. Benim temas ettiğim konu, bu ülkede asgari ücretle geçinen insanlardan kestiğiniz yaşlılık aylığı primlerinin üzerine devletin yatmaya hakkının olmadığıdır. İşçinin ödediği primlerle yaptırılan hastaneleri beş kuruş para ödemeden, sisteme aktarmadan devletin bunları uhdesine geçirmeye hakkının olmadığıdır.
Bu kanunu savunmak açıkların kapatılmasını savunmaktır doğru. Ama çok ciddi sosyal patlamaya sebep olacağını da görmezden gelmektir.
Bu kadar kısa sürede, bu kadar acı, sert tedbirlerle ve tüm yükü işçinin üzerine yıkarak bu açığı kapatmaya çalışmanız açık kapanmadan başka sosyal patlamalara sebep olacaktır. 50’li yaşlarında işsiz, beş kuruş parası olmayan, yaş şartını ikmal etmediği için emekli maaşı da alamayan milyonlarca işsiz sınıfı yaratılmaktadır.
Evlenme yaşının 30’lara dayandığı bir ortamda 50 yaşında bir babanın çocuğu daha eğitimini tamamlamamış olacaktır. Bu adam çocuğunu nasıl okutacak? 3 tane çocuğu olduğunu düşünün; hepsinin de yetişkin olduğunu, ardı ardına doğduğunu farzedin en iyimser tahminle 20-19-18 yaşında 3 çocuk olacaktır. Bunların eğitimini nasıl sağlayacak? Bu baba evine nasıl ekmek götürecek? Bu baba bu çocuklarını nasıl evlendirecek? Madem matematik diyorsunuz buna da bir formül bulunuz. Daha basit nasıl anlatılır ben de bilmiyorum.
Hg bey,
Tüm yorumunuzun özeti kendisinden birşeyler beklenen ‘devlet’ üzerine oturmuş. Bu algı olduğu sürece, devletin bizlerden ayrı, metafizik varlığı olan, dolayısı ile de bu makamına uygun kaynaklarının olması gerektiği düşünüldüğü sürece bu tip konularda beklenti içine girilmesi doğal..
Bu şuna benziyor. Bütçeniz var ve yapılan hatalar nedeniyle iflas etmiş durumdasınız. Haliyle hayatınızı idame ettirmek için önlem almanız, giderleri kısmanız gelir-gider dengesini kurup yaşama devam etmeniz gerek. Ancak siz, bu ‘iflastan’ dolayı bütçeye kızıp reel şartların dayattığı yaşam standardı düşüklüğünü halletmesini söylüyor, bütçenize o kadar da insafsız olmaması, adaletli davranması gerektiğini biteviye tekrarlayıp duruyorsunuz. Bütçenize “ne yapacağım ben şimdi, bak üç çocuğum var, okuyacak onlar, elbise alınacak, kitap alınacak” deyip duruyorsunuz. Bu ne kadar anlamlıysa devlet denen mefhumu karşımıza alıp ona bir metafizik ruh peyda edip onunla konuşmak da aynı derecede anlamlı bana göre.
Hukuk kısmı için de şunu belirteyim. Anayasada sosyal devlet yazıyor, o halde buna uygun davransın demek ancak kendimizi kandırmak demektir. Anayasa’da bambaşka bir vaad yazsa sadece anayasada yazıyor diye bunu beklemek anlamlı olur mu? Hukuk bu yüzden teferruattır, kanunları insanlar yapar, değişmesi gerekiyorsa değişir. AB ülkelerinin seviyesine geleyim benim de öyle olsun diye bu reforma ayak diretmek zaten o seviyeye gelmemek için elinden geleni yapmak demektir. Normal yürümekle mehter adımı nasıl bir değil ise sağlam bir bütçe disiplini sağlanmadan, kendini finanse eden bu gibi sistemlere kavuşup açıkları bitirmeden, bu açıklar yüzünden oluşan finanse ihtiyacını azaltıp, faizleri düşürmeden, faizlerin düşmesi, güvenilir bir bitçe ile oluşacak ortamda istikrarlı büyüyecek bir ekonomiye kavuşmadan AB seviyesinde ekonomi beklemek zaten hayalden başka bir şey değil.
Unutmayalım ki ortalama yaşam süresini yükselten şey ‘refahtır’ ve bunlar eşzamanlı olarak yükselir. Ayrıca Türkiye’nin reformada yer alan geç emekliliğin tam olarak yürürlüğe gireceği yıllar için öngörülen yaşam ortalaması da yüksektir, şimdiki gibi değil. “Devletin ayıracağı kaynak” gibi sözler de bir cebinden alıp bir başka cebine koyması gibi olduğundan bütünde birşey farketmiyor. Devlet zaten şimdiye kadar haksız ve adaletsiz biçimde kaynak dağıtmaya devam etti, buna dur demek gerekiyor. Sosyal patlama? Bu gerçekçi bir öngörü değil, ayrıca hiçbir sosyal sorun emekli maaşlarını ödeyemez hale gelmekten daha büyük değildir.
367 bürokratik bir konudur. Ekonomide adalet ise zengiden alıp fakire vermek, olandan alıp olmayanı finanse etmek demek değildir. ‘Mülkiyet’ hakkı bunu gerektirir. Evet, hukuk adil olmalıdır, adalet duygusu da mesela insanları yeteri kadar çalışmadan emekli edilmesini, yeterli karşılığı ödenmeden edinilen sağlık güvencesinin hiç de adil olmadığını görmeyi gerektirir. Verdiğinizin karşılığından sözetmişsiniz, sistem yıllardır devasa açıklar verdiğine ve bu açıklar başka kalemlerden karşılandığına göre, şimdiye kadar verilen=alınan karşılık dengesinin olmadığı aşikar. Bundan sonra bu karşılığın olması için çaba sargediliyor, yani tam da istediğiniz şey yapılmaya çalışılıyor.
Yükün hepimizin sırtında olduğunu unutmayalım. Devletin metafizik bir varlığı ve kaynağı yoktur. Yapacağı ve adına ‘iyileştirme’ denilecek herşey, ama herşey bir biçimde bizim sırtımıza binecek yüktür. “Kaynakların etkin kullanımı” falan gibi tumturaklı ifadeler teoride anlamlıysa da pratikte anlamlı değildir. Bu biçimde devasa büyüklükte devletlerin kaynakları etkin kullanma şansı yoktur. A iktidarı kullansa B iktidarı gelir çarçur eder. Liberallerin sosyal güvenlik konularındaki benim de katıldığım görüşlerle birlikte minimal devleti savunmaları da bu sebeptendir. Konuya çok daha bütüncül bakmak gerekiyor.
Kanun falan benim için ikinci üçüncü planda olan bir şey. Önce zihniyet değişmeli, sonra matematik dikkate alınmalı. Daha sonra da buna uygun kanunlar hazırlanmalı. Rahmetli Özal’ın kulakları çınlasın..
Bunlar yapılmalı ki yoldan çıkan aracı tekrar yola sokabilelim. Şurup acı olacak. Yaralar temizlenirken hep öyle olur. Ya canımız yanacak ama iyileşeceğiz, ya da geberip gideceğiz. Bu arada bazılarımız sıkıntı çekecek/ölecek, ama çoğumuz yaşayacak. Bunun için de bu acı reform şart.
Keşke daha ağır şartlar getirseydi ve kronik hastalıklarımızdan kurtulsaydık ama TBMM’de kuşa çevirdiler.
(Bu konuda temelde yukarıdakilerden farklı, yeni birşey söylenmediği takdirde yazacaklarım bu kadar.. Ortak bir noktada buluşmak zor görünüyor.)
Suat bey,
Bu şuna benziyor. Bütçeniz var ve yapılan hatalar nedeniyle iflas etmiş durumdasınız. Haliyle hayatınızı idame ettirmek için önlem almanız, giderleri kısmanız gelir-gider dengesini kurup yaşama devam etmeniz gerek. Ancak siz, bu ‘iflastan’ dolayı bütçeye kızıp reel şartların dayattığı yaşam standardı düşüklüğünü halletmesini söylüyor, bütçenize o kadar da insafsız olmaması, adaletli davranması gerektiğini biteviye tekrarlayıp duruyorsunuz. Bütçenize “ne yapacağım ben şimdi, bak üç çocuğum var, okuyacak onlar, elbise alınacak, kitap alınacak” deyip duruyorsunuz. Bu ne kadar anlamlıysa devlet denen mefhumu karşımıza alıp ona bir metafizik ruh peyda edip onunla konuşmak da aynı derecede anlamlı bana göre.
Burada atladiginiz birsey var: varligi dokunulmaz kabul edip butceyi gelir gider uzerinden yapiyorsunuz. Yani gelir vergileri ve primler. Hasan beyin aklindaki bu mudur bilmiyorum ’sosyal patlama’ derken ama varliga dokunan bir devleti tahayyul etmek de zor degil. Bunun eknomiye muazzam zarari olacagini iddia etmek mumkun tabii. Tehlikenin farkinda olmak lazim.
Bakin zaten 37 tane dolar milyarderinin oturdugu bir sehirde (Istanbul) ucuncu dunya seviyesinde yasayan insanlar var (ve hem sosyal guvenlik sisteminin hem de gelismekte olan ekonominin disinda onlar), bir de gercekci veya degil orta sinifa once ’sosyal guvenlik’ beklentisi vermisiz simdi ‘yok’ diyoruz. Konu komsularina erken emeklilik piyangosu cikmis bu insanlarin kimisinin ustelik. Durum aslinda hic hos degil. Ortada memnun kitle yok. Kucuk is sahipleri filan memnun derseniz ona da ‘care’ geliyor: Kayit altina girilsin diye soylenen sey ciddi (ve e-devlet imkanlariyla) uygulanirsa polis devleti nasil oluyormus diye gosterir insanlara. (Ki bu da ekonomiyi bogucu etkisi olan birsey. Gelismesi istenen sektorler icin ’serbest bolge’ kavraminin cikartilmasi da buna benzer, onu dillendirdiginiz zaman aslinda memleket sathinda bir bogucu istibdat duzeni oldugunu da soyluyorsunuz.)
Neyse, sabah sabah fazla puhu kuslugu yapmayayim ama hafife alinacak seyler degil bunlar bence.
Suat Bey;
Tüm yorumunuzun özeti kendisinden birşeyler beklenen ‘devlet’ üzerine oturmuş.
Benim yazdıklarımla ilgili kanaatinizi özetleyen cümleniz bu. Ama maalesef benim yazdıklarımla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok bu kanaatinizin. Benim yazdıklarımı hiçbir şekilde anlamamışsınız. Devlete bir ruh atfettiğim falan yok. Lütfen yazdıklarımı tekrar okuyabilir misiniz?
Devletten beklediğim havaya para saçması, kaynağı olmayan konuda finansman sağlaması değil. Açıkları kapatmakta kolay yolu tercih etmelerini eleştiriyorum. Sosyal bir patlamaya sebep olacak kolay bir yol tercih ediliyor. Oysa yapılması gerekenleri yukarıda kısaca yazdım:
Devlet bunun finansman yollarını arayacak. Mesela SSK hastanelerini beleşe kendi uhdesine katacağına, işçilerin primlerinden satın alınan bu taşınmazların değerini sisteme dâhil edecek. Mesela, sisteme daha fazla prim girmesi için kayıt dışı istihdamı engelleyecek, yeni istihdam alanları yaratacak. Bunun için gerekli, tedbirleri alacak. Mesela, kayıt dışılığı/merdiven altı çalışmayı özendirmeyecek, buna göz yummayacak. Vesaire.. Bunları çözüm yollardır. Devletten karşılıksız finansman yaratmasına ilişkin boş bir beklenti değil.
Sistemin neden açık verdiğini de açık yüreklilikle söyleyelim. Sadece erken yaşta emeklilikten mi açık verdi acaba? Sistem içinde toplanan kaynakların devletin başka harcamaları için kullanıldığını unutmadık. (Aynı olayı nemalarda, KEY’lerde yaşamadık mı? Bakınız şimdi de işsizlik fonundaki paralara göz dikti hükümet. GAP Projesini işsizlik fonunda toplanan paralardan finanse ederek tamamlama düşüncesinde. Peki fona parayı geri verecek mi? Verirse ne ala. Vermezse bir 15-20 yıl sonra denilecek ki hükümet edenler tarafından efendim açık verdi fon daha çok prim toplayayım, çalışanlar buna katlanmalı hepimiz aynı gemideyiz… Alınan paraların hem de işletilmesi halinde elde edilecek geliri ile birlikte iadesi koşuluyla buna karşı çıkan da olmaz elbette.) Eğer emeklilik sistemi içinde toplanan paralar adamakıllı değerlendirilseydi sistem açık vermezdi, verseydi de bu derece vermezdi. Aynı şekilde ödenen primlerle alınan milyon/milyar ytl değerindeki kurum taşınmazları bedelsiz değil de bedeli mukabilinde sağlık bakanlığına devredilseydi yine açık bu derece yüksek olmazdı şüphesiz.
Devlet çalışanın sırtından kendine sosyal sistem harcamaları dışında finansman yaratacak, bu kaynağı başka alanlarda harcayacak, bunun hesabını sorunca da aman efendim açık var, bunun kapatılması lazım, hepimiz aynı gemideyiz bunu ödeyelim diyeceğiz öyle mi?
Kimse kusura bakmasın ama ben buna razı değilim. Razı olanlardan mesela Suat Bey’den daha fazla prim kesilebilir. Buna bir sözüm yok:)
367 bürokatik bir konu da değildir sandığınızın aksine. Bir garabete hukuk kılıfı giydirilmesidir. Sizin bu sosyal güvenlik yasasına giydirilmesini istediğiniz türden hem de.
Hukuk teferruattır diyorsunuz bunda da temelden yanıldığınızı ifade edeyim. Hukuk olmazsa hiçbir şey olmaz. Hukuk/adalet mülkün temelidir. Yeri gelmişken büyük hukukçu Jehring’in veciz bir sözünü anayım burada:
“Şekil, keyfiliğin can düşmanı, hürriyetin ikiz kardeşidir” Hukuk okumalarına ağırlık vermenizi salık veririm.
Son olarak, ben de belirteyim ki yazdıklarım doğru dürüst okunup anlaşılmadan yazılacaklar konusunda tekrara düşmemek açısından yeni bir cevap yazmayacağım. ANcak yeni bir açılım getirilirse ne ala.
Bülent bey,
Bunu atlamadım da ‘devlet’, ‘devletin varlığı^nın dayanağı’ ve ‘beklenti’ ile alakalı düşüncelerimi daha basit biçimde anlatma yolu bulamadım.
Meselenin özeti bu. Bu beklenti var ve doğal olarak da buna dair talepler geliyor.
Suat bey,
Bunu atlamadım da ‘devlet’, ‘devletin varlığı^nın dayanağı’ ve ‘beklenti’ ile alakalı düşüncelerimi daha basit biçimde anlatma yolu bulamadım.
Anladim. Sadece siz degil evvelki hukumetlerin hicbiri bu yolu bulamamis, ‘verdim’ ve ‘yaptim’ diye ovunmekten baska. Simdiki de ‘duzelttim’ diyor.
Hasan beyin ve vergi/prim kacirsa da biriktiremeyecegini soyleyen yorumcunun dediklerini hafife almamak lazim. Farkli sebeplerden dolayi tabii.
Yapilan degisiklik bir kistasa gore dogru da olsa, vatandasa (ki burada yorum yapanlar ortalama vatandas da degil) iyi ve ikna edici sekilde anlatilamadiysa o is eksiktir. Burada ‘taraf’ olmak soz konusuysa sizinle ayni taraftayiz herhalde ama eger demokrasi filan dedigimizin bir manasi varsa ‘hakli’ tarafta degiliz — sadece bambaska sebeplerden dolayi eline meclis gucu gecirmis bir iktidar bizim arzu ettigimize benzeyen birseyi yapmis durumda.
Ben burada konusmanin bitmesinden memnun degilim. Yanlis anlamayin, is guc sahibi insanlar burada mesai yapmali demek istemiyorum ama bunlarin konusulamamasi, hatta hangi fkir zemini uzerinde konusulacagi hususunda dahi mutabakat olmamasi tekin degil diyorum. RTE’nin ‘duzeltme’si bu acidan Demirel’in ‘bozma’sindan farksiz. Ortada ‘nedir’, ‘nicin kacinilmazdir’, ‘nicin adildir’ sorularina taraflari ikna eden cevaplari birakin ustune fikir bina edilecek ortak bir temel dahi yok besbelli ki. Bu konusmalari yapamiyor isek — ki yapamiyoruz — iktisadi hesaplari cok asan bir problemimiz var demektir.
Yanlis mi dusunuyorum?
Bülent bey,
Doğru düşünüyorsunuz.
Mesele iktisadı, matematiği çok aşıyor.
Ben bir temel olamamasının sebebini yukarıda özetleyegeldiğim ‘devlet algısına’ bağlıyorum. Bu algı değişirse kolaylaşır konuşmak belki.
Eksiklik bu, ancak bu nasıl anlatılır çok emin değilim.
Denebilir ki siyasetçiler/aydınlar bu algıyı değiştirmek için uğraşmalı. Ancak önce kendilerinin algısı değişmeli ki halkı da ikna etsinler. En başka kendilerinde bu algı var. Siyasetçilerin cehaleti bir yana aydınların pek çoğu sol jargondan geldikleri ve halen oradan beslendikleri için bu algıyı pohpohluyorlar bile.
Ne olacak peki? Birşeylerin çökmesiyle, yaşanarak öğrenilecek şeyler, teorik anlatımlarla iknadan çok daha kuvvetli etki sağlar. Sistemin kilitlenmesiyle biraz burnumuz sürtülse bakın algı da nasıl değişiyor. Bunun olmasını temenni ediyor değilim elbette. Sadece yollardan birisini söylüyorum.
Diğeri de böyle eklektik yapıyla, yapbozlarla mehter adımlarıyla zaman içinde düzeltmek. Böyle bir süreçte, zamana yayılmış değişim, algıyı da daha sağlam değiştirir belki, bilmiyorum.
Demokratik açıdan ‘haklı’ durumda değiliz, evet. Ağacın üstündeyiz, yaklaşan treni görüyoruz, ve raylarda piknik yapan ailemizi uyarıyoruz. İkna olurlarsa ne ala, olmazlarsa döve döve kenara atmak da bir yöntemdir ve hepimizin iyiliğine olur. :-)
Bülent Bey,
Ben burada konusmanin bitmesinden memnun degilim. RTE’nin ‘duzeltme’si bu acidan Demirel’in ‘bozma’sindan farksiz. Ortada ‘nedir’, ‘nicin kacinilmazdir’, ‘nicin adildir’ sorularina taraflari ikna eden cevaplari birakin ustune fikir bina edilecek ortak bir temel dahi yok besbelli ki. Bu konusmalari yapamiyor isek — ki yapamiyoruz — iktisadi hesaplari cok asan bir problemimiz var demektir. Yanlis mi dusunuyorum?
Konuşmayı şu açıdan devam ettirmeme durumunda kaldım. Eğer ben yazdıklarımı sürekli tekrarlamak durumunda kalacaksam ne anlamı var. Kabaca devlet algım; ebed müddet kutsal bir devlet değil, ayrı bir şahsiyete de büründürmüyorum, Devlet kelimesini kullandığımda bundan anlaşılması gereken idarecilerdir, hükümettir, TBMM’dir vs. Yani insanların oluşturduğu bir mekanizmadır. Bugüne kadar ve yukarıda yazdıklarımdan bu devlet yaklaşımının anlaşıldığını düşünüyorum. Buna rağmen halen daha devlete kendisini oluşturan insanlardan (halk, yönetcilerden) bağımsız şahsiyet atfettiğimin ifade ediliyor olması karşısında bu konuda söyleyecek ek bir sözüm olamaz.
Yukarıda söylediklerim dışında bir arguman getirirse de zaten düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğimi söylemişti. Sosyal güvenlik meselesi önemli çünkü.
Metamatiği, iktisadı aşan bir konu olduğu açık. Buna rağmen konuya hala salt bir matematik problemi gibi yaklaşılmasını anlayamıyorum. İnsan unsurundan bahsediyoruz. Konunun sosyal boyutları var. Kanunun adında da “sosyal” ifadesi var zaten. Fakat kanununda sosyal boyut dikkate alınmamış. Konuya tamamen matematik olarak bakılmış. Ama siz sosyal konuları salt matemetik hesaplamalarla çözemezsiniz.
Konuyu kısır tartışmadan çıkarmak amacıyla bir kaç soru ile açayım:
-50 yaşında emeklilik prim gün sayısını doldurmuş bir işçiye 60 yaşına (yeni kanunla kademeli olarak 65 olacak) kadar yaş şartından dolayı emekli maaşı bağlanmıyor. 50 yaşında işten çıkarılan bir işçi ne yapacak? Geçimini 10 yıl boyunca ne ile temin edecek? 50 yaşında bir kişiyi hangi işveren işe alır? (işten geçersiz fesihle çıkarıldığında mevcut kanuni düzenlemede ayrıntıya girmeden ifade edeyim iş güvencesi sebebiyle 8 maaş tutarında tazminat, kıdem ve ihbar tazminatı alır. kıdem tazminatının da kaldırılması düşünülüyor, kaldırılırsa onu da almayacak)
-Prim gün sayısı dolmasına rağmen yaş şartı nedeniyle emekli olamayacaklar için arada geçen zamnda mağdur olmamaları bakımından 5510 sayılı kanun ne gibi bir tedbir almıştır, savunulduğuna göre bir tedbir almış olmalıdır değil mi?
-Mağduriyetin önlenmesi bakımından Bireysel Emeklilik Sistemine (BES) çalışanların yönlendirilmesi düşünülebilir. Bu durumda akla şu soru gelmektedir; ayda 500,00-YTL ücretle ailesini geçindirmeye çalışan bir çalışan BES primini nasıl ödeyecek?
-Mağduriyetin önlenmesi bakımından işsizlik sigortasından ödeme yapılır argümanı ileri sürülecekse, bu ödeme belli bir zamanla kayıtlı değil midir?
-Ortama yaşam süresi 60-65 olan ülkemizde kademeli olarak 60-65 yaş olarak belirlenen emekli olma yaş şartı getirildiğine göre, emeklilik maaşı alamayacak bir işçiden neden yaşlılık aylığı için prim alınmaktadır?
Bir de ekleme yapayım Suat Bey için,
Suat kardeşim konuyu temel olarak “devlet algısına” bağlıyor. Belki ortalama halk açısından durum böyle olabilir. Ama bu yasayı eleştirenler ortalama halk değil. Halıkn ilgilendiği tek konu, maaşım ne olacak, ne zaman emekli olacağım. Olayın diğer yönleri ile ilgili değil. Olmasını da beklemiyouz zaten. Bu açıdan Suat bey’in bu yasayı eleştirenler açısından temel aldığı argüman doğru değil.
Ben fiiili olarak takip edemedim ama biliyorum ki ülkenin farklı yerlerinde düzenlenen sempozyumlarda bu kanunla ilgili çok yoğun bir paylaşım yapıldı. Eksikleri dile getirildi. Ama bu eleştiriler dikkate alınmadı. Hükümetle kanunun ilk hazırladığı dönemde bilim kurulu ile yapılan temasta bu haklı eleştiriler iletilmişti. İlk ağızdan duyduğum şekilde hükümet adına kanunun hazırlayan komisyonun yaklaşımının ne olduğunu ifade edeyim: “getirilen öneri ile ilgili olarak elde hesap makinası, tık tık tık hesap yapıyorlar, sonuçta “bu maliyetli değiştiremeyiz”, ya da “bunun maliyeti düşük olabiir” diyorlar. Olayın insan boyutunu, sosyal boyutunu, haklılığını haksızlığını hiç dikkate almadan.”
Bir diğer cevapları da şu imiş komisyondakilerin: “bu kanun sizi etkilemiyor, yeni sigoralıları etkiliyor, hem bu şekilde kalmaz değişir zamanla, siz neden karşı çıkıyorsunuz? ” Mantık bu. Sanki bizim çocuklarımız bu ulkede yaşamıyor.- Kendi adıma ileride yaşamayacak sanki:)- Zamanla değişir, şimdi kanun böyle bir geçsin aksayan yönlerine bakarız mantığı ne kadar doğru. Adamakıllı haklı eleştirileri dikkate almayacaksın, nasılsa değişir diyeceksin. Sakat mantık, “Kervan yolda düzülür”.
Bir işi de baştan düşünüp aklı başında kanun yapsak demiyorlar.
Mesela bakınız bu ülkede bunun başarılı örnekleri de verildi. 4857 sayılı İş Kanunu geniş katılımla bilim komisyonu tarafında hazırlandı. TBMM de az da olsa değişiliğe uğrayarak kabul edildi bilim komisyonunun hazırladığı taslak. Toplum barışını sağlayan böyle başarılı bir örnek varken neden 5510 da böyle bir yol tercih edilmiyor da, çatışma yolu izleniyor?
Suat Bey tren örneği vermiş ben de bu örnek üzerinden devam edeyim:
Aileyi rayları üstüne oturtup piknik yaptıranı değil de, kalkmak istemeyenleri dövmek gerekiyor demek?
Klasik algı dışına çıkıp aileyi piknik için ray üstüne kim oturttu ise sorumlu o olsun, sorumluyu bulalım onu dövelim yerine çözümden yanayız, tren geliyor ne yapabilirizi konuşalım.
Kanunu hazırlayanlar da Suat Bey’in dediğini söylüyor: Tren geliyor sizi uyarıyoruz. Kalkmak istemiyorsunuz biz de sizi döve döve kaldırıyoruz. Şurad abaşka bir ray hattı var. Orada pikniğe devam edin. Oradan da tren gelirse sizi uyarırız. Bunun için bu kanunu şimdi böyle yaptık, gelmesi muhakkak olan tren gelirken sizi uyarırız. Yani kısaca; sistem açığı tren hattı üzerinden sizi alalım, sosyal patlama tren hattı üzerine oturtalım. Oradaki tren gelirken sizi uyararırız, diyorlar.
Ben de diyorum ki, İlla ki neden tren hattı üzerinde piknik yapmak zorunda bırakılıyoruz? Ne sistem açığı tren hattında kalalım ne de sosyal patlama açığı hattı üzerine oturup pikniğe orada devam edelim. Adamakıllı oturup düşünelim, trenin bizi ezip geçmeyeceği şekilde tedbirimizi alıp, tren rayları dışında piknik yapalım.
Önerim matematiğe, iktisada uygun değil mi?
Hasan bey,
Kendimce cevap vereyim:
50 yaşında emeklilik prim gün sayısını doldurmuş bir işçiye 60 yaşına (yeni kanunla kademeli olarak 65 olacak) kadar yaş şartından dolayı emekli maaşı bağlanmıyor.
Evet. Bu ABD’de de boyle. Avrupa’da da boyle olabilir, bilen soylesin. Sebebinin ne oldugu da bence acik. Bir yatirim anlasmasi degil bu, yani su kadar prim oderseniz su kadar para veririz denmiyor. Yasliliginizda perisan olmayacaksiniz deniyor. Daha dogrusu acikca birsey dendigi yok da olsa olsa ile buluyorum.
50 yaşında işten çıkarılan bir işçi ne yapacak? Geçimini 10 yıl boyunca ne ile temin edecek? 50 yaşında bir kişiyi hangi işveren işe alır?
Su ikisini ayirmak lazim. Bu 50 yasindaki insanin ne varligi ve birikimi var? Yani burada pesinde oldugumuz su veya bu sebeple bir geliri olmayan insanlarin perisanligina engel olmak midir, yoksa baska birsey mi? Ilkiyse zaten bunu prime baglamak makul degil, ’sosyal’ devletin bir yukudur genel butceden karsilanir denebilir. Bu konuda mutabik olmak onemli bence.
50 yasindaki insanin ise alinmamasi icin ortalikta ayni vasiflara sahip genc issizlerin olmasi lazim. O 50 yasindakini emekli ettiginizde yerine celisacak olan genc issizlerin yeni islerine alacaklari maaslara da bunun yukunu bindirmeniz gerekiyor. Ben iktisatci degilim ama bunun o genclerin de ellerine az para gecmesi, hatta bulabilecekleri (kayit altindaki) islerin azalmasi demek oldugunu cikartabiliyorum.
(işten geçersiz fesihle çıkarıldığında mevcut kanuni düzenlemede ayrıntıya girmeden ifade edeyim iş güvencesi sebebiyle 8 maaş tutarında tazminat, kıdem ve ihbar tazminatı alır. kıdem tazminatının da kaldırılması düşünülüyor, kaldırılırsa onu da almayacak)
Bunun farkindayim. Bunun yine iki tarafi var, eger ‘verim’in ve insanlarin eknomik faaliyetlerinin duzgun zemine oturmasinin pesindeysek bu kanun dogru. Muhtemel tazminat maliyeti aylara yayilir iscinin cebine girer diye dusunebiliriz. Bu derece yogun issizlik olan bir yerde gayet tabii vasiflari isgucu piyasasinda cok aranmayan insanlarin bu pazarliklari yapmalari mumkun olmuyor. (Aranan vasiflara sahip olanlar da dahil sisteme yine tabii, ama onlarin istedikleri sekilde tazminat iceren sozlesme yapmalari kabil olabilir.)
Prim gün sayısı dolmasına rağmen yaş şartı nedeniyle emekli olamayacaklar için arada geçen zamnda mağdur olmamaları bakımından 5510 sayılı kanun ne gibi bir tedbir almıştır, savunulduğuna göre bir tedbir almış olmalıdır değil mi?
Saglik sigortasi acisindan mi dusunuyorsunuz magduriyeti, gelir acisindan mi?
Mağduriyetin önlenmesi bakımından Bireysel Emeklilik Sistemine (BES) çalışanların yönlendirilmesi düşünülebilir. Bu durumda akla şu soru gelmektedir; ayda 500,00-YTL ücretle ailesini geçindirmeye çalışan bir çalışan BES primini nasıl ödeyecek?
Ben o BES’e de sicak bakmiyorum aslinda. Insanlar paralarini dogru durust ceplerine koysunlar istedikleri gibi tasarruf etsinler. Finanscilara, bankacilara is paslamak gibi o sistemler biraz. Bu yapilmiyor cunku gelir vergisi rejimi (yine fakir zengin ayrimi yapmadan calistigindan) biriktirmeye engel oluyor. Bu BES bizim kulturumuze de biraz ters birsey ama o degisiyor olabilir. Ben buyurken finans piyasalarindan ziyade altin ve gayri menkul dusunurdu bizim insanlarimiz. (Evimiz bizim olsa, bir tane daha becerip alsam da onun kirasi ben olunce hanimima baksa diye hayal kurardi serbest calisan insanlar.)
Mağduriyetin önlenmesi bakımından işsizlik sigortasından ödeme yapılır argümanı ileri sürülecekse, bu ödeme belli bir zamanla kayıtlı değil midir?
Dogru diyorsunuz. Bunlarin bastan asagi yeniden dusunulmeleri lazim. ‘Sosyal’ olan isleri bir sekilde primli/kayitli sigortaya mi baglayacagiz, yoksa sadece en perisan olacaklara, yani, isi olsun olmasin, calismis olsun olmasin fakir durumdakilere mi kaynak transfer edilecek karar vermek lazim. Yakin zaman kadarki durum kayit disi fakirin perisanligina birsey yapmayan, kayitliyi da tamamen devlete bagimli (ve mahkum) kilan bir yapiydi.
Yesil kart bunu saglik icin bir nebze kirdi (prime degil varliga bagli o), otekinde ise problem var. Bakin komur dagitma, erzak dagitma konusulup duruyor. Bunlarin suistimale acik seyler oldugu dogru ama usuyen ve yiyecek ihtiyacini karsilayamayan insanlara ne ‘bak soyle yap su ise gir hayatini kazanirsin’ diyebiliyoruz, ne bunlari kayit altina ve kanun kontrolune cekip suistimali engellemeye yanasiyoruz. Bu duzenler — bence — cok tehlikeli duzenler, cunku oy veren kalabaliklari dogrudan devletle para alisverisi icine sokuyor ve hesapta yanlis yaptirtip halkin isi olan, uretken ekonomiye dahil olan kesimini agir vergiyle yildirma ihtimali yuksek. O tehlike var ama zaten o tehlike ya canimiza okumus durumda (erken emeklilik) ya en azindan suistimal kaygisina yol aciyor (komur ve erzak dagitimi). Bu noktada onumuzdeki ihtimallerin icinde ‘cok iyi’si yok. Bunun farkinda olalim diyorum. (O uc cocuk yapin lafi icin de aynisi gecerli, acik acik derdimiz nedir, nasil bir demografik fenalik var soylensin istiyorum.)
Ortama yaşam süresi 60-65 olan ülkemizde kademeli olarak 60-65 yaş olarak belirlenen emekli olma yaş şartı getirildiğine göre, emeklilik maaşı alamayacak bir işçiden neden yaşlılık aylığı için prim alınmaktadır?
Bundan emin degilim ben. Mesela 50 yasindaki birinin omur beklentisi 10-15 sene midir? Cok dusuk gozuktu bana. Neden prim alindigi ise kismen acik, simdikilerin parasinin bir kismi oradan cikiyor. Biriktirmeli programlar degil bunlar, nesiller arasi tranfere dayali oluyorlar genelde. (O yuzden nufus piramidi dikdortgenlestikce veya isinde bir horguc varsa problem oluyor. Bizimkinde ikisi beraber oluyor tabii.)
Obur yazdiginizdan da surasina elleyeyim:
Ben de diyorum ki, İlla ki neden tren hattı üzerinde piknik yapmak zorunda bırakılıyoruz? Ne sistem açığı tren hattında kalalım ne de sosyal patlama açığı hattı üzerine oturup pikniğe orada devam edelim. Adamakıllı oturup düşünelim, trenin bizi ezip geçmeyeceği şekilde tedbirimizi alıp, tren rayları dışında piknik yapalım.
Durustce halimiz nedir diye konusmaktan korkuyoruz bence. Netameli mevzular var (bolgesel dengesizlik), ’sol’ gozuken seylerden korkular var, acik acik cikip ’siz hesabinizi bilemezsiniz’ demek mumkun degil (ama yapilan o), kimin kimin sirtina ciktigi (yukarida bir yorumcu ima etmis bunu), bu memlekette zenginlesmenin maliyetinin ne miktarinin devlete karsilatildigi filan da konusulabilir seyler degil.
Bülent Bey,
Sizin bir önceki yorumunuzdaki durum tespitine ilişkin sorduğunuz sorularınızdan yola çıkarak konuya giriş yapmak sanırım daha iyi olacak.
Nedir?
-Bugüne kadar izlenmiş yanlış politikalar sonucu (sistemde toplanan paraların devlet in başkaca açıklarının finansmanında kullanılmış olması, erken emeklilik vs.) Sosyal Sigorta sistemi iflas noktasındadır.
Niçin kaçınılmazdır?
-Yamalarla, kaynak aktarımı ile sistemin açıkları kapatılamaz noktaya ulaşmıştır. Köklü bir reform yapılmadığı takdirde sistemin iflası kaçınılmazdır. Böyle bir durumda ise devlet zafiyete uğrayacak, ülkede ciddi sosyal patlamalar meydana gelecek, emek ve sağlık sorunları aşılamaz, çözümlenemez bir hale gelecektir. Bu sebeple sosyal sigortalar siteminde reform yapılması kaçınılmazdır.
Bu iki hususta sanırım hepimiz mutabıkız.
Bir de şu hususta mutabık olduğumuzu düşünüyorum: Devlet açık ve şeffaf yönetilmeli, vatandaşına karşı dürüst olmalıdır.
Niçin adildir ya da adil değildir?
-Bu sorunun cevabını yorumlarımda kısa kısa vermeye çalıştım. Şimdi tartıştığımız tam da bu sorunun cevabını bulmak noktasındadır.
Teorik ayrıntılara girmeden sigorta konusunda kısa bir açıklama yapayım; Sosyal sigorta sisteminin amacı genel olarak, devletin vatandaşının çalışamaz duruma geldiğinde kimseye muhtaç olmadan asgari bir yaşam sürmesini sağlamaktır. Devlet bunun için işçi ve işverenden prim alır, sosyal devlet niteliğine uygun olarak da belli oranlarda kendisi buna katkı yapar. Sistem içinde çeşitli yardımlar sağlanmaktadır, İş göremezlik ödenekleri, sağlık, analık, vs. Bunların dışında beli gün sayısınca prim ödemiş olmak ve belli bir yaşa ulaşmış olmak kaydıyla yaşlılık aylığı da bağlanmaktadır. Türkiye’de sigorta finansmanı açısından prim yükü işçi ve işveren üzerindedir. Devlet işsizlik sigortasına yaptığı %2 lik prim katkısı dışında sigorta sisteminde düzenli bir katkı sağlamamaktadır. Yalnızca sistem açık verdikçe kaynak aktarımı yapmaktadır. Ayrık durumlar hariç kapitalizasyon yöntemine göre finansman sağlanmaktadır. Türkiye’de sosyal sigortalar sistemi kabaca budur.
Evet. Bu ABD’de de boyle. Avrupa’da da boyle olabilir, bilen soylesin. Sebebinin ne oldugu da bence acik. Bir yatirim anlasmasi degil bu, yani su kadar prim oderseniz su kadar para veririz denmiyor. Yasliliginizda perisan olmayacaksiniz deniyor. Daha dogrusu acikca birsey dendigi yok da olsa olsa ile buluyorum.
Sizin dediğiniz gibi, bir yatırım anlaşması değil, Yaşlılık aylığı da sizin dediğiniz gibi; şu kadar prim ödersen şu kadar para veririz değil anlamında değil, yaşlılığınızda perişan olmayacaksınız, asgari bir geçim için size bu primlerden maaş bağlanacak manasındadır. Açıkça bu denmektedir. Yaşlılık primi ve aylığının getiriliş amacı budur.
Su ikisini ayirmak lazim. Bu 50 yasindaki insanin ne varligi ve birikimi var? Yani burada pesinde oldugumuz su veya bu sebeple bir geliri olmayan insanlarin perisanligina engel olmak midir, yoksa baska birsey mi? Ilkiyse zaten bunu prime baglamak makul degil, ’sosyal’ devletin bir yukudur genel butceden karsilanir denebilir. Bu konuda mutabik olmak onemli bence.
İşte tam da bu nokta önemli. Burada amaç insanların perişanlığına engel olmaktır. Başka bir şey değil. Bunda da mutabık olduğumuzu düşünüyorum. Bırakınız bunun sosyal devletin bir gereği olarak genel bütçeden karşılanmasını, işçilerden ve işverenlerden kesilen primlerinden karşılanıyor. Zaten farklı bir beklenti de yok bu konuda. Devlet de işsizlik sigortası hariç, sosyal devlet olduğu için bütçe açıklarını kapatıyor. Ki bundan da muzdarip. (Yine şahsiyet verdim sanılmasın devlete)
(Devletin vatandaş tasarruf edemez onlar adına ben yapayım bu işi demesi zaten iyi netice de vermiyor: Geçmişte nemalarda ve KEY’lerdeki durumu hepimiz biliyoruz. Bu fonlarda toplanan paralar başka açıkların finansmanında kullanıldığı için yıllarca ödenemedi. En son AK Parti iktidarı nemaları ödedi tamamen. KEY’leri de ödeyeceklermiş)
50 yasindaki insanin ise alinmamasi icin ortalikta ayni vasiflara sahip genc issizlerin olmasi lazim. O 50 yasindakini emekli ettiginizde yerine celisacak olan genc issizlerin yeni islerine alacaklari maaslara da bunun yukunu bindirmeniz gerekiyor. Ben iktisatci degilim ama bunun o genclerin de ellerine az para gecmesi, hatta bulabilecekleri (kayit altindaki) islerin azalmasi demek oldugunu cikartabiliyorum.
Dediğiniz doğru. Ama ben insanlar 50 yaşında emekli olsun demiyorum ki. Çalışma yaşı kadınlar için 50 erkekler için 55 normal bana göre. Şartları zorlarsanız bunu kadınlarda 55 erkeklerde ise 58 olarak da belirleyebilirsiniz. Bunun üstü bence insani değil.
(işten geçersiz fesihle çıkarıldığında mevcut kanuni düzenlemede ayrıntıya girmeden ifade edeyim iş güvencesi sebebiyle 8 maaş tutarında tazminat, kıdem ve ihbar tazminatı alır. kıdem tazminatının da kaldırılması düşünülüyor, kaldırılırsa onu da almayacak
Saglik sigortasi acisindan mi dusunuyorsunuz magduriyeti, gelir acisindan mi?
Tartıştığımız mesele gelir açısından burada.
(Genel sağlık sigortası getiriliyor. Bu konuda da bir kandırmaca yapılıyor. Deniyor ki, herkes sigortalı yapıyoruz. Şeklen doğru. Ama zaten mevcut sitemde herkes bir bakıma sigortalı. Küçük çocuklar anne-babaları üzerinden, durumu iyi olmayan anne-baba çocukları üzerinden, eşler birbiri üzerinden sigortalı. Sigortası olmayan fakirler için de yeşil kart uygulaması var. Neyse konumuz bu değil o sebepten sağlık açısından da ciddi eleştiriler var 5510’a ama burada değinmiyorum buna).
Ben o BES’e de sicak bakmiyorum aslinda. Insanlar paralarini dogru durust ceplerine koysunlar istedikleri gibi tasarruf etsinler. Finanscilara, bankacilara is paslamak gibi o sistemler biraz. Bu yapilmiyor cunku gelir vergisi rejimi (yine fakir zengin ayrimi yapmadan calistigindan) biriktirmeye engel oluyor.
Gelir vergi rejimi buna engel olduğu gibi, bu ülkede çoğunluğu teşkil eden mavi yakalı çalışanların BES primi ödeyecek durumu yok. Bırakının mavi yakalıyı beyaz yakalılar da öyle ahım şahım bir ücret almıyorlar. İnsanlar nasıl kendileri tasarruf etsinler tasarruf edecek paraları olmayınca?
Bundan emin degilim ben. Mesela 50 yasindaki birinin omur beklentisi 10-15 sene midir? Cok dusuk gozuktu bana.
Ömür beklentisi 10-15 yıl olmayabilir ama gerçek durum bu. Kim ölmek ister ki:) Düşük gözükmesin yaşam tabloları bunu söylüyor. Erkekler için ortalama yaşam süresi 65 yaş civarında. Kadınlarda bu oran biraz daha yukarılarda. Zamanla da yaşam süresi gelişen sağlık teknolojisine paralel uzuyor.
Vaziyeti bu şelilde ortaya koyduktan sonra, 5510 sayılı kanun adil mi değil mi, sorunlara gerçekçi çözümler sunmuş mu ve nasıl bir sitem olmalı konusunu tartışabiliriz sanırım.
Hasan bey,
Bu yanlış kararı alanları dövmek gerek elbette, bu apayrı. Ama tren gelmeden kalkmazlarsa onları oraya oturtanların pataklanması bir işe yaramaz. İkisini birbirinden ayırmalıyız. Kim oturttu bizi buraya, gelin önce şunları dövelim derken ezilip gitmek olası.
Başından beri teknik kısımlara girmedim. Hala da girmiyorum. Buna girebilmem için zemin olarak mutabık kalmamız lazım. Oysa sizin itirazlarınız -siz kabul etmeseniz de- benim kabul ettiğim temel noktalarla çelişiyor.
Bu sebeple de asıl sizin tahayyül ettiğiniz ‘şey’in bir başka raya oturmak anlamına geleceğini düşünüyorum. Sosyal patlama sopası kullanılıyor, ama bu biçimde yine teknik patlama ile kilitleneceğimiz atlanıyor.
Taşınmaz malların kağıt üstünde oradan oraya devri falan bunlar çok teferruat şeylerdir. Ben bu yasayı bile yetersiz, delik deşik edilmiş bulurken siz yasaya yönelik benim tam aksi yönümde eleştirilerde bulunuyorsunuz. Temel noktalarda anlaşsak eminim ki “neden prim sayısı aşağıya çekildi, oldu mu şimdi bu?” yu konuşmamız ve bunda hemfikir olmamız gerekir. Bu ise, yazdıklarınızdan anlaşılıyor ki mümkün değil.
Sosyal patlama konusunun çok abartıldığını düşünüyorum. Ortalama yaşam süresi de bugünle kıyaslanıyor. Daha önce de söyledim, bunu şimdiki oranlar ile değil, yasanın tam olarak uygulanacağı 20-30 yıl sonrası ile karşılaştırılması gerekir. Bu açıdan teknik/ bilimsel bir eleştiri de değil yapılan bana göre.
Niçin adil ya da değildir başlığı kısmında yazdıklarınızda katılmadığım noktalar var.
İşsizlik sigortasına devletin yaptığı katkı hiç de az değildir. %7 ‘lik kesintinin % 2’si sigortalıdan % 3′ü işverenden, % 2’si de devlettendir. Yani daha yukarıda fonda şu kadar para var, işçinin parası falan derken paranın kaynağına da unutmamak gerek. Bütün olarak bakmak derken bunu kastediyorum, mesele sadece fonda biriken paranın paylaşılması değil, bu % 7′nin işçiden kesilenler dışında kalan %5′inin kimlerin üstüne yük olduğüunu iyi düşünmek lazım.. Haliyle fonda biriken payı “işçinin tam tekmil, karşılığı ödenmiş hakkı” olarak görmek mümkün değil. Sizin “devlet işsizlik sigortasına yaptığı %2 lik prim katkısı dışında sigorta sisteminde düzenli bir katkı sağlamamaktadır. Yalnızca sistem açık verdikçe kaynak aktarımı yapmaktadır.” sözünüzün içini rakamlarla dolduracak olursak tüm bunların ne büyük meblağlara ulaştığını ve bunun ülkeye nasıl bir maliyeti olduğunu görebiliriz. (Kaldı ki işverenin katkısını da işçi de dahil, hepimizin sırtımıza binen yükten ayırmamak gerek.)
“Burada amaç insanların perişanlığına engel olmaktır. Başka bir şey değil.” demişsiniz. Anlaşılmamaktan sözediyorsunuz ama yazdıklarınız gayet net. Algı dediğimiz bu. (Bülent bey, orada sistemi, insanlara anlatılanı/anlaşılanı tariflemiş sadece, bu amaca/sisteme katıldığını söylememiş; hele ki gerçek farkire değil de, bir biçimde kayıtlanmış kişilere bu tip bir garanti fikrine hiç katılmaz. Yanlışsa, bu cümlemi düzeltecektir.) Ha, deniyorsa ki “anayasada var, gereğini yapsın” o zaman benim “kanunlar” hakkında söylediklerimi tekrar düşünmenizi öneririm. Vahyden sözetmediğimize göre, eğer ortada yanlış, sistemin taşıyamayacağı bir algıya, bir beklentiye neden olacak bir yapı var ise, bu yapı da algı da değişmelidir. Dediğim bu.
Öncelikle bizim “sosyal sigorta” tanımında anlaşabilmemiz lazım. Ya da ’sosyal sigorta’ ile emekliliği ayırmamız gerekir. (Bülent bey de buna değinmiş, size soru sormuş. Tekrara girmeyeyim.)
Bu iki-üç kısmı sadece örnek olarak verdim, başka şeyler de var. Ama farklılıklar anlaşılmıştır sanırım.
Ben Bülent bey ile çok farklı düşünmüyorum. Onunla aynı temelde buluştuğumuz için teknik konular ve detaylardaki kaygılarına da ortak olduğumu varsayabilirsiniz.
Hasan bey,
Bugüne kadar izlenmiş yanlış politikalar sonucu (sistemde toplanan paraların devlet in başkaca açıklarının finansmanında kullanılmış olması, erken emeklilik vs.) Sosyal Sigorta sistemi iflas noktasındadır.
Iflasin otesi bence. Su anda muflis oldugu gibi devletin kalanini da asagi cekiyor. Kiskirtici olsun diye yapilmis ama rakamlari buyuk ihtimalle dogru olan eski bir haberden alinti yapayim:
Teksöz, makroekonomik istikrar açısından sosyal güvenlik sisteminin açıklarının önemini de 1994-2003 sonu arasında yapılan projeksiyonla gösterdi. Projeksiyonda, mevcut iç borç stokunun 194.4 katrilyon, toplam borcun ise 282.9 katrilyon, GSMH’nın ise 354.6 katrilyon olduğuna dikkat çekilerek, “10 yılda bu üç kuruluş için faiziyle beraber Hazine 345.2 katrilyon borçlandı” denildi.
Bu 2003′te soylenen, simdi daha beter oldu tabii.
Bir de şu hususta mutabık olduğumuzu düşünüyorum: Devlet açık ve şeffaf yönetilmeli, vatandaşına karşı dürüst olmalıdır.
Evet. Hem devlet hem ikbal pesindeki politikaci. Simdi AKP ile ugrasiyor gibi olacagim ama bunlarin hepsi benzer birbirine. Bakin — yakin zamanda gazetelere yansidi — bu reforumu getiren calisma bakani muhalefetteyken ‘mezarda emeklilik’ dermis. Burada da bitmiyor. Suat bey de siz de ‘isveren katkisi’ filandan bahsetmissiniz. Bu — disarida da yapilan — bir ahlaksizca oyun. Isverenin kasasindan para calisana dogru yola cikiyor ve yolda kirpiliyor. Bunun bir kismina ‘isveren payi’ demek calisandan ne kadar alindigini saklamaya, ‘isveren payini arttirdim’ deyip sanki calisanin cebinden para alinmamis gibi yapmaya yariyor. Insanlar oy veriyorlar, politikacilar bu konularda onlara birseyler diyorlar ama genelde bu yukler oyle saklaniyor ki milletin haberi yok ceplerinden ne kadar ciktigindan. (Disarida da bu boyle benim bildigim yerlerde.) Sistemde umumi bir ahlaksizlik var bence. En cok sesi cikan ve duyulan adamlar sozle ve hasapla kandirmaca yapiyorlar. Hal bu olunca zaten cok zor bir problemde teshis/beklenti ve ‘gercek’ arasindaki makas aciliyor. Calisanin parayi eline alip gidip kendisinin (banka marifetiyle de olabilir) devlete verdigi bir durumda bu duzenlerin aslinda ne oldugunu anlayacagini, aklinda daha duzgun bir fikir olacagini dusunuyorum ama tabii hicbir devlet buna yanasmaz. Ustelik en ince konuda dahi ’secmen en iyisini bilir’ diyenler, ‘halkimiz cahil, bunu yapamaz’ demeye baslarlar. (Politik soylemde sacmalik, dansozluk ve ahlaksizlik konusunda aksama kadar sikayet edebilirim, en iyisi keseyim.)
Yaşlılık aylığı da sizin dediğiniz gibi; şu kadar prim ödersen şu kadar para veririz değil anlamında değil, yaşlılığınızda perişan olmayacaksınız, asgari bir geçim için size bu primlerden maaş bağlanacak manasındadır. Açıkça bu denmektedir. Yaşlılık primi ve aylığının getiriliş amacı budur.
Hmm. Ama fiiliyatta bu dogru degil ki? Yani su kadar kaloriyle belenme, su kadar m2 bir yerde oturma ve isinma hesaplanip bunu karsilayamayacak fakir yaslilara ona gore para verilmiyor. Onun yerine maas miktarina endeksli ve varliktan bagimsiz bir ‘hak’ var. Zaten orada is kopmaya basliyor.
Burada amaç insanların perişanlığına engel olmaktır. Başka bir şey değil. Bunda da mutabık olduğumuzu düşünüyorum.
Bunda mutabikiz ama mecburen mutabikiz. Ailenin ve cevrenin uzerindeki sorumluluk devlete devredilip beklenti yaratildigi icin ‘bu hic olmasa?’ sorulari gercekci egil.
Dediğiniz doğru. Ama ben insanlar 50 yaşında emekli olsun demiyorum ki. Çalışma yaşı kadınlar için 50 erkekler için 55 normal bana göre. Şartları zorlarsanız bunu kadınlarda 55 erkeklerde ise 58 olarak da belirleyebilirsiniz. Bunun üstü bence insani değil.
Burada hayata bakis farki var. Hastalik/issizlik dolayisiyla calisamaz durumda olanlar haricinde ben ‘insani’ acidan boyle bir gereklilik gormuyorum. Eger eli kolu tutanin calismasi insanlik disi ise, orada baska bir problem vardir diye dusunuyorum (ki var, modern ekonomilerde insanlara ne oldugu bence ortada degil). Benim kendim icin boyle bir beklentim yok. Genelde serbest calisanlarin da KOBI veya ustu buyuklugundeki yerlerde uzerinde insan/para/uretim sorumlulugu olanlarin boyle dusunduklerini zannediyorum (zengin olsunlar veya olmasinlar, o boyut ayri bence). Hayata bakislari oyle yani. Ogretmenler, doktorlar ve universite hocalari da kismen boyledir galiba. Ben de boyleyim, serbest calisiyorum, biriktirip rahat etmek isterim ama calismamak istemem mesela. Suat bey ‘benzer dusunuyoruz’ demis, buyuk ihtimalle onun da ailesinden gordugu ve/veya kendi icinde oldugu durum bu cikacak. (Burada ekleyeyim, solcular buna ’sinif bilinci’ ’sinif algisi’ gibi seyler diyorlar galiba. O laflar buyuk ihtimalle bos laflar degil ‘kucuk’ burjuva denen kesim icin dahi. Bunlar tabii maddi yahut mesleki acidan sansli insanlar icin, ama bakisin degismesi de manidar.)
Simdi bu hayata bakis acisindan tutunca ‘baska turlu bakan fenadir’ demis gibi olma tehlikesi var tabii. Kastim o degil, pekala da ‘emegimin/uretimimin buyuk bir yuzdesine musallat olan devlet bana bunu yiyebilecek yastayken geri versin’ diyerek sosyal sigorta isine bakmak kabil. Ben diyorum ki o ’sosyal’ bir bakistan ziyade duz alisveris mantigi olabilir cunku o hesabi yapabilen insanlar buyuk ihtimalle toplumdaki en fakir kitleye mensup degildirler.
Gelir vergi rejimi buna engel olduğu gibi, bu ülkede çoğunluğu teşkil eden mavi yakalı çalışanların BES primi ödeyecek durumu yok. Bırakının mavi yakalıyı beyaz yakalılar da öyle ahım şahım bir ücret almıyorlar. İnsanlar nasıl kendileri tasarruf etsinler tasarruf edecek paraları olmayınca?
Brut ve (kacirilmayan) gercek ucretlere bakmak lazim bence. 700-800YTL gibi gozuken ucret aslinda (kesintilere isveren paylari dahil) ne kadarmis hesapladigimizda kucuk bir rakam cikmayabilir. Sadece SSK oranlari bile %30-40 civari olmali.
Ömür beklentisi 10-15 yıl olmayabilir ama gerçek durum bu. Kim ölmek ister ki:) Düşük gözükmesin yaşam tabloları bunu söylüyor. Erkekler için ortalama yaşam süresi 65 yaş civarında. Kadınlarda bu oran biraz daha yukarılarda. Zamanla da yaşam süresi gelişen sağlık teknolojisine paralel uzuyor.
O ortalamalar dogumda beklenen sureler icin. Icinde bebek/cocuk olumleri filan da var. O yuzden (ve 50 yastan bahsettigimiz icin) 50 yasina gelmis biri icin beklenen nedir diye merak ettim. Nette birsey bulamadim Turkiye icin. ABD icin buldum. Oraya gore 0-10 yaslari arasinda bir erkek cocugunun omur beklentisi 69.8 iken, 50-59 yasindaki bir adamin 76.1 oluyormus. Yani oynuyor rakamlar, burada cocuk/bebek olum oranlari daha yuksek oldugu icin daha fazla oynuyor olabilir.
Suat bey,
Burada amaç insanların perişanlığına engel olmaktır. Başka bir şey değil.” demişsiniz. Anlaşılmamaktan sözediyorsunuz ama yazdıklarınız gayet net. Algı dediğimiz bu. (Bülent bey, orada sistemi, insanlara anlatılanı/anlaşılanı tariflemiş sadece, bu amaca/sisteme katıldığını söylememiş; hele ki gerçek farkire değil de, bir biçimde kayıtlanmış kişilere bu tip bir garanti fikrine hiç katılmaz. Yanlışsa, bu cümlemi düzeltecektir.)
Dogru diyorsunuz. Fakir icin de katilmam aslinda, yani bu isleri merkezi devlete yaptiran ve hasabini da tutturamayan bir toplumun (ustelik bizdeki gibi devletle iliskilerini kacirabildigi kadar kacirmak noktasina getiren bir toplumun) aslinda iyice sakatlanmis oldugunu dusunurum. Icinde oldugumuz durumu iyi teshis edemiyoruz bence, ve anlamadigimizin da farkindayiz. Insanlarin cesitli (dine dokunanlar dahil) ideolojilere sarilmalarinin ve ideolojik birliktelikte bir insani sicaklik bulmalarinin bir sebebi de bu kafa karisikligi olabilir. (Ben ’sol’ denen seyin korkulan turunun bittigine de inanmiyorum bu yuzden.)
Öncelikle bizim “sosyal sigorta” tanımında anlaşabilmemiz lazım. Ya da ’sosyal sigorta’ ile emekliliği ayırmamız gerekir. (Bülent bey de buna değinmiş, size soru sormuş. Tekrara girmeyeyim.)
Bu bence cok onemli. Su haliyle iyi kotu varligi olanlarin miraslarini korumaya yarayan bir duzen olabilir elimizdeki — en fakirlere faydasi olan bir duzen olmak yerine. Tabii rakamlari bilemiyoruz, sadace tahmin ediyoruz.
Ben Bülent bey ile çok farklı düşünmüyorum. Onunla aynı temelde buluştuğumuz için teknik konular ve detaylardaki kaygılarına da ortak olduğumu varsayabilirsiniz.
Hayata bakisla ilgili olabilir bu, yukarida da degindigim gibi. Varlikli olmak degil de, calisma sartlari ve ekonomiyle ne sekilde karsi karsiya gelindigiyle alakasi vardir. Beni rahatsiz eden (bundan 301′in kalkmasi isinde de rahatsiz oldum) benim bakis acimdan makul gozuken seylerin ’sinsi’ sayilabilecek metodlarla ve halka duzgun anlatilmadan yapiliyor olmasi. Bunun caresi var mi bilemem, ama caresi bilinmiyor diye burada bir garabet yoktur demek de makul gelmiyor bana.
Bülent Bey ve Suat Bey,
Yazılanlarla birlikte işler biraz karmaşık bir hal aldı. Nelerde mutabıkız nelerde değiliz bunları sıralarsak yorumlar daha verimli olacak sanırım;
Sosyal güvenlik sisteminde reform yapılmasında, devletin şeffaf yönetilmesinde, ister devlet payı olsun ister işveren payı sisteme giren paranın neticede işçinin cebinden çıktığında, insanların yaşlılıklarında (çalışamaz duruma geldiklerinde) perişanlığına engel olunmasında (zorunlu da olsa) mutabıkız.
Devletin çalışanlardan toplanan primler dışında kendisinin sisteme katkı yapıp yapmaması bakımından sosyal bir görevi/ödevi olup olmadığı konusunda, Sosyal sigortanın (yani hastalık, iş kazası ve meslek hastalığı, analık yardımları mı olsun yoksa yaşlılık aylığı da olsun mu) neleri içermesi konusunda, insanın elden ayakta düşünceye kadar zorunlu olarakl çalışıp çalışmaması konusunda, ortalama yaşam süresinde, çalışanların kazançlarının BES’e katılmaya yetip yetmeyeceği konularında mutabık değiliz.
Başkaca mutabık olunmayan nokta var ise onları da tespit edip 5510 sayılı kanunu tartışmaya o şekilde devam edelim diye düşünüyorum. Aksi halde konu dağılıyor tartışılması gereken ana mevzudan uzaklaşıyoruz.
devletten birşey beklemek yanlış değildir. aksine beklememek gerçekçi değildir.
iş bulamayan insanların beslenme, barınma ve sağlık işlerini devlet üstlenmeyecek mi? üstlenmezse bu insanlar ölecek mi?
çocukların eğitimini devlet üstlenmeyecek mi? üstlenmezse gelecekte üretime katılamayan cahil bir toplum mu olacağız?
Siz de düşüncelerinizi paylaşın: