Filistin Sorunu
Şimon Perez ve Mahmut Abbas Türkiye’ye gelmiş. El sıkışmışlar, samimi pozlar vermişler, gülüşmüşler falan.. Keşke böyle gösteriler bir anlam ifade etse.
Bu arada Batı Şeria’da sanayi bölgelerinin kurulmasına yönelik antlaşma imzalanmış, antlaşmanın orta ve uzun vadede Filistin’e sağlayacağı imkânlar çok güzel elbet.
Bu ticarî antlaşma çok önemli ama mesele ticaret antlaşmaları ile hallolacak kadar kolay değil.
İsrail-Filistin meselesi hakkında çeşitli sitelerde pek çok yazı yazdım, yaşanan asırlık süreci de iyi kötü bilirim. Dünya üzerinde, bu kadar kangren olmuş, çözümü çok zor olan bir başka konu var mıdır; hiç zannetmiyorum.
Filistin aslında kâğıt üzerinde varlığı olmakla birlikte, fiilen var olmayan bir devlet. Mahmut Abbas’ta bu olmayan devletin olmayan başkanı adeta. Çünkü Abbas, Filistinlileri temsil etmekten çok uzak. Ne acı ki bu aynı zamanda Ortadoğu’nun bir resmi gibi. Çünkü Abbas gibi temsil sorunu olan isimlerden bol miktarda var bu coğrafyada.
Bu sorunun çözümü tüm ehl-i vicdanın istediği bir şey. Yakın zamanda ABD’de Ortadoğu zirvesi yapılacak. Türkiye’de bu görüşmelere katılacak. Umuyoruz ki bu görüşmelerden bir sonuç çıkar ve kangren olmuş sorun hallolma yoluna gider. Akan kana, gözyaşına, işgal ile perişan edilen insanlara artık yürek dayanmıyor. Bu hakkaniyetsiz savaşa, acımasız zulme karşın elimizden bir şey gelmemesi de ayrı bir vicdanî yara.
Gerçekçi olmakta fayda var. Gerçekçilik bizi acı tablolarla hemhal eder ama sonunda hayal kırıklığına uğramamıza da engel olur.
Benim ABD’deki görüşmelerden aman aman bir beklentim yok maalesef. Yanılacak olmayı çok isterim.
İki yönden nihai bir sonuç beklemiyorum. Birincisi İsrail’e göre “barış” demek “benim dediklerimi yapın, barış yapalım” demekle eşdeğer. Bu ise ölümü gösterip sıtmaya razı etmek demek.
ABD ve İsrail ile iyi ilişkilere sahip olan Mahmut Abbas, “yeter ki kan dursun, bu perişanlık bitsin” diyerek İsrail’in de razı olacağı bir çözüme “evet” dese bile temsil sorunu nedeniyle bu çözümün uygulama imkânı bulması neredeyse imkansız. Filistin’de etkin olan iki güç, Hamas ile El-Fetih arasındaki gerilim göz önüne alınırsa bunun çok haklı bir kaygı olduğu daha iyi kavranabilir.
Kaldı ki böyle bir çözüme razı olmak demek Filistin’in de kaybedilmesi demek.
“İsrail’in yaşam hakkının tanınması” noktası çoktan aşıldı, artık İsrail -pazarlık payı açısından- resmen olmasa da tanınıyor. Bu bir gerçek.
Filistinlilerin hatta Müslümanların büyük çoğunluğunun istediği şey çok açık; İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilerek 1967 sınırlarına dönmesi ve 5 milyonu bulan Filistinli mültecilerin geri dönüşünü sağlaması. (Ki aslında İsrail’in ilk anlaşmanın yapıldığı 1947 sınırlarına yani BM’nin belirlediği %50–50 toprak paylaşımını öngören antlaşmadaki sınırlara çekilmesi gerek ama Arap-İsrail savaşındaki bozgun artık bunu imkânsız hale getirmiş durumda.)
Özetle önümüzdeki tablo maalesef çok karamsar.
“Gerçekçi olmakta fayda var” demiştim. Bu soğuk gerçekliğin önemli bir yönünü de “tarih ve yapaylık” oluşturuyor.
Bu ne anlama geliyor?
Mesela Mustafa Armağan’ın, ABD’li düşünür Richard Cohen’den aktardığı satırlar iyi bir örnek bu yapaylığa:
[Cohen] İsrail’in yapabileceği en büyük “hata”, kendisinin bir hata (mistake) olduğunu unutmaktır diyor. İsrail kuzeyde Hizbullah’la, güneyde Hamas’la savaşıyor olabilir ama en amansız düşmanının “tarih” olduğunu unutmamalıdır, diye ekliyor Cohen. Nedir bu hata? Cohen’e göre bu hata, etrafı Müslüman ülkeler ve halklarla çevrili bir coğrafyaya Avrupalı Yahudilerin göç ettirilerek bir millet ve devletin kurulabileceğine inanılmış olmasıdır.
Bu tarihsel durum değişen dünyada, barış içinde birlikte yaşamanın avantajları ile tolere edilebilirse ne ala..
Yoksa barış -en azından kısa vadede- çok mümkün görünmüyor..
İnşallah yanılırım.
Not: Bu konuda epey önce yayınladığım “Barış, iyi de nasıl?” başlıklı, süreci ve sorunun kökeninin derinliğini özetleyen yazım halen güncelliğini koruyor. Bu bağlamda okunabilir.




4 comments
Suat Bey,
Terörizmle bağlantılı olduğu malum olan bir siyasi hareket serbest seçimlerde kazanırsa, demokratik temsil onu meşrulaştırmış olur mu? Halk ona çok oy verdi diye terörist oldukları bir kenara bırakılabilir mi?
Kime göre meşru, kendi halkına(seçmenine) mı, içinde yaşadığı merkezi devlete mi, dünyaya mı?
Size göre ?
Terörizm hiçbir biçimde tasvip edillemez. Masum insanların bir siyasi/dini dava uğruna katledilmesi kabul edilebilir birşey değil.
Buna vicdani tavır diyelim.
“Meşruiyet” konusuna girersek meşru olan çok az şey bulunur, yani “bana göre”, meşru..
---
Siz de düşüncelerinizi paylaşın: