Muamma
Kaçırılan 8 asker üzerine yazdığım yazıdan bu yana epey zaman geçti, benim kafa karışıklığım geçmedi. Bilindiği gibi askerler ağır suçlamalarla karşı karşıya ve şubat ayında mahkemeye çıkacaklar.
Malum Türkiye’de diğer sorunlarımız yanında bir de medya sorunumuz var. Herşeye maydonoz olan medyamız, bir konu var ki orada dut yemiş bülbüle döner. Bildiniz: Askerler. (Dut yemiş bülbüllüğe bile razıyız aslında, çünkü ekseriya postal yalayıcıdırlar)
Yine öyle oldu. Bildiğim kadarı ile kaçırılan 8 askerin esir düştüğü baskınla alakalı olarak, Taraf -ve kısmen Vakit (*)- dışında baskını sorgulayan; manşetlere taşıyıp sorular soran, kaçırılan askerlere yapılan suçlamalar ile alakalı olarak sorgulayıcı haberler yapan olmadı. Sadece birkaç köşe yazarı sesini çıkarttı, o kadar.
Siyasiler zaten “asker” dendi mi titriyor.
O gece 12 askerimiz öldü. 8′i esir alındı. Ortada bir iddianame var ama suçlanan komutan falan yok.
Taraf’ın haberlerinden öğrendiğimize göre bölük komutanları izindeymiş, tabur komutanı da düğünde. Baskına dair istihbarat gelmesine rağmen üst mevziler boş bırakılmış, önlem alınmamış, bu yetmezmiş gibi “bakın biz buradayız” der gibi sis ışıkları açılmış.
Akşam’dan Serdar Akinan, erattan bazılarının ifadelerini alıntılamış ve bir yazı yazmış. Önce ifadelerden bir bölümünü alıntılayayım:
“19 Ekim 2007 tarihinde Nikon dürbününü kullanan Zeynel Abidin, dokuz yüklü katır ve dört silahlı PKK militanı gördü. [...]
Personelin üzerinde taşıdığı birer adet taarruz el bombası, tabur komutanının emri ile savunma el bombaları ile değiştirmek üzere toplanmıştı. Biz yeni el bombalarını almadan, yani el bombasız olarak Keri Tepe’ye gelmiştik. Çatışmanın olduğu gün 18:00 sıralarında katırları ve teröristleri gördüm. Durumu Çağdaş Üsteğmen’e bildirdim.
O da telsizle durumu tabur komutanlığına iletti. Bu bölgeye taburdan havan ve topçu atışı yapıldı ama mermiler hep kısa düştü. Havan ve topçu menzili dışında kaldılar. Tabur Komutanı o sırada köydeki düğünde olduğundan üsteğmenimize telsizden herhangi bir emir verilmedi. Bu yüzden bölük komutanımız bu gece uyumamamız gerektiğini ve dikkatli olmamızı söyledi.” (P. Çvş. U.Ç)
“Herkes önemli bir olayın olabileceğinden endişe duyarak gerilmişti. Hepimiz diken üstünde idik O gün sis vardı ve aydınlatma projektörleri ile aydınlatılıyordu. Bu nedenle bulunduğumuz tepeden personel yalan mesafeden rahatça görülüyordu. Saat 00:30 sularında çatışma başladı. Yüzden fazla terörist olduğunu düşünüyorum.” (P. Er R.C)
“Olay gecesinden iki gün önce öğle saatlerinde dokuz on katırla üç kişilik görüntü tespit edildi. Bu görüntü Çağdaş Üsteğmen tarafından Tabur Komutanı’na bildirildi. Akabinde Kobra helikopteri talebinde bulunuldu ancak talep uygun görülmedi.” (P. Onb. M.K)
Bu ifadelere göre baskın göz göre göre gelmiş. Ancak ne önlem var ne de saatler süren çatışmada gelen bir yardım. Suçlu kim? Baskın yiyen askerler mi?
Akinan bu alıntılardan sonra da şu satırları yazmış:
Yaşadığımız iletişim çağında gerçeklerin üstü örtülemez.
O taburdaki 600 asker bugün değilse yarın konuşacak.
Siz ise kafanızı ne kadar kuma gömerseniz gömün bu gerçekler öğrenilecek ve tartışılacak.
Tutukluk yapan silahlar, istihbaratı okuyamayan yetkililer…
Görev başında olmayan komutanlar…
Biz bu çocukları ne uğruna size emanet ediyoruz?
Bu vatanı millet adına savunsunlar diye… Siz onları büyük bir beceriksizlikle ve ihmalle ölüme yollayın diye değil…
Garibanları vatan haini diye damgalamak kolay…
Sitenize geceyarısı e-muhtıra koyup tepki oylarını AK Parti’ye gümüş tepside sunmak da kolay…
O siteye bir açıklama da Dağlıca ve diğer bilmediğimiz vakalarda şehit düşenler için koyun.
Bu milletten özür dileyin.
“Evlatlarınız ihmalden ve beceriksizlikten öldü…” deyiverin.
Hadi beni susturdunuz, tarihi nasıl susturacaksınız?
Vicdanlarınızın sesini nasıl susturuyorsunuz?
Bekleyip göreceğiz, bakalım bu konu nereye varacak..
—
(*) Taraf’tan Alper Görmüş yazdı bunu, (18 Ocak) ben kendim okumadım.




2 comments
“Evlatlarınız ihmalden ve beceriksizlikten öldü…” deyiverin.
İşte insanı kahreden cümle bu..!
F 16 ların modernizasyonu deniliyor..Uydudan istendiğinde uçaklarımız kör olur, hedef bulamaz deniliyor..Casus uçaklar basit bir yapım, İsrail benzeri ülkelerden -o da - daha yeni kullanıma alıyoruz..
Sınırlarımızı yıllardır kontrolden aciziz..
Bizim bilmediğimiz acaba kırılan kol içinde ne gibi ”ihmaller” (!) var..
Daha cesurca sorulması gerekiyor soruların. Hep bunun takipçisi olmak gerekiyor. Sorgulanmayacak hiç bir kurumun olmaması gerekiyor. Asırlarca oluşturulan o askerin sorgulanamaz konumunun sorgulanması ve hesap vermesi gerekiyor… Bilmeliler ki analar bedava mehmetçik doğurmuyor…
Mehmet Altan’ın bugünkü yazısı….
******
Sınır rahatlıkla geçilmiş. Tabur kolayca basılmış. On iki gencecik insanımız şehit olmuş. Sekizini de alıp götürmüşler. Fatura ise basılan taburdaki telsizci ere çıkartılmış. Müebbet istemiyle yargılanmaya başlanmış.
Bu nasıl oluyor?’ diye sorduğunuzda… Cevap olarak küfür mü, hakaret mi olduğu anlaşılmayan bir resmi açıklama geliyor:
‘Ordu karşıtlığını siyasi ve ekonomik rant aracı yapan bazı çevreler…’
‘Türk Silahlı Kuvvetlerine seviyesiz bir şekilde saldırmak…’
‘Olayı saptırarak kendi amaçları doğrultusunda kullanmak…’
‘Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak.’
İlk sorum şu:
Bu üslup nedir?
***
Sorulara cevap vermek yerine, soru soran Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla bir kamu kurumu yönetiminin bu tarz ve bu düzeyde polemik yapması ne kadar doğal?
Ne kadar meşru?
Ne kadar demokratik?
Ne kadar hukuksal?
Aynı şeyi, tüm devlet kurumlarının yaptığını düşünün… Her eleştiriye, her soruya, her şikayete yukarıdaki üslupla cevap veren kamu kurumları, Türkiye’yi düzlüğe mi çıkartır yoksa ülkeyi mi çökertir?
İstenen ‘mutlak bir sessizlik’ mi?
***
Gelelim, Dağlıca baskını ile ilgili yayınlanan dünkü bildirinin diğer kısımlarına:
‘İdari soruşturma yapılmakla birlikte; olayın yargısal sürece tabi tutulması, basın ve kamuoyuna karşı şeffaflık açısından arzu edilen bir durumdur.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu tavrı, onun özgüveninin ve hukuka duyduğu saygının en açık göstergesidir.
Nitekim, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hukuk dışı her türlü eylemi yargıya havale etmekte asla tereddüt göstermediği, kamuoyu tarafından yakından bilinmektedir.’
Bunlar olması gereken olumlu bir yaklaşım…
Ama bir sorun var:
Askeriyede ‘hukuk dışı her türlü eylem’ hangi ‘yargıya’ havale ediliyor?
Askeri yargıya…
Askeri yargı ne?
Sicil amirinin aynı zamanda komutanı da olduğu asker üyelerin oluşturduğu mahkemelerin tümü…
‘Çift başlı yargının’ hüküm sürdüğü bir ülke ‘hukuk devleti’ sayılabilir mi? Hangi çağdaş ülkede, bizdeki gibi askeri mahkeme, Askeri Yargıtay, Askeri Danıştay var?
Var ise bir örnek rica edelim…
Gerçek bir hukuk devleti olacaksak, doğal yargı ile olacağız…
Bunu arzulayan insanların ne gibi ‘rantı’ olabilir?
***
Başka bir soru daha:
Askeri yargıya havale ediliyor da, sonuç ne oluyor?
Hatırlayalım:
Doğal mahkemenin 39 yıl ceza verdiği Şemdinli sanıkları nerede tahliye edildi?
***
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde görev yaptığı dönemde, ‘hákim ve savcıları’ hizaya getirmek için ‘birkaç bomba attırdığını’ söyleyen emekli Korgeneral Altay Tokat hakkında açılan dava ne oldu?
Askeri savcılık, ‘meskûn mahalde bomba attırmak’ suçundan açılan ilk soruşturmayı yetkisizlikle sonuçlandırdı.
Askeriye yeşil ışık yakmayınca, sivil mahkeme de ilginç bir karar aldı…
Hakkári Başsavcılığı, Tokat’ın ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’, ‘yargı görevini yapanı etkileme’den soruşturulması gerektiğine ancak, Tokat bölgede 1989’da görev yaptığı için bu suçların zaman aşımına girdiğine hükmetti.
‘Bomba attırdığını’ üstelik de bunu ‘savcı ve hakimleri hizaya getirmek için yaptığını’ söyleyen bir emekli komutanın cezasız kalması, ‘hukukla’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ ile bağdaşır mı?
Genelkurmay için bu soruları soranlar, ‘Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmayı…’, ‘… onun terörle mücadele ve Türkiye Cumhuriyet’in temel ilkelerine sahip çıkmadaki kararlılığını aşındırmayı düşünenlerin’ mi?
Tersten sorarsak, sağa sola bomba attırdığını söyleyen eski komutanlara ilişmemek mi Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmıyor, terörle mücadeleye destek veriyor ve Cumhuriyet’in temel ilkelerini aşındırmıyor?
***
Şunları da pas geçmeyelim:
Yıllar önce…
Cizre’nin…
Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiğinde de…
Yargıdan ceza çıkmamıştı.
Yargıtay’dan bir üye bana, bunun ‘güvenlik güçlerinin moralini bozmamak’ gibi ‘hukuksal olmayan’ bir nedene dayandırıldığını anlattıydı.
***
Rüşveti verenin ‘rüşvet verdim’ dediği ama rüşveti alanın karanlıkta kaldığı tek ülke neresi?
Türkiye Cumhuriyet’i Devleti.
Olay ne?
Askeri uçak alımı, Lockheed.
Bu ‘hukukun üstülüğü’ ile uyuşuyor mu?
Boeing firmasından alınan tanker uçakları…
Awacs erken uyarı uçakları…
Casa uçakları hakkında yolsuzluk iddiaları ne oldu?
***
Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’nun ‘Kulp’ta bulunan toplu mezar’ raporunu hatırlayan var mı?
1993 yılında Kulp ilçesinde gözaltına alınan on bir köylü kayboluyor. Aradan yıllar geçiyor ve Diyarbakır’ın Kulp ilçesi Kelpir bölgesinde bir toplu mezar bulunuyor. Kaybolan köylülerin yakınları savcılığa başvuruyor. Dönemin Kulp Cumhuriyet Savcısı bu başvurulara aldırmıyor, bölgeye de gitmiyor. Bulunan kemiklerin ve diğer eşyaların toplanıp getirilmesini istiyor. Komisyon, bu nedenle ‘görevi ihmalden’ dönemin Kulp Cumhuriyet Savcısı için suç duyurusunda bulunma kararı alıyor.
Türkiye aynı olay nedeniyle daha önce de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkum oluyor. İnsan Hakları Komisyonu ‘cezai yönden takibat açılmasının’ faili meçhulleri önlemek açısından önemini hatırlatıyor.
TBMM İnsan Hakları Komisyonu, dosyalar üzerinde yaptığı incelemeler sonucu ‘olayın Bolu’dan gelen General Yavuz Ertürk komutasındaki Bolu Komando Dağ Taburu’nun operasyonu sırasında gerçekleştiği’ kanaatine varıyor.
***
Silopi’de kaybolan iki HADEP’linin döneminde de aynı yetkilinin orada görevli olduğu da İnsan Hakları Komisyon raporunda var.
Bunlardan dolayı sürekli AİHM’de mahkum olmak Cumhuriyet ilkeleri ile bağdaşıyor da, ‘hukuksuzluk bizi çürütür’ demek mi bağdaşmıyor?
Yerim kalmadı.
Eşref Bitlis olayını ve diğerlerini pas geçiyorum…
Ama yıllardır söylediğimizi tekrarlıyorum:
Lockheed askeri uçak alımındaki rüşvet olayının şimdiye dek bir tek Türkiye’de ortalığa çıkmaması tüm kurumlar üzerindeki şaibeyi sürekli kıldı.
Hukuk denetiminden kaçan ülkeler ve kurumlar çürüyor. Yolsuzluklar bir ur gibi bünyeyi sarıyor. Üstelik tüm bu rezaletler büyük bir ‘vatanseverlik’ propagandası ile örtülmeye çalışılıyor.
Bunu yapmaya ve ‘hukuktan yana taraf’ olan insanları çirkin bir şekilde suçlamaya devam etmeyin.
Madem ‘hukukun üstünlüğü’ önemli…
O zaman hukuksal bir soğukkanlılık ve hukuksal bir kibarlık lütfen.
---
Siz de düşüncelerinizi paylaşın: