Güncel & Kadın & Düşünce & Garabet T. Suat Demren - 23 Eylül 2007 03:14 pm

‘Başörtüsü yasağı’ üzerine..

“Eğer yolunuz birgün bir üniversiteye düşerse, saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız, konuşurken saçlarını savurmuyorsa, sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını, uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde, yakıştıramamışsa giydiklerini, güzelliğinden utanıyorsa mesela, yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse, bir pardesü giyip yün şapka takıyorsa, ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri, ürkekse, bir başınaysa, bilin ki o kız başörtülü bir kızdır. Bilin ki bir kez daha kaybetmişizdir.”

Bu satırlar Dücane Cündioğlu’nun “Philo Sophia Loren” adlı kitabından. Cündioğlu bu satırları bir yerden not ettiğini ama yazarını hatırlamadığını söylüyor..

Zaten satırların yazarı önemli değil, önemli olan acılığı ve sahiciliği..

Bu ülkede üniversitelerde yıllardır amansız bir başörtüsü yasağı uygulanıyor. Bu yasak yüzünden pekçok başörtülü kardeşimiz mağdur olmuş, eğitim hakları ellerinden alınmış durumda.

Ben hukukçu değilim ama şimdiye kadar konu hakkında okuduklarımdan hareketle yasağın kökenine ve çözüm yoluna dair birşeyler söylemek istiyorum.

Sorunun kökeni nereye dayanıyor?

1988 yılında üniversitelerde başörtüsü yasağı tekraren uygulanmaya çalışılınca dönemin ANAP iktidarı Yükseköğretim Yasası’na “Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.” şeklinde bir madde ekliyor. Laik olduğu iddia edilen bir devlette yasalara ” Din inanç sebebiyle” şerhli bir madde eklemeye çalışmak hangi cingöz ANAP’lının fikriydi bilmiyorum, çünkü bu maddenin “laiklik” ilkesine dayandırılarak iptal edileceğini görmek için müneccim olmaya gerek yok.

Dönemin Cumhurbaşkanı Evren maddeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürüyor ve haliyle mahkeme de maddeyi iptal ediyor. Ama iptal ederken öyle bir gerekçe yazıyor ki bu gerekçe katı bir laik(çi)lik yorumuna dönüşüyor ve şu ana kadar da bu yasağın gerekçesi olarak gösteriliyor.

Bunun üzerine 1991′de ANAP bu kez aynı yasaya EK-17. maddeyi ekliyor. Madde şöyle:

Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.

Bu kez mahkemeye gitme sırası SHP’de. SHP yasanın iptali için mahkemeye başvuruyor, mahkeme bu kez “dini inanç” terimi geçmediği için -çok doğru olarak- yasayı iptal edemiyor ama gerekçesinde önceki karara da atıfta bulunarak maddenin başörtüsünü serbest bırakmadığını, çünkü başörtüsünün “laiklik karşıtı” bir giysi olduğunu, o yüzden zaten yasak olduğunu belirtiyor.

İşin ilginç yanı ise şu. Aralarında Sezer’in de bulunduğu, iptal yönünde oy kullanan üç üye, gerekçelerinde maddenin iptal edilmemesi halinde üniversitelerde başörtüsünün serbest kalacağını savunuyor.

Sonuç olarak “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.” maddesi yerinde kalıyor (halen de yerinde) ama mahkemenin gerekçesi -yani yorumu- bağlayıcı olarak son derece hukuksuz bir biçimde yasağa meşruluk kazandırmak için kullanılıyor.

Niçin hukuksuz? Çünkü Anayasa Mahkemesi kanunkoyucu olarak davranamaz. Anayasa Mahkmesi’nin görevi kanunların anayasaya ve kanunlaşma şekli açısından TBMM içtüzüğüne uygunluğunu denetlemekten ibaret. Dolayısı ile iptal etmediği bir madde ortada iken bu maddeye aykırı olarak, gerekçe/yorum ile bir “hüküm koyma” yetkisi de yok.

Bu konuda Anayasa hukukçusu Prof. Mustafa Erdoğan şöyle diyor:

Anayasa Mahkemesi’nin -esasen bütün mahkemelerın- kararlarında bağlayıcı olan sadece hüküm fıkrasıdır. Gerekçeden yararlanılabilir, ama onun uygulanması diye bir şey hukuken söz konusu olamaz. Bu duruma göre, mahkeme iptali istenen serbestlik normunun iptali talebini reddetmiş olduğundan, YÖK’ün Ek 17. maddesi hâlâ yürürlüktedir.

Sonuç olarak bu görmezden geliniyor ve bürokrasi, bir kanuna dayanmayan ve yürürlükteki kanuna da aykırı olan yasağı, yıllardır zorbaca, hukuksuz ve acımasız bir şekilde uyguluyor.

Yasağın evveliyatı böyle.

Sorun nasıl hallolur?

Dört çözüm yolundan sözedilebilir.

Bir

En kesin çözüm yolu aslında Erdoğan’ın “kurumsal mutabakat” sözüyle sık sık bahsettiği zeminde olabilir. Yani sivil ve askeri bürokrasinin yasağın kalkmasına “tamam” demesinde. Hemen şu anda herhangi bir yasal düzenlemeye gerek olmadan bu yasak kalkabilir, çünkü hukuken dayanağı yok.

İroniye bakın ki hukuken bir yasak olmamasına rağmen, en temel insan haklarından olan “eğitim” hakkı ihlalinin ortadan kaldırılması için “aşkın” mutabakat zeminleri arıyoruz. Bu durum “Hukuk Devleti” olma iddiasındaki bir devlet için utanç vesikasıdır.

Bürokratik vesayetin böyle bir mutabakat zeminine yanaşmayacakları ortada olduğuna göre bu şıkkı hemen çöpe gönderebiliriz. (Yanaşacak olsalar zaten bu yasak çoktan kaldırılmış olurdu.)

İki

Bugünlerde bildiğiniz gibi “sivil anayasa” tartışmaları yapılıyor. AKP bu yasağı ortadan kaldırmak için anayasaya bir madde koymayı planlıyor. İki alternatifi olan madde şöyle:

1. Kılık ve kıyafetinden dolayı hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz.
2. Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.

Öncelikle şunu söyleyeyim. İnsan hakları temelli bir anayasada kılık kıyafet ile ilgili bir hükmün bulunması ilkellik göstergesidir. Ama maalesef mevcut durumda kanunsuz biçimde “yasak uygulamak” gibi daha derin bir ilkellik olduğu için icra makamı adeta buna mecbur ediliyor.

AKP’nin, -ANAP’ın yaptığı gibi- YÖK yasasına değil de direk anayasaya böyle bir maddeyi koymaya çalışması sebepsiz değil. Çünkü bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi kanunların “anayasa”ya uygunluğunu denetleyebilir. Dolayısı ile “direk” anayasa maddelerini şekil-usul dışında denetleyemiyor.

Zaten Rektörler Komitesi’nin, taslakta yeralan ve başörtüsüne özgürlük içerek maddelere yönelik yaptıkları açıklamaya/tepkiye dikkat edilecek olursa, direk AİHM’e başşvurmaktan sözetmeleri iç hukuk yolunun kapalı olmasından kaynaklanıyor.

Peki bu gerçekten çözüm olabilir mi? Buna katılmayanlar var. Mesela İsmet Berkan ” Şimdi bana göre, Anayasa metnine ne yazarsanız yazın, Anayasa’dan laiklik ilkesini çıkarmadığınız sürece, ki herhalde çıkarmayacaksınız, türbanı serbest bırakmak çok zor.” diyor.

Buna katılmak mümkün değil, çünkü bu kabul edildiğinde Anayasa Mahkemesi’nin kanunkoyucu olduğu da kabul edilmiş ve dolayısı ile şimdiye kadar uygulanan yasak hukuken meşrulaştırılmış olur. Oysa zaten Anayasa Mahkemesi’nin kanunkoyucu gibi davranması anayasaya aykırı bir durum.

Ama “burası absürdüstan, yıllardır hukuksuz bir biçimde yasak uygulanıyor, bundan sonra hukuksuzluğun devamını ne engelleyebilir?” diye sorulursa -ki haksız da sayılmaz bunu soranlar- cevap vermek oldukça güç.

Böyle bir değişikliğe rağmen bu yasak uygulanmaya devam edilebilir mi? Bunu bugünden öngörmek zor ama Türkiye eğer bir Hukuk Devleti ise devam etmesi imkansız hale gelecektir.

Üç

Üçüncü çözüm yolu olarak da yine “sivil anayasa” bağlamında bazı yeni düzenlemeler gösteriliyor.

Şu anda zaten EK - 17. Madde yürürlükte mevcut, yani kanunen bir yasak sözkonusu değil. O halde iş “uygulayıcı”larda bitiyor, yani YÖK’te/rektörlerde. İşte yeni anayasada yapılacak YÖK ile ilgili düzenlemelerle hiç anayasaya kılık kıyafet ile ilgili bir madde koymaya gerek kalmadan, yasağın uygulanmasının önüne geçilebileceği ileri sürülüyor. (Mesela Kürşat Bumin)

Bunun nasıl olabileceğine dair teknik bilgim yok. Ayrıca, “Türk Rektörler Komitesi” gibi ne anayasada ne de YÖK kanununda dayanağı bulunmayan bir komite icat edip sağa sola efelenen bir oligarşik yapılanmadan sözediyoruz. Dolayısı ile YÖK’ün tamamen ortadan kaldırılması durumunda bile mevcut zihniyete sahip rektörlerin spontone bir biçimde bir araya gelip hörgüçlerinden kurul ihdas ederek yasağı devam ettirmeyeceklerini kim garanti edebilir?

Dolayısı ile bu çözüm yolu pek gerçekçi gelmiyor bana.

Dört

Son çözüm yolu da aslen “bürokratik vesayetin tasfiyesi” zemininden çıkıyor. Fakat bu, zamana yayılan bir değişimle gerçekleşebilecek birşey.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecini düşünün. Çankaya niçin “kale” olarak görülüyordu? Çünkü cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi üyeleri ve rektörler de dahil bürokrasinin hemen tamamını zaman içinde değiştirme imkanına sahip de ondan.

Mesela zaman içinde boşalan mahkeme üyeleri yerine atanacak yeni isimler önlerine gelen olası bir üniversitede başörtüsü yasağı bağlamlı bir dosyada, 1989 ve 1991′deki eski ictihadları nakzederek yeni bir içtihadla yasağın temelsizliğini vurgulayabilir. Bu olduğunda -aslen zaten yasal olmamakla birlikte- mahkemenin “kanunkoyucu” olarak davrandığı/davranabileceği kabul edilmiş olsa bile yasağın hiçbir gerekçesi kalmamış olacaktır.

Yahut üniversite rektörlerinin zaman için görev süreleri doldukça değiştiğini demokrat ve özgürlükçü zihniyete sahip rektörlerin atandığını düşünelim. Hiçbir yeni düzenleme yapılmasa bile uygulama alanında zaten yasal dayanağı olmayan bir yasağı ortadan kaldırmak zor olmayacktır. (Halen bazı üniversitelerde rektörlerin inisiyatifine göre yasağın uygulanma dereceleri olduğunu unutmayalım.)

Sonuç

Şu bir gerçek, bu yasak bir gün kalkacak. Ama ne zaman?

Saydığım çözüm yollarından en mantıklısı hangisi? Hangisi uygulanırsa bu en temel insan haklarından birisinin gaspı anlamına gelen bu hukuksuz zorbalık “en kısa zamanda” ve “kesin” olarak ortadan kaldırılabilir?

Yukarıda da söylediğim gibi birinci yöntemi (kurumsal mutabakat) tamamen devre dışı bırakalım. Çünkü böyle bir mutabak için bürokrasideki epeyce bir insana beyin nakli yaptırmak gerek ki tıp henüz o kadar ilerlemedi.

İkinci yöntem, yani yeni anayasaya bir madde eklemek suretiyle yasağı imkansızlaştırmak değindiğim gibi bir ilkellik olsa da bir başka ilkelliği ortadan kaldırma amaçlı ve hakkaniyet gereği olduğu için tolere edilebilir birşey.

Fakat bu, çok çok iyi düşünülmeli, AİHM kararları ve gerekçeleri de gözönüne alınmalı. Çünkü olası bir “geri tepme” (nasıl olabileceğini bilmiyorum) bu konunun çözümünü onyıllarca ileriye atabilir. (ANAP 89 girişimini hatırlayalım.)

Biliyorsunuz fincancı katırları ürkmek için bahane arıyor. Zaten şimdiden koca taslakta en çok tartışılan madde üniversitelerde başörtüsüne serbestlik sağlayan madde. Bunun gündemi toz duman haline getirip aslî “sivil” değişikliği engelleme ihtimali her zaman var. Yani anayasada daha köklü (daha demokratik, insan hakları ve birey temelli) değişiklikler bu başörtüsü yasağı tartışmaları hengamesinde okkanın altına gidebilir ve Dimyat’a pirince gideceğiz derken evdeki bulgurdan da olabiliriz. Bu gibi köklü değişiklikler en temel insan haklarını içeriyor ve uzun vadede başörtüsü meselesi de dahil pekçok insan hakkını garanti altına alıyor.

Ben anayasada kılık kıyafet ile alakalı bir maddeden hoşlanmasam da eğer sorunu kesin olarak halledecekse bu yöntemin biran önce uygulamaya geçebilmesi için desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Üçüncü yöntemi (YÖK ile ilgili bazı düzenlemeler yaparak uygulama alanında yasağı kaldırmak) belki teknik bilgisizliğimden olacak, gerçekçi bulmadığı söylemiştim.

Son olarak dördüncü yola gelelim.

Aslında en köklü, en sancısız ve belki en gerçekçi yöntem bu. Bir zihniyet değişimi gerekiyor bürokraside; demokratlığa evrilmiş bir zihniyet değişikliği. Bu ise ancak mevcut bürokratik kadroların zaman içinde tasviyesi ile mümkün.

Türkiye değişiyor, 1980′den sonra geçirdiğimiz değişim inanılmaz boyutlarda. 20 yıl önce konuşulması hayal olan şeyler bugün açık açık tartışılıyor, bu, uzun soluklu bir mücadeledir; özgürlükler alanındaki iyiye gidiş geri döndürülemez. Ki mevcut çatışmanın sebebi de bu değişimin sancıları. Kontrollü bir gerginlik bu değişimi daha da sağlıklı ve kalıcı hale getirecektir. (Gerginliği istediğimden, hoş gördüğümden değil, madem bu var, kontrollü olmasını sağlayıp sağlıklı değişim kotaralım diyorum.)

Cumhurbaşkanı Gül’ün bürokrasideki atamalara yansıyacak “demokratik zihniyet” yaklaşımı kısa sürede değişimi getirecektir. Sivil Anayasa’nın getireceği iyileştirmeler de ilave edildiğinde önümüzdeki dönemde bu gibi tartışmaların komedi olarak görüleceği günleri görmemiz imkansız değil.

Ama dediğim gibi bu, zaman gerektiren bir şey. Halihazırda hakları gaspedilen insanlara “durun bekleyin, hallolacak” demek reel olarak mümkün olsa da vicdanları kanatttığı için kolayca tavsiye edilebilecek bir yöntem değil.

Bu zorbalığın bir şekilde, bir an önce bitmesi dileğiyle.

35 Responses to “‘Başörtüsü yasağı’ üzerine..”

  1. on 23 Eylül 2007 at 15:35 1.snow

    “Eğer yolunuz birgün bir üniversiteye düşerse, saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız, konuşurken saçlarını savurmuyorsa, sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını, uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde, yakıştıramamışsa giydiklerini, güzelliğinden utanıyorsa mesela, yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse, bir pardesü giyip yün şapka takıyorsa, ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri, ürkekse, bir başınaysa, bilin ki o kız başörtülü bir kızdır. Bilin ki bir kez daha kaybetmişizdir.”

    Öyle bir kız hatırlıyorum…içimde bir yerde hala çekingen hala ürkek!üniversiteli değil ama!çünkü üniversite bile geç başörtüsünü açmak için.iyi bir üniversite kazanabilmek için ta lisede açmış başını sonuç istenilen gibi; okumuş öğretmen olmuş ve adeta ikiye bölünmüş ve tek kelimeyle kaybedilmiş.tek değil yalnız değil binlercesi var…artık eskisi gibi ürkek değil düzene uymuş diğer yarısı,alışmış olanlara.zaten istedikleri de bu değil miydi???

  2. on 23 Eylül 2007 at 16:08 2.T. Suat Demren

    Leyla İpekçi’den çok güzel bir yazı: (Meraklılara not, Leyla İpekçi’nin başı açıktır)

    Türbandan korkanlara açık mektup

    Siz her ne kadar tek cümlesini kesip manşetlerinizle ısıtmaya çalışsanız da Prof. Şerif Mardin, türbanın üniversite öğrencilerine serbest bırakılması gerektiğini söylüyor, başka profesörler de.

    Evet, aynı inanca sahip erkekler rahatça okurken, türbanlı kızların siyasi simge denilerek kapılardan çevrilmesini, evlerine hapsedilmesini, meslek sahibi olamamasını alkışlamak mümkün değil. Evet, insan hakları ihlali söz konusu. Cinsiyet ayrımcılığı da cabası. Elbette hak ve adalet duygumuz da zedeleniyor. Toplumsal algının bütünlüğü adına türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını savunuyoruz doğru. Ama hepsi bu kadar değil. Farklı boyutları var. Diyorsunuz ki: “Türban serbest bırakılırsa, türbanlılar Müslüman değil misiniz gerekçesiyle başı açıkları üniversiteye almayacak.” Böylesine kesin bir veri bu sizin için. İddia bile değil. İnfaz. İnsanın iç dünyasının, kalbinde olanın hükmünü vermek kimseye düşmezken, o insanın niyetini okumakla kalmayıp koskoca bir topluluğu bir genellemeye indirgiyorsunuz. Dünyaya hangi tanımlarla esir düştüğünüzü görmüyor musunuz? Tanımadığınız biri için yaptığınız her tanım öncelikle sizi kendi dünyanıza hapsediyor. Öte yandan “türban serbest olursa başı açıklara mahalle baskısı uygulanacak, yakında türbansız öğrenci kalmayabilir” derken, bizzat sizin bu hükmünüz ‘mahalle baskısı’ndan çok daha öte bir baskı oluşturmuyor mu? Tam da sivil bir anayasa hazırlandığı şu günlerde?

    Türban masum inanç gereği bir örtünme değil, siyasi simge” diyorsunuz. Bu yargı mesela, masum bir inançtan ne anladığınızı iyice ele veriyor doğrusu. Sizin için inanç yalnızca gizemli bir zevk unsuru, kişisel hazza yönelik bir tüketim metaı anlamına geliyor. Söyledikçe içeriğini yitirecek, genleriyle oynanmış, yıpratılmaya açık alelade bir kelime belki de sizin için. ‘Masum’ tanımıyla pekiştirmeksizin kullanamıyorsunuz inanç kelimesini. Bu da sizin inancınızdır, kimse bir şey diyemez. Ama söyleyin: Eylemle sınanmayan bir niyet gerçek olabilir mi? Ya sorumluluk almadan inanmak nasıl mümkün olabilir? Sevdiğiniz biri için kılınızı kıpırdatmadıktan sonra onu sevdiğinize nasıl inandırabilirsiniz kendisini? Türbanın, kendini geleneksel ve taşralı büyüklerinden ayıran kadınların örtünme biçimi olduğunu, sayılarının zaten bu kadar çok olduğunu, şimdilerde sizin yakınınıza geldikleri için daha ‘görünür’ olduklarını bir türlü anlamak istemiyorsunuz. Bu stili beğenir veya beğenmezsiniz ama kendi vehimlerinizden güçlü bir ’siyasi imge’ yaratabileceğinize niye bu kadar şartlanmışsınız? Şehir, tüketim, üstün zevkler, steril değerler, birtakım ’süslü’ erdemler salt sizin yaşam alanınıza mı ait olsun istiyorsunuz? Hayatı nimet ve külfetleriyle bir bütün olarak paylaşmaktan niye bu kadar korkuyorsunuz?

    Saraybosna’ya, İsfahan’a, Halep’e, İskenderiye’ye, Şiraz’a, Şam’a, Beyrut’a, Amman’a bir bakın. İster daha doğuya, ister batıya, güneye gidin. İslam oralarda şehirlerden çekilmediği, taşraya hapsedilmediği için, alt sınıflara terk edilmediği için kadınların vücut dillerine türbanın nasıl yansıdığına tanık olun. Onların dünyayla ve kâinatla kurdukları ilişkiye, medeniyetle aralarındaki görünür ve görünmez bağlantılara eşlik edin. Örtüyle kadın arasında hışırdayan kadim ilişkinin metafizik boyutlarını sezmeye çalışın. Baktığınız her türbanlıda bir Taliban prototipi görme kararlılığıyla hangi kültürün farklılıklarına varabilirsiniz?

    Örtünmenin nefsi yok eden değil, nefsi insanın kendi denetimine emanet eden özgürleştirici boyutunu anlamak için İslam’ın kalbinde yüreğinizin atması hiç gerekmez. Hak vermeniz de gerekmez elbette. Yalnızca bir merak, bir anlama çabası gerekiyor size. Çünkü insan bilmediği şeyden korkar. Bugün emperyal devletlerin en güçlü dayanaklarından biri olan ‘İslam korkusu’ siyasetlerinin tuzağına bu kadar rahat düşmezdiniz daha güçlü bilgi sahibi olsaydınız. Zamanın ruhuna dünyanın her tarafından asırlardır kendi metaforlarını taşıyan örtünme biçimlerini getirip Türkiye’ye mahsus bir siyasi simge tanımına sıkıştırmak ne kadar da küresel bir yanılgı?

    Kamusal alan diye yaptığınız tutarsız tariflerin hiçbir yaşam pratiği olmadığı halde (sağlık kuruluşu veya sokaklar bir kamusal alan değilken yüksek eğitim kuruluşları veya Meclis olabiliyor), siyaset bilimine ait çoğulcu bir tanımı, sosyolojinin tüm imkânlarını inkâr ederek kendi dağarcığınıza uygun olarak yeniden ürettiniz. Kamusal alan bu ülkede bir avuç seçkincinin ‘özel mülkiyeti’ midir? Sadece size ait bir yaşam algısında, size benzedikleri oranda var olma hakkı tanıdığınız insanlardan daha ne kadar soyutlanacaksınız? Sizin gibi olanlar mı siyaset yapmaya, okuyup ‘adam’ olmaya layıktır? Öteki ile kamusal alanda beraber olmayacaksanız nerede olacaksınız ki?

    “Türbanlılar gelip başı açıkları da kapatacak” diyorsunuz. Mesela bunu nasıl yapacaklar hiç düşündünüz mü? Bir totaliter devlet kurmaksızın, ellerine silah almaksızın, teker teker türbanlılar bunu nasıl yapacaklar? Bir zamanlar sizin onları açmak için kurduğunuz ikna odalarına sizi soksalar inandırıcı olur muydu? Bazı türbanlı öğrenciler bir araya gelip çete mi kuracaklar, organize suç örgütü mü oluşturacaklar sizi zorla kapatmak için? Anayasa maddelerini bir bir çiğnerken de yargı mercii müdahale etmeyecek mi onlara? Bu ülkede askerî darbe olasılığı, türbanlıların başı açıkları zorla kapatmasından daha mı düşüktür, daha mı yüksek?

    Türbanlıların bireysel baskı uygulayarak açıkları örteceğinden korkmak, İslam’a ait en basit terminolojiden bihaber olmaktır. Öte yandan bu nasıl bir niyet okumadır ki? Eğer peşin hüküm ve önyargılar bir insanın gelecekte nasıl davranacağına dair yeterli bir veri oluştursaydı, birbirimizi tanımak, anlamaya çalışmak, ilgi duymak, ilişki kurmak gibi insani yaklaşımlara gerek kalmazdı. Peşin hüküm kaskatı bir yumaktır ve insanı tek bir zaman kipinde taşlaştırır. Onun iradesini, kaderini, arzularını, değişim ve dönüşümlerini, hayallerini elinden alır. Onu kaba bir genellemeye indirger. Kaba genellemeler kısa yoldan bizi her zaman haklı olmaya, hakkı hep kendimize atfetmeye götürür. Haksızlığı ise hep öteki’ne mal ederiz. Bunun adı her dilde faşizmdir. Hakkı salt güçlü olana atfetmek, adalet duygunuzu zedelemiyor mu?

    “Başörtüsü ninelerimizden beri takılıyor kimse de karışmıyordu, hiçbir sorun da olmuyordu” diyorsunuz. İstiyorsunuz ki, moda diye bir kavram sadece sizin giyinme biçiminizi değiştirsin, yalnızca sizin için etek boyları, pantolon paçaları genişlesin, darlaşsın, ama başkaları seksen yıl öncesinin giyinme biçimiyle kendini ifade etmeye çalışsın. Bu mudur hak? İhtiyarlardan daha iyi bildiğiniz şeyler sizin icatlarınızdır. Ruhu siz icat etmediniz. Ne de bu dünyayı. Suyu, toprağı, ateşi burada buldunuz yalnızca. Unutuyorsunuz. Hep ‘dogma dünya’ olsun istiyorsunuz. Kendi yarattığınız putlara taptığınız, kendi vehimlerinizi çoğalttığınız, salt kendi doğrularınızı ‘evrensel değer’ diye kutsamaya kalktığınız o dogma dünyada başkalarının ruhuna neden acaba sığdıramıyorsunuz takma kanatlarınızı? Haykırıyorsunuz şimdi. Etek boylarında, göğüs dekoltelerinde sizin ölçütlerinize endeksli mutlak bir uzlaşı sağlansın istiyorsunuz. Cumhuriyetin en temel kazanımları sizin algınızda tektip bir kadın görüntüsüne hapsolsun. Hep böyle kalsın. Bunun için mi kazandık Kurtuluş Savaşı’nı tesettürlülerle, hocalarla, imamlarla hep beraber? Ve şimdi sizin zihin ve kalplerimizde keskin bir bıçak darbesiyle bizleri iki cepheye ayırma çabanıza rağmen sabırla yaşatmaya çalışıyoruz cumhuriyeti, ‘bütün’ kalmaya çalışıyoruz vesselam.

    http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=591985

  3. on 23 Eylül 2007 at 16:17 3.freedom

    Suat bey,

    İkinci yöntemdeki gibi anayasaya madde koyulması bence en kötü çözüm olur. Böyle bir madde koyulduğunda üniversitelere kara çarşaflıların girmesini engelleyemezsiniz veya biri mayo ile girmek isterse derse ne diyeceksiniz? Afrika’dan gelmiş ve yerel kıyafetiyle orası burası açık şekilde derse girmek isteyen birine ne diyeceksiniz? Sadece türbanı serbest bırakmak için böyle anlamsız bir özgürlük verilmez. Üniversiteye her türlü kıyafetle gidilmez. Bazı sınırlamalar olmak zorunda. Sizin belirttiğiniz gibi bir madde her türlü kıyafeti serbest bırakır.

    Ayrıca Gül’ün yapacağı atamalarda özgürlükçü ve demokrat kişileri tercih edeceğini düşünmeniz inanılmaz derecede iyimser diye düşünüyorum. Bana göre daha çok dindarlık veya dini hassasiyetler öncelikli ve belirleyici kriter olacaktır Gül’ün atamalarda yapacağı tercihlerde.

  4. on 23 Eylül 2007 at 16:40 4.T. Suat Demren

    Freedom,

    Bu konuyu Sapanca’da tartışmışlardı, haber şöyle:

    AKP’li hukukçularla Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki bilim kurulunun bir araya geldiği Sapanca kampında üniversitelerde türbanlı öğrencilerin de okuyabilmesi, ancak cüppe, çarşaf, sarık gibi Devrim Kanunları’na aykırı kılık ve kıyafetle üniversiteye girilememesine yönelik formül üzerinde uzlaşma sağlandı.

    Sivil anayasa taslağına son şeklini vermek için hafta sonu Sakarya’nın Sapanca ilçesinde kampa giren Anayasa komisyonunu en çok uğraştıran düzenleme mevcut anayasanın “eğitim hakkı” başlıklı 42. maddesi oldu.

    AKP’li bazı hukukçular, “Anayasa’da üniversitelerde türban takılamayacağını gösteren bir yasak yok. Bu nedenle türbanı serbest bırakmak için özel bir düzenlemeye yer verilmese de olur” görüşünü savunurken, kurul üyeleri Anayasa Mahkemesi’nin üniversitede türban takılmasının laikliğe aykırı olduğu yönündeki kararlarının, yeni anayasaya bir hüküm konulmasını zorunlu hale getirdiğini belirtti.

    6 alternatif tartışıldı

    Komisyonda, yapılacak düzenlemenin “cüppe, sarık, çarşaf, şalvar, mayo, bikini” gibi marjinal kılık ve kıyafetleri kapsayıp kapsamayacağı da tartışıldı. Düzenlemenin provokatif yaklaşımlara neden olabileceği, taslaktaki genel sınırlamaların bu madde yönünden geçersiz sayılabileceği endişesi üzerine bilim kurulunun hazırladığı taslakta yer alan iki alternatif dışında dört alternatif düzenleme daha oluşturuldu.

    Bilim kurulunun taslağında, türban yasağının, “Kılık kıyafetinden dolayı hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz” ve “Yükseköğrenim kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir” düzenlemelerinden birinin anayasaya eklenmesiyle aşılabileceği belirtiliyordu.

    Toplantıda hazırlanan diğer dört öneride ise marjinal eğilimleri yansıtan kılık ve kıyafetle üniversitelere girilemeyeceğini gösteren farklı düzenlemeler de yer aldı.

    Komisyon, pazar günkü son toplantısında önerilerden biri üzerinde uzlaştı. Buna göre, Erdoğan’a ve AKP MYK’ya sunulacak taslakta, “Üniversitelerde kılık ve kıyafetin Devrim Kanunları’na, genel ahlaka ve Anayasa’da gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını engelleyen sınırlamalara aykırı olmamak kaydıyla serbest olduğu” şeklindeki düzenleme yer alacak.

    Düzenlemede kılık kıyafetlerin sosyolojik gerçekliği yansıtması gerektiği vurgulanacak.

    Ancak bazı üyelerin Devrim Kanunları ifadesinin türbana engel oluşturabileceğini savunduğu, Erdoğan’a diğer önerilerin de anlatılacağı belirtildi.

    ***

    Öte yandan bazı marjinallikleri örnek göstererek ülkenin koca gerçeği başörtüsü yasağını halletmek için hazırlanan kanunu engellemeye çalışmak bence üzüm yemek değil bağcıyı gözüne kestirmektir.

    Ben marjinal kıyafet korkusu ile bir sınırlama yapılmasına da karşıyım aslında.. Dileyen dilediği gibi gelsin, çarşaflı afrika yerlisi, sarık cübbe vs..

    Mayoyla gelmek isteyen mayoyla, bikiniyle gelmek isteyen de bikini ile gelsin. Bence mahzuru olmadığı gibi bardağın dolu tarafına bakmaya da teşneyim :D

  5. on 23 Eylül 2007 at 17:20 5.hg

    Başörtüsünün Özal dönemiyle ilgili serancamını öğrenmek için okuyunuz;

    1- Mecliste Başörtüsü Mücadelesi, M. Bülent Çaparoğlu, Şule Yayınları
    2- Meclis Hatıraları, M. Bülent Çaparoğlu, Şule Yayınları

  6. on 23 Eylül 2007 at 17:30 6.Hatice

    Suat Abi,

    Başörtüsü sorunu neden çözülmez? Bu meselenin çözülmeyişinin iç ve dış sebepleri var. Dış sebepleri şu yukarıda saydığınız maddelerden biriyle halletsek bile iç sebepleri bertaraf etmeden bir sonuç elde edemeyiz.

    Laik bir ülke olabiliriz, yüzde yirmimiz kabul etmeyebilir, fakat biz bir islam toplumuyuz. Başörtüsü de islam toplumunun kolonlarından biridir. Tuğlaları parçalasınız da bina yerinde durur ama kolonları tahrip etmeye başlarsanız binayı çökertirsiniz. Yapılan da tam olarak budur. İman-imansızlık mücadelesi başörtüsü üzerinden devam ediyor. Bize yansıyan tarafı var yansımayan tarafı var. Yansıyan taraflarını kabaca şöyle görebiliriz:

    Birincisi, kamusal alan zımbırtısıyla bireylerin özgürlüklerinin kısıtlanması ve bazı temel haklarından yoksun bırakılmaları. Bu bir bakıma iman ehlinin imanlarını ispat etmeleri için kendilerine tasallut etmesine izin verilmiş bir musibettir. Sadece kadınları mı ilgilendirir? Hayır. Geçenlerde yazdığınız bir başlıkta konuşulduğu üzere evlilik, iş vb meselelerde erkekler de bir ispatla mükellefler. Yani başlarına takke takmaları farz değil diye tesettür mücadelesinde tarafsız bölge oluşturma lüksleri de yok.

    İkincisi, islami ilimler sahasında farz oluşuna dair hükmü zedeleme çalışmalarıyla örtünün baştan önce zihinden tasfiyesi. Ki bunun temeli alimlerimizin ümmi sayıldığı güne kadar iner. Benim kanaatimce bu birinciden daha tehlikelidir. Birçok ilahiyatçı ayrı bir fıkıh görüşü oluşturabilecek salahiyette görebiliyor kendini. Ülkenin yetkin sayılan tefsir hocası kendince ilme öncelik tanıyıp öğrencilerini başlarını açmaları yönünde teşvik edebiliyorsa burda bir arıza var demektir. Okullarımızda en iyi arapça bilgisine sahip hoca itikadi marazlar taşıyor olabiliyor. vs vs.. Bu işleri ruh eğitiminden ayırınca tabii netice saymak lazım bunu ama mesele tabiiliği değil götürüleri. Başörtüsünün gerekliliğini de bunlar tartışıyor nihayetinde. Bununla kalsa gene sineye çekeceğiz, aynı şeyi islami ilimlerden bihaber vatandaş da yapmaya başlayınca tasfiye çalışmasının ne kadar başarılı olduğunu dehşetle izliyoruz.

    Üçüncüsü, başörtülü kadınların seve seve benimsedikleri modernleşme akımı. İslami ölçülerle kıyaslamaksızın kendilerine sunulan her çağdaş ölçüyü tatbik etmekten geri durmayan hanımlar da bindikleri dalı kesiyorlar. Kimin ne giydiği beni alakadar etmez o ayrı bir bahis, kişilerin giyimlerini konuşmuyorum zaten, fakat tesettürü tesettür olmaktan çıkarıp iki paralık insanların ağzına sakız yapan başı örtülü hanımlar aynayı kendilerine tutmadıkça bu sorun çözülmez. Sonra gelir birisi, senin sıkma başını Sophia Loren’inkine, pantolon üstü tuniğini bilmem kiminkine benzetir, onlardan bir farkın saç telin mi der, çıkar işin içinden. Kim haksızsın diyebilir ki?
    Tesettür sadece başı örtmek değil, hatta sadece bedeni örtmek bile değil. Tesettür dişiliği örtmek, kişiliği açmaktır, nazar-ı harama mani olmaktır. O yüzden şekilde kesin çizgiler çizilmemiştir, illa siyah renk, illa çarşaf denmemiştir. Amaç budur, sen içinde bulunduğun topluluğun ahvaline göre bu amacı sağlayacak şekilde giyin ve davran..

    İşte başörtü sorununun çözülmeyişinin iç sebebi bu ve buna benzer bir şeylerdir. Bizim tesettürümüz şu anki gibi devam edecekse, bütün samimiyetimle söylüyorum, çözülmesin bu sorun. Ne fark eder? Asıl musibet okula girememek değil, örtülü çıplaklardan olmak. Okul nedir ki? Okuyorsun sonra iş sorunu çıkıyor. İşe uygun giyinmek zorundasın, yine taviz. Sonu var mı bunun? Halimizi düzeltmemiz gerektiğini topluca idrak etsek şu saydığınız dört maddenin hiçbirine de ihtiyacımız kalmayacak..

    Saygılar,

  7. on 23 Eylül 2007 at 20:34 7.Bulent Murtezaoglu

    Baska yol da var. Devlet neyin universite olduguna karar verme merakindan vaz gecer. Memuriyet zaten bir seri imtihanla oluyor benim anladigim. Erkekler icin yedek subaylik mevzuu var dogru, ama kadinlar icin o da yok. Millet zaten memur olacagiz diye bu kadar gayret etmeyecek herhalde memlekette ekonomi liberallestikce. Vakif okullari tamamen ozel okul gibi davranmaya baslar, iclerinden isteyeni buraya sadace carsafla gelinir der, isteyeni ciplak gelinir, isteyen daha makul bir giyim kusam yonetmeligi ortaya koyar kimse de — ozel oldugu icin ve insanlara devlet nezdinde bir imtiyaz saglayan birsey getirmedigi icin — ses edecek duzgun bir dayanak bulamaz. Okumak isteyen kizlar okur boylece, hic anayasa filanla da ugrasilmaz.

    Yarin YOK ne bileyim Sabanci, Koc veya Bilkent universitesi bizce universite degildir dese bu okullara gitmekte olan insanlar (yine yedeksubaylik disinda) icin ne farkedecek? Ogrenciler ve mezunlar ‘aaa bir anda cahil olduk’ mu diyecekler?

  8. on 23 Eylül 2007 at 21:58 8.Bigalıoğlu

    suat bey,
    “İnsan hakları temelli bir anayasada kılık kıyafet ile ilgili bir hükmün bulunması ilkellik göstergesidir.”

    katılıyorum,ancak dediğiniz gibi dinozor beyinlerin tasfiyesi zaman alacagından basortusunu serbest hale getirecek bir madde eklenmeli anayasaya.

    bununla beraber,sivil toplum kuruluslarımızın yeterli tepkileri gosterdigini goremiyorum ne yazık ki.
    gerek birey olarak gerekse sivil toplum kurulusları olarak bu konuya egilmeliyiz.ulkemiz gereksiz kutuplasmalardan bir turlu kurtulamadı hala.
    turban konusu bu ulkede belli bir kesimin sorunu degil,tum ulkenin bir sorunudur.

  9. on 23 Eylül 2007 at 22:14 9.Deniz

    Bülent Bey,
    “Okumak isteyen kizlar okur boylece, hic anayasa filanla da ugrasilmaz. ”
    Vakıf üniversitelerininin 10 bin doları geçen harçlarını ödeyebilen, isteyen kızlar okur diye bir not düşseydiniz.”
    Zaten bu kadar parası olanlar yurtdışına gidiyor, başörtüsüyle orada okuyorlar.
    Ha, Fatih Üniversitesi bütün başörtülüleri burslu alır diyorsanız o ayrı mesele.
    Bence çözüm Fransa modeli gibi olmalı.

  10. on 23 Eylül 2007 at 23:45 10.freedom

    Suat bey,

    Anayasada “genel ahlaka aykırı olmamak” diye bir tabir sizce biraz garip değil mi? Kim karar veriyor bu “genel ahlaka”? Ahlak polisliği kurulacak da benim haberim mi yok acaba?

  11. on 24 Eylül 2007 at 00:36 11.T. Suat Demren

    Hatice,

    Hoşgeldin, (nerelerdesin sen yahu?)

    Ben senin de söylediğin gibi, dış sebeplerin yanında konuya temel insan hakları ekseninde baktığım için bu anlamıyla inceledim, çözüm yollarını sıraladım.

    Bahsettiğin noktaların çok önemli bir bölümüne katılıyorum.

    Değindiğin kısım genel sekülerleşme ile alakalı ve sadece başörtüsünü (ve İslamı da değil) değil hemen tüm geleneksel kültürleri etkileyen, deforme eden bir süreç. Yani konuyla alakalı kısmı başörtüsü olmakla birlikte sadece başörtüsüne has bir şey değil.

    Sekülerleşmenin değişik yorumlar ve hayat tarzları dayattığı bir gerçek, bunları kullananlar da var muhakkak, hem de mezbul miktarda; fakat bu, ne günümüze has, ne de yasağın kalkması durumunda da ortadan kalkacak bir şey değil.

    Yani bahsettiğin son derece haklı çekinceler, temenniler; yasak var diye var değil, olmasa da zaten üzerine konuşmamız, düşünmemiz çeki düzen vermemiz gereken şeyler.. dediğin gibi yaşam okuldan ibaret değil.

    Ne var ki, -benim baktiğim eksene gelecek olursak- ortada bir insan hakları ihlali var; en kısa sürede bu ihlal bir biçimde ortadan kaldırılmalı.

    Selamlar.

    (Daha sık uğramazsan bir ceza düşüneceğim, ona göre :-)

  12. on 24 Eylül 2007 at 00:44 12.T. Suat Demren

    Bülent bey,

    Evet dediğiniz gibi bir yöntem de var ama çok eksik bir çözüm.

    Deniz Bey’in söylediği gibi $10.000′ı verip vakıf üniversitesine gönderme imkanı olan, zaten yurtışında -daha da ucuza- okutabiliyor şu an.

    Bunun mevcudattan tek farklı faydası çocuğunu yurtışında değil de yurtiçinde okutmak isteyen zenginlere olacaktır.

    Freedom,

    Sen biraz geriden takip ediyorsun ‘düsünceler’i ama bak. Şu yazıya gözatarsan ne dediğim anlaşılabilir:

    http://www.dusunceler.org/guncel/2007/09/19/anayasa-taslagi-uzerine-birkac-not/

    Sayın Bigalioğlu,

    Evet sivil tepki yeterli olmasa da eskiye nazaran yine de daha iyi. Medyada hemen tüm demokratlar yasağın kalkmasını savunuyor. Demokrat geçinenlerin de (mesela Özkök gibi) önemli bir kısmı artık yasağın devamını “aleni” bir biçimde savunamıyor.

    Bu da bir aşamadır ve uzun soluklu mücadelenin ürünüdür.

    Selamlar.

  13. on 24 Eylül 2007 at 00:45 13.Hatice

    Suat Abi,

    Eskisinden daha az uğruyor değilim, inanın. Sadece -eskiden de olduğu gibi- söyleyecek sözüm yokken iş olsun diye yorum yazıp ses kirliliği oluşturmaktan imtina ediyorum. :-)

    Zahiren ve batınen apaydınlık günlere erişmek dileğiyle,

  14. on 24 Eylül 2007 at 00:53 14.T. Suat Demren

    Hg, Bülent Çaparoğlu’nun kitabından sözedince, aklıma kitapta Özal ile Bülent Çaparoğlu arasınd geçen bir diyalog geldi.

    Rahmetli Özal, Çaparoğlu’na o günlerde şöyle demiş:

    “Bak Bülent, seninle ayrımız gayrımız yoktur. Orada, şurada hepsi önemli ama küçük işler vardır. Fakat burada büyük ve önemli bir iş vardır. Biz o küçük meselelerle uğraşır, büyük meseleyi çözemezsek, çözemediğimiz o büyük mesele, çözdüğümüz küçük meseleleri de alır götürür. Ama o büyük meseleyi halledersek, kendiliğinden hallolur.”

    Özal’ın burada anlatmak istediği şey, benim burada anlatmak istediğim ile aynı tamamen sanırım: (güncel tartışmalardan -sivil anayasa gibi- soyutlarsak)

    “Biliyorsunuz fincancı katırları ürkmek için bahane arıyor. Zaten şimdiden koca taslakta en çok tartışılan madde üniversitelerde başörtüsüne serbestlik sağlayan madde. Bunun gündemi toz duman haline getirip aslî “sivil” değişikliği engelleme ihtimali her zaman var. Yani anayasada daha köklü (daha demokratik, insan hakları ve birey temelli) değişiklikler bu başörtüsü yasağı tartışmaları hengamesinde okkanın altına gidebilir ve Dimyat’a pirince gideceğiz derken evdeki bulgurdan da olabiliriz. Bu gibi köklü değişiklikler en temel insan haklarını içeriyor ve uzun vadede başörtüsü meselesini de dahil pekçok insan hakkını garanti altına alıyor.”

    (İnşallah şimdi birileri çıkıp “başörtüsü yasağına önemsiz, küçük iş mi diyorsun?” demez. Orada geçen kapsayıcılıkla alakalı bir ifade. )

  15. on 24 Eylül 2007 at 01:00 15.T. Suat Demren

    Hatice,

    Eskisinden daha az uğruyor değilim, inanın. Sadece -eskiden de olduğu gibi- söyleyecek sözüm yokken iş olsun diye yorum yazıp ses kirliliği oluşturmaktan imtina ediyorum. :-)

    Tamam o zaman.. :-)

    Hem, est, ben daha senin hiç, -senin de belirttiğin gibi- lüzümsuz yorum bıraktığını hatırlamıyorum.. Herzaman katkılarını bekliyorum.

    Zahiren ve batınen apaydınlık günlere erişmek dileğiyle,

    Amin, inşallah kardeşim..

    Selamlar.

  16. on 24 Eylül 2007 at 01:30 16.Bulent Murtezaoglu

    Suat bey,

    Evet dediğiniz gibi bir yöntem de var ama çok eksik bir çözüm.

    Hah, bendeki sinsiligi farketmediniz siz tabii. Basortusu ustunden madem bu kadar is oluyor, bu her seyde devlet damgasi ve icazeti isini de bu vesileyle (en azindan universiteler icin) kirmis oluruz diye dusunmustum. Yani acik ettigim maksat acisindan eksik, ama parcasi oldugu plan cok buyuk.

    Deniz Bey’in söylediği gibi $10.000′ı verip vakıf üniversitesine gönderme imkanı olan, zaten yurtışında -daha da ucuza- okutabiliyor şu an.

    Ama bir de su var, o okullarda herkes para vermiyor. Burslu okumak kabil, kendileri teklif ediyorlar yuksek puan alanlara zaten. Katsayilari da kendileri ayarlar hale gelirler (veya baska metodlar kullanirlar) serbesti olursa.

    Bunun mevcudattan tek farklı faydası çocuğunu yurtışında değil de yurtiçinde okutmak isteyen zenginlere olacaktır.

    Bence degil. Boyle birseyin hepimize faydasi olur. Olacak sey degil tabii, boyle seylere musade edip aradan cekilmek icin yemiyorlar birbirlerini idareye talip olanlar. Bunu hep konusuruz burada, belli bir acidan bakilinca anayasada universite hakkinda madde olmasi dahi absurt tabii. [1]

    Bir de soyle dusunmek lazim, serbestlik kime faydasi olur diye dusunulerek verilecek birsey degil bu durumda. Oyle dusunecek olur isek (burz mevzuunu cikartin aradan) 70lere donup ozel okullari kapatmamiz lazim, cunku hoca cekiyorlar devlet okullarindan.

    [1] Bu arada Abzurdistan diye kitap varmis. Bir yabanci arkadasa buradaki halleri anlatirken burada bir blogcu var Abzurdistan diyor oradan anla filan demistim, o soyledi:
    http://www.amazon.com/Absurdistan-Novel-Gary-Shteyngart/dp/1400061962

  17. on 24 Eylül 2007 at 01:47 17.T. Suat Demren

    Bülent Bey,

    Hah, bendeki sinsiligi farketmediniz siz tabii. Basortusu ustunden madem bu kadar is oluyor, bu her seyde devlet damgasi ve icazeti isini de bu vesileyle (en azindan universiteler icin) kirmis oluruz diye dusunmustum. Yani acik ettigim maksat acisindan eksik, ama parcasi oldugu plan cok buyuk.

    Heh, şimdi anlaşıldı tamam.. :-) Plan gerçekten büyük ve çok çok önemli bir eşik. Ama zor, hem de çok..

    Ama bir de su var, o okullarda herkes para vermiyor. Burslu okumak kabil, kendileri teklif ediyorlar yuksek puan alanlara zaten. Katsayilari da kendileri ayarlar hale gelirler (veya baska metodlar kullanirlar) serbesti olursa.

    Doğru burslu alıyorlar. Özel okullarda serbestlik olsa ve normal lise mezunu başarılı bir genç başörtüsü takmak isterse burslu olarak bu okularda okuyabilir.

    Mevcut duruma göre katsayı problemi olanlar -ki 80 puan kadar bir kesintiye neden oluyor- burslu seçenekte okuamaları neredeyse imkansız.

    Ama dediğiniz gibi okul katsayı konusunu da kendi ayaralacak şekilde “özel”leşirse o zaman katsayı engeli de kalkmış olur; en azından özel okullarda.

    “Bence değil” dediğiniz kısımdan sonrası da ilk yorumunuzdaki sinsiliği farkettikten sonra size katılacağım hale gelmiş oldu.. :-)

    Selamlar.

  18. on 24 Eylül 2007 at 12:01 18.TT

    Freedom:üniversitelere kara çarşaflıların girmesini engelleyemezsiniz veya biri mayo ile girmek isterse derse ne diyeceksiniz? Afrika’dan gelmiş ve yerel kıyafetiyle orası burası açık şekilde derse girmek isteyen birine ne diyeceksiniz? Sadece türbanı serbest bırakmak için böyle anlamsız bir özgürlük verilmez. Üniversiteye her türlü kıyafetle gidilmez.

    Üniversiteye veya bir devlet dairesine mayo ile gitmeye kalkan ve bundan dolayı engellenen birini duymadım.Toplumun yazılı olmayan kurallarla hallettiği (problem olmayan) bir durumu öne sürerek din,vicdan ve eğitim özgürlüğüne engel koymak bağnazlıktan başka bir şey değil..

  19. on 24 Eylül 2007 at 12:26 19.Bulent Murtezaoglu

    TT bey,

    Toplumun yazılı olmayan kurallarla hallettiği (problem olmayan) bir durumu öne sürerek din,vicdan ve eğitim özgürlüğüne engel koymak bağnazlıktan başka bir şey değil..

    Iyi de kanunu ‘bunu herkes anlar’ veya ‘oyle sey zaten olmaz’ diye eksik/genis yazmak arzu edilecek birsey degil pek. Kurallara tabi toplumlarda kurallar ozgurlestikce ve toplumda gorusler/tarzlar cesitlendikce eninde sonunda kabul goren mesruiyetin siniri kanunun belirledigi sinira vuruyor/vurduranlar cikiyor. Bu iyidir veya kotudur demek ayri ama benim gorebildigim kadariyla olan bu. Eger devlet gucunun kullanimini yazili kurallarin icine cekmek gibi bir gayemiz varsa, bu kurallari yazarken durust ve samimi olma aliskanligini kazanmamiz lazim herhalde. Insanlar basortu ile okula gidebilsin demek istenirken, her kiyafet serbest olsun demek dogru gelmiyor bana bu acidan bakilinca. Belki onumuzdeki isi halleder, ama agzimizin baska sey soyleyip meramimizin baska olmasi gibi zararli (ama oldukca yerlesik) bir aliskanligi da beslemeye devam etmis oluruz.

    Dogru soyluyorsunuz, toplumun kendisinin halledebildigi/halledebilmesi gereken isleri kanunla halletmek zaten pek arzu edilecek bir hal degil. O azru edilmeyecek genel halin uzerine, bu sefer daha dar bir alanda, kanun yazarken hic arzu edilmeyen bir hali yuklememek lazim bence. Kolay bir konu degil bu, sagda solda bulldozer ile yangin sondurmekten sehir planciligina vaktimiz kalmadigi icin bunlari iyice dusunemiyoruz galiba. En azindan ben surasi soyle burasi boyle diyebiliyorum bazen ama genis ve net goremiyorum.

  20. on 24 Eylül 2007 at 23:33 20.T. Suat Demren

    Hakan Albayrak’ın yazısı:

    Ordular, ilk hedefiniz yel değirmenleri…’

    Bilindiği gibi başörtülü hanımlar ne zaman bir postaneye veya süpermarkete girseler, oradaki başı açık hanımları döve döve dışarı atmaktadırlar.

    Yine bilindiği gibi başörtülü hanımlar ne zaman bir belediye otobüsüne binseler, başı açık hanım yolcuları pencereden dışarı fırlatmaktadırlar.

    Türkiye’nin böyle bir gerçeği olduğu içindir ki kerli ferli bilim adamları, siyasetçiler ve hukukçular, başörtülü kızların üniversitelere alınması halinde başı açık kızların üniversitelerde barınamayacağı uyarısında bulunarak “kin ve nefret” alarmı vermektedirler.

    Bu uyanık adamlar kül yutmamaktadırlar.

    Başörtülü kızların üniversitelere alındığı yıllarda böyle bir sorunun yaşanmamış olmasına aldanmamaktadırlar.

    İdeolojik zindeliklerini korumaktadırlar.

    Teoriye uymayan pratiği yok saymaktadırlar.

    Tedbiri asla elden bırakmamaktadırlar.

    “Biz bizden olmayan kimseye tahammül edemediğimize göre, bizden olmayanlar da kendilerinden olmayan kimseye tahammül edemez” diye akıl yürüterek peşinen savunmaya geçmektedirler.

    Savunma ne kelime; Kuva-yı Milliye ruhunu yeniden üreterek –ama ‘kişotik’ bir anlayışla yeniden üreterek- taarruza geçmektedirler:

    ‘Ordular, ilk hedefiniz yel değirmenleri; ileri!’

    * * *

    Yeni anayasanın üniversitelerdeki başörtüsü yasağı sorununu kökten çözeceğine kesin gözüyle bakılıyor.

    Yukarıda mezkûr trajikomik tiplerin yukarıda mezkûr akla ziyan tepkileri son anda işi bozarsa, gülmekten ölürüm ağlanacak halimize!

  21. on 25 Eylül 2007 at 02:04 21.Deniz

    Bugüne kadar hangi sularda yüzmüş olursam olayım üniversitelerde başörtüsü yasağına sesli veya sessiz olarak karşı çıktım. 18 yaşından sonra insanların bireysel tercihlerini yapmış olabileceği varsayımıyla, istedikleri gibi giyinmesinden yanayım. Benim böyle düşünmemin ne önemi olabilir diye de düşünüyorum bir yandan, sanki öğrenilmiş bir çaresizlik, bir gücü yetmemezlik durumu. Bu memleket için arzu ettiğim çoğu şeyin olmayacakmış gibi durduğunu görüyorum.
    Üniversitelerde başörtüsü serbestliğini din öyle emrettiği için değil, benim hak ve özgürlük anlayışım öyle gerektirdiği için istiyorum. Başörtülüler için istediğimi, Aleviler, gayri müslimler ve ateistler için de istiyorum. Şöyle kabaca bir yaklaşımla devlet tarafından mağdur edilen kesimleri alt alta toplayalım: Aleviler, başörtülüler, Kürtler, gayri müslimler, ateistler,sosyalistler, komünistler,bu kesimlerin kadınları artı dışındaki kadınların bir bölümü… Bunların nüfuslarını toplam nüfusa oranlayın. Ülkücü , Milliyetçi veya Kemalist değilseniz bu memlekette rahat edemeyenlerdensiz muhakkak, hatta bu kesimler bile bir kaç yıllığına olsa bile baskı altına alınmıştır.(darbe dönemleri) . Büyük resmi görebilirsek ve kendimiz için istediğimizi öteki için de isteyebilirsek mesafe alabiliriz, çok naif mi oldu?
    Demokrasi çoğunluğun rejimi, siyasi partiler oylarını maximize etmeye etmeye çalışacaklardır. Başörtüsü sorununun çözümü “evet” diyen siyasi partilere yarayacaktır. Başörtüsüne evet derken Aleviliğin tanınmasına hayır diyecekler, din derslerinin zorunlu olarak okutulmasını- statükoyu -savunacaklardır. Kimsenin düşünceleriyle vatanı arkadan hançerlemesine izin verilmeyecektir. (bknz Cemil Çiçek). Çünkü onlar yüzde 47 yi arkalarına almışlardır, kalanlar hadlerini bilecek,işelerine bakacaklardır.
    Siz gerçekten bu siyasi tablodan tutucu AKP ve faşo MHP den ve hiç bir alternatifi omayan , sadece oldurtmayız, olmayacak diyen statükocu CHP den , özgürlükçü bir anayasa mı bekliyorsunuz?

    Konuya dönersek başörtüsü konusunda aşağıdaki çözüm olur gibi.

    “Ben 1983′ten beri üniversitelerde türban yasağına karşı çıktım ve hâlâ karşı çıkıyorum. Türbanı kadınların bireysel seçimi olarak, bireysel hak ve hürriyet bağlamında değerlendiriyorum. Türban sorunu çözülmeli. Ama bu sorun geldiği yoldan gitmeli. YÖK’ün yönetmelikleriyle ve rektörlere baskılarıyla gelmişti, yine yönetmeliklerle gitsin. Zaten birer çerçeve yasa olan anayasalar üniversitelerde giyim kuşam gibi spesifik konulara girmemeli. Kıyafet özgürlüğünü anayasaya genel olarak koyarsınız”
    Yeşim Arat,

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=233738

  22. on 25 Eylül 2007 at 03:15 22.Gazanya

    açıköğretim sınavlarında Inkılap tarihi dersi sınavında çıkmıştı buna benzer bir soru;

    “İlk medeni kanun kabul edilirken, meclis üyelerinin hangi hareketi laikliğin ilk adımını oluşturuyordu?”

    a) Meclis üyelerinin fes giymeleri
    b) Meclis üyelerinin İslam dinine bağlı olmaları
    c) Meclis üyelerinin tek eşli bir medeni kanunu kabul etmeleri
    d) Meclis üyelerinin demokratik bir şekilde karar almaları

    Doğru cevabı günümüz şartlarına göre bulmaya çalışalım;

    Şimdi şıkları kullanarak başka bir soru oluşturalım ve laiklik kavramını tanımaya çalışalım;

    Meclis üyelerinin tek eşli bir medeni kanunu kabul ederken; üyelerin fes giymeleri, İslam dinine bağlı olmaları laiklik karşıtı mıydı?

    1. YORUM

    Sorunun hazırlanış şekline ve yorumuna bağlı olarak, doğru şıkkı lakiklik ilkesi içerisine alıp, diğer şıkları da laiklik karşıtı olarak alırsak;
    doğru cevap c şıkkı olduğundan diğer tüm şıklar laiklik karşıtı olacaktır. Buna göre;
    “Demokratik bir şekilde karar almak da laiklik karşıtı bir olaydır.” Neden demokratik bir ülkede yaşamak istiyoruz o zaman?

    2. YORUM

    Sorunun hazırlanış şekline ve yorumuna bağlı olarak, dört şıklı bir soruda 3 şıkkın yalnış olmasını ve arasında bir şıkkın doğru olma ihtimaline göre soruyu çözelim;

    Günümüz laiklik kavramına göre, “a” ve “b” şıkları laiklik karşıtı bir davranış olacağından “c” ve “d” şıkları doğru demektir. Buna göre soruda 2 tane doğru cevap vardır ve sorunun iptalini istemeliyiz.

    3. YORUM (Mahkemenin 367 yorumuna benzetiyorum)

    Günümüz 367 mantığı ile yola çıkarsak,

    Meclis üyelerinin fes giymeleri ve islam dinine bağlı olmaları, laiklik dışı olduğundan meclis üyesi olamazlar. Meclis üyesi olamayacaklarından dolayı alacakları kararlar demokratik bir şekilde olsa dahi kabul edilemez. Buna göre, Meclis üyelerinin tek eşli medeni kanunu kabul etmelerinin hiçbir yasal kaynağı yoktur.

    Yaz kızım. Sorunun iptaline karar verilmiştir.

    Farketmemişim, soruda doğru cevap yokmuş :)))

    4. YORUM — Türban ile bağlantılı

    Demokratik olmanın laiklik ile bağlantısı yoktur. bu yüzden “d” şıkkı zaten elendi.
    Laiklik, alınacak kanun kararlarının bağımsızlığı anlamına gelir. “a” ve “b” şıklarının herhangi bir alınacak kanun kararı ile bağlantısı yoktur. Bu şıklar tamamen kişisel durumlardır.

    Buna göre doğru cevap “c” şıkkıdır.

    Gördüğünüz üzere biraz mantıklı düşünüldüğünde doğru cevap bulunabiliyor… Şimdi , Türbanın laiklik karşıtı olduğunu biri bana mantıklı bir şekilde anlatsın.

    Devletin başına geçmeye aday olan ve bazıları da devletin önemli yerlerinde olan bu kişilerin, ortaçağ yorumlarıyla vardıkları sonuçlar ne zaman bitecek?

  23. on 25 Eylül 2007 at 05:52 23.Haydar

    Benim universite yillarimda Yalcin isimli muazzam lumpen biri şort mayo ve uzerine file bisey ile mektebe gelmisti. Tum okulun en “guleryuzlu oldugu gun”du o gun. Valla hic kimse tik bile demedi. Bunca senedir arkadaslarla bira sohbetimize hala iyi malzeme olur.

    Ayni sahis birgun yuzunun yarisinin tamamini tras etmiste oyle gelmisti. Tras derken sac, kas, biyik ne varsa… suratinin bir yarisi 10 cm kil, diger yarisi piril piril. Niye oldugunu sonra ogrendik. Ulkuculer bunu sakalindan dolayi solcudur diye tokatlamis. Buda, ben sagci-solcu degilim diye bu sekil protesto etmis.

    Insanoglu bu… yapar.
    Ne diyecen.
    Bunlara kanun koysanda yapar koymasanda.

  24. on 26 Eylül 2007 at 01:34 24.hg

    Yorumsuz;

    Türbanlıya saldırı

    Dün Fenerbahçe Kulübü Disiplin Kurulu Başkanı Avukat Tuncer Erdoğan aradı. Sesi titreyerek, şöyle bir olay anlattı:
    Dün Şişli Adliyesi’nden çıkıp Cevahir Alışveriş Merkezi’ne doğru yürürken şöyle bir olaya şahit oluyor:
    Üçü erkek, ikisi kız, beş kişilik bir grup, türbanlı bir kızı önce sözle taciz ediyor. Ardından hızlarını alamayıp kızın türbanını başından çekip almaya çalışıyorlar.
    Tuncer Bey müdahale ediyor. Türbanlı kızı kurtarmaya uğraşıyor. Civardaki iki trafik polisinden yardım istiyor. Polisler ilgilenmiyor. O da ancak türbanlı kızı bir araca binerek, uzaklaşmasını sağlıyor.
    Av. Erdoğan, ” 65 yaşındayım, daha fazla bir şey yapamadım. Kulübe gidecektim, sinirden titreyerek ev geldim” dedi telefonda.
    Tuncer Erdoğan’a şöyle dedim…
    “Siz de bir avukat olarak bilirsiniz: Her toplumda olduğu gibi, bizde de çeşitli suç vakaları meydana gelir. Kimi bile isteye, kimi yanlışlıkla cinayet dahi işler. Hırsızlık, gasp, darp… Bunların hepsi olur.
    Önemli olan bu suçların oranıdır: Eğer suç oranı ciddi biçimde artarsa, telaşlanmamız gerekir.
    O türbanlı kız ve siz, bu olayı yaşarken müthiş gerildiniz. Perişan oldunuz. Üzüldünüz. Haklısınız da…
    Ancak içinizi ferah tutun: Halktaki hoşgörü ve itidal Türkiye’de gerginliğe izin vermiyor. Bu tip olaylar münferittir. ‘ Sistemli, sürekli ve yaygın’ değildir.
    Tersi de olabilir: Başka bir yerde, oruç tutmadığı için bir kıza tacizde bulunanlar çıkabilir. Ancak bu tip olaylar tek tük oluyor; azınlıkta kalıyor.
    Kişisel açıdan perişan oldunuz ama toplumsal açıdan müsterih olabilirsiniz.”
    Telefonu kaparken Tuncer Bey biraz olsun rahatlamıştı. Acaba o türbanlı kız ne durumdaydı?

    Alıntı: Emre Aköz, 25 Eylül 2007 Pazartesi

    http://www.sabah.com.tr/2007/09/25/haber,A5B214148DBD410CA6B7CA2DB9EE97F5.html

  25. on 26 Eylül 2007 at 14:06 25.Bulent Murtezaoglu

    Hg bey,

    Akoz yanlis konusuyor. Sokakta bir kiza bu sekilde saldirilmis ve polis buna seyirci kalmissa hakikaten cok buyuk bir sIkIntI vardir orada. Ben de bunun baska acidan benzerine sahit olmustum, polisin gozu onunde uc dort cocuk fazlaca acik da giyinmemis bir kizi takip edip laf atiyorlardi ben ‘yahu ben mi mudahale edecegim’ diye polislere cikismama ragmen killarini kipirdatmamistilar. Sokakta polisin vatandasi korumamasinin hafife alinacak bir tarafi yok.

    Bu konuda muazzam zaafimiz var bence, ve bu ‘musterih olun’ filanla gecistirilecek birsey degil. Bu acilma kapanma ile de o kadar alakali degil, macta da normal yerde yapilsa en azindan karakolda vakit gecirme ile sonuclanacak islere musamaha ediliyor mesela. Bu devlet, bu polis, bu yargi sus degil. Ben cok kizdim bu ise. Buna kizilmasi dogrudur, ‘yok birsey uzulmeyin’ diye gecistirilmesi degil. Istanbul Emniyet Mudurlugu o noktada o saatte kim gorevli diye bakmali, ve neyse usulu ona gore uyarmali, bize de boyle yaptik diye soylemeli bence.

    Adam dovmek de, cinayet de munferit, bilmemkacyuzbinde bir oluyor, ama polisin gozu onunde oldugunu duydugumuzda ‘yahu bizim millet canavar degildir, merak etmeyin’ mi diyecegiz? Allah Allah.

  26. on 26 Eylül 2007 at 14:21 26.T. Suat Demren

    Bülent Bey,

    Sözlerinize tamamen katılıyorum. Aslında değindiğiniz kısma vurgu yapılması gerekir, çok önemli çünkü.

    Ama Aköz bunu söylerken tek yönlü olarak pohpohlanan korkuyu hedefe alarak, benzeri olayların münferitliğine ve her cenahtan kişilerce yapılabilir olduğuna vurgu yapmıyor mu aslen? (Yani yazısının konu ve amacı açısından.)

  27. on 26 Eylül 2007 at 14:56 27.Bulent Murtezaoglu

    Suat bey, iyi de ona vurgu buna vurgu derken, devlet kimin eline gececek, kimi zenginlestirecek bilmemne diye kocaman kocaman laflarla konusurken zimnen devletin vazifelerini yapmamasi normalmis ve kabul edilebilirmis gibi de yapiliyor. Ustelik bazen ‘efendim o zaman devlet korur’ argumani kullaniliyor bu islerde, iste korumamis ve farkinda bile degil kimse bence. (Cunku sadece ‘boyle denir’ diye edilen laf o belki? Evrakta sahtekarliktan basina is gelen burokrat icin icinde ‘rapor aldi’ gecen haber ciktiginda, ikinci bir sahtekarlik vakasi oldugunu ne haberi yazanin ne okuyanin gorememesi gibi bu biraz).

  28. on 26 Eylül 2007 at 15:28 28.T. Suat Demren

    Ben yazının konusu açısından söyledim, haklısınız elbette; özellikle de “kimsenin farkında olmaması” kısmında..

  29. on 27 Eylül 2007 at 02:00 29.Ali Yaman

    Türkiye herkese hakettiğini verir. Müslüman olduğunu söyleyen ve bunu başötüleriyle -kimlikleriyle- meydana koyan müslüman kadınları İslam’ın bir gereği olarak karma eğitim sistemine dahil etmemektedir. Osmanlıdan devraldığımız koruyuculuk politikası işte tam olarak budur.

  30. on 27 Eylül 2007 at 15:41 30.Bulent Murtezaoglu

    Suat bey,

    Ben yazının konusu açısından söyledim, haklısınız elbette; özellikle de “kimsenin farkında olmaması” kısmında.

    Evet ama o da yazinin konusu aslinda. Hatta konusulamayan asil konu o. Bunlari, yani devletin bu bakimlardan ortalikta olmadigini gormuyoruz sonra ta en tepedekilerin kim olacagi ve kanunlarin anasinin gozunun kenarindaki makyajin hangi renk olacagi konusunda birbirimizi yiyoruz. Anayasada yazanin, resmi gazetede basilanin bir de sokakta uygulanisi var, onunla ilgilenmek icin onu goruyor olmak lazim, onu gormezken otekini konustugumuzda neden bahsediyoruz diye merak ediyorum. (Benzer sekilde ‘universite’den bu ‘orumcek kafali’ imali laflar duyuldugunda, ‘kardesim siz necisiniz? O zaman alin cocuklari size teslim edelim kafanin disina ne sarili ile ilgileneceginize icindeki orumcekleri temizleyin, temizleyemediginizi de mezun etmeyin’ demiyoruz. Niye demedigimizin farkinda miyiz belli degil.)

  31. on 28 Eylül 2007 at 01:44 31.T. Suat Demren

    Heh, polis “görmezden geldiği” iddiasını inkar etmiş, tabi yersek:

    http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=271086

  32. on 28 Eylül 2007 at 17:28 32.Bulent Murtezaoglu

    Suat bey, soyleneni yemek/yememek bir tarafa bunu sorusturup aciklama yapmalari bile onemli bence. Aksamdan sabaha olmayacak bu isler tabii. Ben ses etmelerine memnun oldum.

  33. on 28 Eylül 2007 at 21:16 33.Deniz

    Fiili saldırılar başörtülü veya dindar insanlara yönelik olmazdı genelde, demek ki onlara da saldıranlar çıkıyormuş. Polisin kayıtsızlığı da ilginç.
    Benim de başıma benzeri bir olay gelmişti, Kredi yurtların özel güvenliği hiç bir müdahale de bulunmamıştı. Burada Özel güvenlik devlet değil diyeceksiniz ama Kredi Yurtlar Kurumu devlet kurumu. Başörtüsü , sakal, saç gibi görünür bir simge taşımıyordum. /zaten örtüye cinsiyetim müsait değil/. Bana saldırı nedenleri Kürtlere benzemem ve solcu olmammış.

  34. on 29 Eylül 2007 at 21:47 34.Deniz

    Örtünme konusunda ilgimi çeken iki yazı:
    Ece Temelkuran
    http://www.milliyet.com.tr/2007/09/19/yazar/temelkuran.html

    Hakan Albayrak
    http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=7013&y=HakanAlbayrak

  35. on 01 Ekim 2007 at 18:36 35.örsan rutkay alat

    Bence siyasi simge diye türbana karşı çıkılması bir çelişki çünkü kemalist devlet rozetinden heykeline kadar siyasi simgelere boğulmuş bir durumdadır.o zaman atatürk rozeti de yasaklansın o da siyasi simge değil mi.
    birikim dergisinin bir sayısında bir yazar cumhuriyet mitinglerini düzenleyen kesim için diyor ki “Görülüyor ki demokrasi bu kesim için olmazsa olmaz değildir.önemli olan hayat tarzlarının idame edebilmesidir.önemli olan eşleriyle sevgilileriyle sokakta rahatça dolaşabilmeleri,istedikleri zaman soğuk bir bira içebilmeleri,mümkünse etrafta fazla türbanlı,badem bıyıklı insan görmemeleridir. Cemil Ertem e göre bu mitingler orta sınıfın diktatörlük talebidir.”(Birikim 218 Ahmet Salih Aktaş,Tarz ı Hayat savaşları s.51)

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Önemli

Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

Siz de düşüncelerinizi paylaşın


Kapat
E-posta ile paylaş