Random header image... Refresh for more!

“Hatasızlık” vehminin vahameti

“Fitnenin özü, cumhurbaşkanı eşinin başörtüsü değildir. Elbette başörtülü hanımları görünce hakarete yeltenen bir takım çağdaşlık yobazları da Gül karşıtı cephede yeralmışlardır. Ancak ülkedeki ezici çoğunluğuk gibi beni de rahatsız eden, şu veya bu sebepten ötürü Gül’le ilgili hakiki gerekçelerini açıklayamadıkları için onun ve eşinin üzerinden dolaylı biçimde İslâm’a veya İslâm ile ilgili olana yönelik hakaretlerdir.

Bunlara diyorum ki, varsa derin ve gizli gerekçeniz, yutkunmanızı anlarım ama onları söyleyemiyorsunuz diye bin yıllık laikçi ezberlere sarılmayın. Böyle yaptığınız sürece sade vatandaş, karşı çıktığınız kişilerin gerçekten çok değerli, çok iyi, çok cici Müslümanlar olduğunu düşünmekte, onlardan kaçacağına daha da sarılmaktadadır. Oysa bu kadronun siyasi değer veya kusurları ayrı bir konu , Müslümanlık bakımından dereceleri tamamen ayrı ve hiçbirimizin ölçemeyeceği bir konudur.. Vesaire..”

Bu satırlar geçen haftaki Renki dergisinden, Ömer Lütfi Mete’ye ait.

Mete’nin siyasi görüşünün ne olduğunu bilmiyorum, önemsemiyorum da; ama son iki cümlesinde çok önemli bir noktaya değinmiş.

Bir kutuplaşma yaşadık ve bu kutuplaşmada cenahlar malum biçimde şekillendi. Bazı kişiler sözkonusu siyaset olduğunda bariz birtakım hatalara düşüyor. Bu hatalardan birisi de siyasetçileri ve icraatlerini değerlendirilirken dini hassasiyetlere atıfla bazı önkabullerle hareket etmek.

Bunun iki önemli mahzuru var.

Fethi Bey yazmıştı, AKP’lilerin torpil çabaları vs. konularında. Ben de eklediğim yorumda genel olarak katılsam da yazıyı hayli sert bulduğumu söylemiştim. Katıldığım zaviyeden bakarsak; AKP’nin muhafazakarlığına atıfla, “bunlar haksızlık yapmaz, çalmaz, çaldırmaz, vs” şeklinde AKP=hatasızlık vehminde olan bir hayli insanın olduğunu görüyoruz. Bu kişilerin dayanağı da elbette AKP’li kadroların İslamî hassasiyetleri/muhafazakarlıkları.

AKP’nin icraatlerinden tamamen bağımsız olarak teorik bakımdan bir iki cümle söyleyeyim.

Elbette kişilerin felsefî/dini görüşleri siyasi ahlakta başat rol oynayabilir, bunu kabul edebiliriz. İnsanların da kendi düşüncelerine yakın buldukları kişileri desteklemesi kadar doğal birşey olamaz.

Fakat salt bu görüşler (mesela İslami hassasiyet) “siyasi ahlakı” garanti etmez.

Dahası sistemin organları, işleyişi, bu biçimde, herhangi bir felsefî/dinî düşünceye yaslanmış “siyasi ahlak temennisi”ne bırakılamaz, bu riske girilemez.

Bugünlerde yeni anayasa konuşuluyor. Bu sistemi değişimi/revizyonu demek. Sistem revize edilirken mekanizma olarak, insanların “bunlar AKP’li, dindar müslüman bunlar, çalmazlar, yapmazlar” şeklinde safiyane temennilere sığınmaları yerine “kim böyle şeyler yaparsa, anasından emdiği süt burnundan gelir” diyebileceği bir hale getirilmeli.

İkinci mahzur ise İslam ile herhangi bir siyasetçiyi; siyasi sistemi ya da icraati (ya da devleti) özdeşleştirmek gibi bir vahamet. (*) Bu yapıldığında siyasetçinin (ya da devletin) her hatası “İslam’in hatası” olarak görülecektir. Bunu da hiçbir müslüman kabul etmez haliyle.

“Osmanlı İslam devletidir” denince aklı başında Müslümanlar itiraz edip, “Hayır, İslam Devleti değil, Müslümanların kurduğu bir devlettir” derler. Sebep aynıdır, bu özdeşleşmeden kaçınmak.

Mete’nin değindiği konu da bu ikinci kısım ile alakalı. Onun da dediği gibi AKP’lilerin (Gül’ün) siyasi olarak değer ve kusurları başka müslümanlıkları çok başka şeylerdir. Müslümanlığın siyasi ahlakı etkilemesi doğaldır, güzel birşeydir de. Ama bu, siyasi ahlak garantisi değildir, a priori bir bakışla yaklaşılmayı gerektirmez. Böyle yaklaşanlar hem siyaseti hem de dinlerini zaafa uğratmış olur. Siyaseti zaafa uğratır çünkü bu şekilde bir “temenni sistemi” her zaman suistimale uğramaya açıktır. Dinini zaafa uğratır, çünkü “dindarlar, onun için yapmazlar” denilen kişiler bir halt işlediklerinde bu kez “nasıl dindarlık, müslümanlık bu, bu mu İslam, hani?” sorusuna muhatap olurlar.

Aslen konu uzun ve önemli ama şu aralar hiç vaktim olmadığından bu kadarcık da olsa değineyim istedim.

(*) İslam’ın öngördüğü bir siyasal rejim var mıdır? Ve bu teori bağlamında bir “İslam Devleti” mümkün müdür? Bu, şimdiye kadar çok tartışılmış bir konu. Bu konuda kişisel düşüncem İslam’ın bir “İslam Devleti” şeklinde teşekkül edebilecek siyasal bir rejim öngörüsüsünün olmadığı yönündedir. Mamafih İslam siyasal açıdan bazı ilkeler vazetmiştir. Bu bağlamda bir “İslam Devleti” teşekkülünden ziyade temel siyasal ilkelerini (adalet, şura vb gibi) İslam’dan almış “Müslümanların Kurduğu Devlet” olarak isimlendirilecek bir yapılanma mümkündür. Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra, İslam Devleti olarak kurulmuş ve halihazırda da tarihsel olarak o şekilde anılan devletlerin tamamı -hataları ile sevapları- ile aslen “Müslümanların Kurduğu Devlet” statüsündedir. Ve bu devletler siyasal rejim açısından da çağdaşlarından köklü farklılıklar göstermezler. (Bunu güncel siyaset teorileri/rejimler ile karşılaştırdığımızda çok ilginç sonuçlara/açılımlara ulaşabiliriz.) Bu ayrı ve uzun konuda da kısa bir giriş yapmış olayım. Birgün detaylıca da işleme imkanı buluruz belki.

***

Not: Bu gece bir toplantı sebebi ile kısa bir seyahate çıkıyorum. Pazartesi akşamı görüşmek üzere inşallah. (Yorumlar onaylanmaya devam edecek, keyfinize bakın.)

***

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=bAU6p7au_T0]

İstanbulentelektuel mail grubundan Erol bey’e, paylaşım icin tesekkürler.

3 comments

1 cemal { 09.14.07 at 17:59 }

Temel analizinize katiliyorum - Islam net bir yonetim bicimi ortaya koymamistir ve bence burada sebep, Islam’in ve Kuran’in “tum zamanlara ve tum mekanlara” hitap edecek sekilde ortaya konmus olmasidir. Ote yandan hepimizin bildigi gibi teknoloji, uretim, ticaret, bilim vs. gibi gunluk, mundan hayati ve takiben siyaseti etkiler ve bu konulara bu sekilde bir ebedi kulliyatin karismasi mumkun hatta saglikli degildir. Ingiltere’de Magna Carta’yi yazanlar toplama cikartma falan biliyorlardi, ABD anayasasini hazirlayanlar Calculus biliyordu -hakiakten, John Adams oglu Quicny Adams’a Calculus dersi verirdi-.

Bu analizden hareketle, en iyi sisyasi sistemlerin ozgurluk, refah gibi konulara odaklanip, insanlarin sahsini sinirlamak istiyorsa bunu kendilerine donuk olarak yapmalari ama bunu da yapmalarina izin verilmesine yer birakacak sistemler olmasi mantiklidir.

Ek olarak, dunyadaki hangi yeterince genis cografyayi secersek secelim, artik o cofrafyadan bir etnik, dini, mezhebi bir corbanin cikmasi bir sabit gibidir. Demek ki muslumanlarin kurdugu herhangi bir sistem, belki musluman olmayacak gruplari da yonetmek durumundadir, burada Osmanli’nin yonetimi, herkesi bir millet olarak ayri yonetime tabi tutmak yollardan sadece bir tanesidir. Digeri, ozgurlukcu, refah yorumundan yola cikip temel paydalara odaklanip vicdanlari serbest birakmak olabilir.

2 tekin gül { 09.15.07 at 12:14 }

Merhaba

Ben de iddia edilen “islam bir devlet biçimi ortaya koymamıştır” tezine inanmak istiyorum. Zira en azından, Kuran’ın çoğunlukla kişiye hitap eden, kişiyi dönüştüren bir kitap olduğunu biliyorum. Ancak bundan tam emin değilim, ve yeterince ikna olmadım.

Alev Alatlı’nın “Aydınlanma değil, merhamet” isimli kitabında sıkça vurguladığı bir söz vardı;

“insanoğlunun özde iyi olduğu, fıtratında kötülük bulunmadığı inancı dünyada hakim olduğu sürece, özgürlüğün şer lehine bükülmesi kaçınılmazdır… şeytanın bir olgu olduğu reddedildiği, yok sayıldığı sürece özgürlüklerin şer lehine bükülmesi kaçınılmazdır”

İslam’ın bir devlet biçimi ortaya koymadığını düşündüğümüzde, ortaya, herkesin istediği gibi yaşayabileceği, bununla beraber müslümanlara da dinlerinin gerektirdiğini yapma özgürlüğü veren, liberal bir devlet biçimi çıkıyor. Bu biçim, sosyal hayatı ve insan ilişkilerini ister istemez etkileyecektir. Bu durumda, uzun vadede, bir şeyi muhafaza etmek için önlem alınmadığı için de, insan bencilliği öne çıkacaktır. Bencillik de, aşırılığı beraberinde getiercektir.

Sizce bu konuda İslam, toplumsal olarak hiç mi tavsiyede bulunmuyor? Sürekli bireyde mi kalıyor? Bireyi değiştirerek mi toplumu değiştirmeyi öngörüyor?

“bir topluma bela geldiğinde, o toplumda bulunan iyiler de bu belaya uğrar” anlamına gelen bir ayet hatırlıyorum, bu söz müslümanların da toplum hakkında ve nihayet siyaset içinde belli bir görüşte olmasını ve bu görüş için aktif olması gerektiğini açıklamıyor mu? En azından, o toplumdaki iyilerin üzerine düşen görevler için ne diyor? Bunları ortaya koyarsak, ne dereceye kadar sorumluluğumuz olduğunu da biliriz, şeriatçılar da (eğer varsa) yerli yersiz endişelere kapılmazlar.

3 T. Suat Demren { 09.17.07 at 13:48 }

Arkadaslar nerhaba,

Geç cavabım için kusuruma bakmayın.

Cemal bey’in yorumlarına katılıyorum.

Tekin bey/hanim da çekincesinde haklı.

Ben Kur’an’ın birey hedefli olduğunu düşünüyorum. Toplumsal öngörülerinin/tavsiyelerin de bireylerin kendilerini değiştirmesi üzerinden gerçekleşebileceğini belirttiğini düşünüyorum.

Kur’an’ın elbette toplumsal boyutu da vardur. Fakat burada -mesela- önemli olan bu sadaka/yardım vs konusunun bireylerin vicdanına bırakılmış olmasıdır. Bu da yine biray odaklı olduğunu gösteririç Sorumluluğun bireyselliği de buna önemli bir delildir.

Bu konu aslında çok uzun. Mustafa Erdoğan’ın İslam ve Liberalizm” adlı minik bir kitapçığı var, orada bu konu liberalizm ekseninde işlenmiş. Tüm arkadaşlara tavsiye ederim.

Selamlar.

---

Önemli


Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayınlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı sağlayabilmek için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır.

***

Siz de düşüncelerinizi paylaşın: