Güncel & Tarih & Günün Yazısı T. Suat Demren - 04 Aralık 2006 05:54 pm

“Ne yapılabilirdi?”

Ardıç, son zamanlarda sıklaştırdığı Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin  yazılarına devam ediyor. Çok fazla alıntı yapmak istemiyorum blogda ama bazı şeyleri kısa yazılara sığdırmak gerçekten iyi maharet istiyor. [Mesela Ardıç’ın alıntıladığım önceki yazısının  tarzında,  günahım kadar sevmediğim Yılmaz Özdil de (Sabah) yazıyor.]

Engin Ardıç “Ne yapılabilirdi?” başlığı ile Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin kendi görüşlerini yazmış. Katılmadığım birkaç nokta hariç tespitleriyle hemfikirim. Buyrun:

Eskiler şöyle rivayet ve bugüne hikayet ederler ki, Atatürk, Fethi Bey’i ‘Şeyh Sait ayaklanmasını bildiren şifreli telgraflar gelince poker masasından kalkmadığı için’ başbakanlık görevinden almış. Yıl 1925.

Ve de yerine İsmet Paşa’yı atamış, o da diktaya yönelmiş.

Atatürk yaptığı hatayı beş yıl sonra anlayacak, halkın tepkisini ve hoşnutsuzluğunu görünce Fethi Bey’e bir muhalefet partisi kurduracak, fakat bu partinin ömrü birkaç ay olacaktır. İş işten geçmiş, bürokrasi demirden kasnaklarını bütün ülkeye geçirmiştir. Bürokrasi Atatürk’e bile kafa tutmaktadır!

Kapatılması, daha doğrusu kendi kendini kapatmaya zorlanması için Menemen ayaklanması ileri sürülmüştür. Oysa Serbest Fırka’nın bu çok yerel ve çok küçük ayaklanma girişimiyle, üç beş hayvan yobazın işlediği cinayetle ilgisini gösteren kanıt yoktur. Halk ‘kitle halinde’ yeni liberal partinin peşine düşüyordu, bundan korktular, tırpanladılar.

Atatürk yanlış yapmıştır. Kurduğu devleti bürokrasiye teslim etmeyecekti! Kendini bürokrasiden sıyıracak, bir zümreden yana görünmeyecekti!

Aynı zamanda en yakın arkadaşı da olan Fethi Bey başbakanlıkta kalacak, ekonomiden hiç mi hiç anlamayan İsmet Paşa da dilerse asıl kendisi bir muhalefet partisi oluşturacak, oy alarak iktidara gelebiliyorsa gelecekti (bilindiği gibi CHP tek başına hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır, 2007 seçimini de kazanamayacaktır)…

Hükümete ‘diktatoryal yetkiler’ sağlayan Takrir-i Sükun Kanunu hiç mi hiç çıkarılmayacaktı. Şeyh Sait ayaklanmasını bastırmak için diktaya gerek yoktu, ‘yerel sıkıyönetim’ yeterliydi; nitekim ordu gücüyle bastırıldı, Komünist Partisi’ni falan kapatarak, basını susturarak, toplumu ‘ülke çapında muma çevirerek’ değil…

Yani ‘şablon’ tersine çevirilecek, liberal işadamları iktidarda, bürokratlar ve solcular muhalefette olacaklardı. Çok partili sistem ‘laik cumhuriyet ilkeleri çerçevesinde kalmak şartıyla’ korunacak, terkedilmeyecekti.

‘Kültür değişimi devrimleri’ gene yapılacak, Atatürk, devrimlerin ‘partilerüstü denetçisi’ olacaktı! Tek partinin, CHP’nin aynı zamanda genel başkanlığını üstlenmek gibi bir hataya düşmeyecek, tarafsız olacak, Fethi’ye de İsmet’e de aynı ölçülü uzaklıkta kalacaktı!

Devrimler on yıla yayılmayacak, parça parça, taksit taksit değil bir çırpıda yapılacaktı.

1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde alınmış olan ’serbest piyasa ekonomisi’ kararından 1931 yılında dönülmeyecek, kapitalist yetiştirilecek ama devlet kapitalizmi yapılmayacaktı. Kapitalizm, kapitalistlere bırakılacaktı.

(Krize girmiş Amerikalı işadamları makine parklarını ölü eşek fiyatına satıyorlardı… Şevket Süreyya Aydemir, anılarında, ‘paşam gelin şunları ucuz ucuz kapatalım, sanayileşmeye hız verelim’ diye nasıl dil döktüğünü ve fakat ‘İsmet Paşa’ya nasıl laf dinletemediğini’ acı acı anlatır…)

Azınlıklar ezilmeyecek, sermayesi yokedilmeyecekti. Yabancı sermayeden korkulmayacak, ‘kapitülasyonlardan’ kaynaklanan tepki yüzünden yabancı sermaye kaçırılmayacak, defedilmeyecek, fakat denetim altına alınacaktı.

Ekonomik kalkınma ve sanayileşme ertelenmeyecek, bir işçi sınıfının doğmasından ve gelişmesinden de korkulmayacak, ‘kültür devrimi’ yapmakla yetinilip köylülüğün tasfiyesi gelecek kuşaklara bırakılmayacaktı (hala edebilmiş değiliz)…

Halk ‘otarşi politikası’ sonucu yıllarca ve yıllarca kötü Tekel malı kullanmak zorunda bırakılmayacak, böylece ülke çapında büyük bir hoşnutsuzluk yaratılmayacaktı.

Madem Stalin Rusyası’ndan da, Hitler Almanyası’ndan da farklıydık, niçin onların etkisi altında kaldık, niçin onların birtakım tasarruflarına özendik?

Gördüğünüz gibi Atatürk’ü eleştirdim, hadi beni de kürsüden uzaklaştırın!

Share on Facebook

    8 Responses to ““Ne yapılabilirdi?””

    1. on 04 Aralık 2006 at 20:03 1.metin-thePoor

      Aaa, olmaz ama bu kadar! Hep elimden almaya başladınız yazı konularımı Suat Beyciğim!

    2. on 04 Aralık 2006 at 20:30 2.Suat Öztürk

      Ağabey, sadece alıntı yaptım, sen güzel üslubunla ayrıca işlersin bizler de zevkle okuruz..

    3. on 04 Aralık 2006 at 20:42 3.Suat Öztürk

      Değerli arkadaşlar,

      Bilenleriniz vardır atatürkçü düşünce diye bir site var. Ne yaptıkları belli değil. Beni de hedef tahtasına oturtmuşlardı daha önce.

      Bugün yine beni yazmışlar. Ben de tuttum bir yorum yazdım. Böyle yapmayın, yazdıklarınızın gerçekle alakası yok diye.

      Yorumumu olduğu gibi değiştirip içine hakaret içeren ifadeler koymuşlar. Tekrar yazıp orjinal yorumumu yayımlamalarını istedim. Ama onun da içeriğini tamamen değiştirmişler.

      Ciddiye alınacak bir şey değil, muhtemelen canı sıkılan birileri eğleniyor ama orada “gelenek” rumuzu ile yazılan yorumların içeriğinin büyük kısmının bana ait olmadığının bilinmesini isterim.

    4. on 04 Aralık 2006 at 21:43 4.Lumina

      ya konuyla alakasız olacak ama

      http://ataturkcudusunce.wordpress.com/2006/12/04/genelek-yavsagi-artislik-yapma-alirim-havani/

      buradaki yorumlar size ait değil, değil mi?

    5. on 04 Aralık 2006 at 21:46 5.Suat Öztürk

      Elbette değil, Sayın Lumina..

      Bir üstteki yorumda izah etmiştim.

    6. on 04 Aralık 2006 at 21:50 6.Lumina

      ah pardon görmemişim,

      bu arada ben o siteyi okudum sonra sizin sitenizi sitenizi inceledim hiç öyle küfür edecek biri gibi değilsiniz.

      neyse o saçmasapan site bi işe yaradı, ara sıra uğrarım artık.

      sağlıcakla…

    7. on 05 Aralık 2006 at 01:33 7.Suat Öztürk

      Teşekkür ederim. Her zaman beklerim..

    8. on 05 Aralık 2006 at 14:09 8.çuvaldız=herkes alınsın

      ADD adlı bloğa uğradığımda aklıma peş peşe bazı görüntüler geldi.Hani şu bazı filmlerdeki flash back sahneler gibi.

      Hatırıma gelen ilk kare;bir sokak köpeğinin caddeden karşıya geçmek için trafik ışığının yeşile dönmesini beklemesi;bu bir sanrı falan değildi kendi gözlerimle görmemiş ve bunu bana biri anlatmış olsaydı sizin yaptığınız gibi dudak büküp denk gelmiş derdim ama denk gelme değildi.Yarı yarıya dökülmüş, kirden birbirine yapışmış yün yapağı gibi görünen tüylerinin aralarından, hala kırmızılığını kaybetmemiş yaralı derisi görünen ,kemikleri sayılan bir sokak köpeği, sokağın içinden kaldırımda yürüyerek caddeye çıktı ve cadde kenarındaki kaldırımda durdu ve direkt karşı kaldırımdaki trafik ışıklarına baktı,sağına soluna bakmadı yada geçen tek arabayı bekleyip yola atlamadı,sakince durdu ve ışığın yayalar için yeşile dönmesini bekledi ve ışık yanınca da yanındaki insanlarla aynı hizada karşı kaldırıma geçti.Sadece ağzım açık hayranlıkla seyretmiş ve bazı insanlar hala bu trafik ışıklarına riayet etmeyi bilmiyor diye düşünmüştüm.Hiçbir komutlu eğitim almamış ve sokaklarda olmasına rağmen yol-yordam öğrenebilmişti.

      İkinci kare;sabah uyandığımda yatağımın başucunda kucağında simsiyah bir karga ile bana bakan annem.Karganın o kuvvetli simsiyah gagası, simsiyah parlak gözleri ve kafası.Daha önce de bu kargaya benzer başka bir karganın o ürküten gagası ile yaralı bir güvercinin kafasını gövdesinden ayırışına şahit olmuş ve oturduğumuz 7.kattan güvercinin daha çok acı çekmemesi için kargayı kovalamaya gitmiştim.Annemin kolunun altındaki karga da işte o kargaya benziyordu belki de oydu.Vahşi,çirkin ve acımasız bir karga annemin kolunun altında sakince duruyordu,hiç saldırgan değildi.Annem onun camekanlı balkonda bulmuştu.O karga 20 cm lik camekan aralığından içeri girmiş ama dışarı çıkacak yolu bulamamış ve çıkmaya çalıştıkça da kendini camekana vurur olmuş.Annem ona yardım etmek için kucağına almış tanıştırmak için de bana getirmiş.Nasılsa kuş beyinli hayvan az sonra yine ulaşmaya çalıştığı gökyüzüne yakın olacağını anlamıştı o yüzden de sakindi.Tabii bunun aksini de düşünebilirsiniz,kendinden daha zayıf karşısında güçlü olan karganın, kendinden daha güçlü bir insanın ellerinde korkudan yüzünden sinmiş de olabilirdi.Tabi insanın kendinde güçlü olduğunu bilemeyeceğine göre bu sadece potansiyel tehlike(!)karşısındaki içgüdüsel sakinlik yada cama çok fazla kafa attığından sersemlik.Sonuç olarak çok vahşi ve saldırgan olabilecek ve hatta saldırdığında galip gelecek kadar sağlam bir gagaya sahip olmasına rağmen kuş beyinli hayvan sakindi.Annem?O ise bilmediği bir lisanı konuşanla bile anlaşmaya çalışan gönlü bol yardımsever biri,anlaşmanın mümkün olabileceğine dair inadımı ondan almışım sanırım .-)

      Bu iki kareyi neden anımsadığıma gelince ben de düşündüm ve sonra oradaki yazılardan birinin sonunda yazılan bir dileğin buna sebep olduğunun farkına vardım;coşkuyla ve öfkeyle….

      Coşku ve öfke,bu iki kelime yan yana nasıl getirilebilir!

      Bir tanesinin sonunda da;dostlukla yazılıydı.Nasıl bir dostluk?Sevmeyi,anlayışı uzlaşmayı,konuşmayı bilmeyen dostluğu nasıl tanımlar?Tanımlamak için hangi kelimeleri kullanır?Kullandıkları bu uslup ile neyi anlatabilirler sadece hakaretlerle insanları irite edip kendilerinden uzak tuttuklarının farkında değiller mi?Kışkırtmak için ne kadar kalın iğne kullanırlarsa kullansınlar,hakaretlerini enjekte etmeyi başaracaklarını sanmıyorum.Hakaret bazı bünyelerinde beklenen reaksiyonu vermez zira bu bünyeler kişilik zaafiyetine sahip değillerdir.

      Sanırım daha genç oldukları için onların, organ nakli gibi düşünce naklinin yapılamayacağını bilmelerini bekleyemeyiz.

      Bilginin kaynaklarından biri okul ama terbiye için okul yetmiyor onun kaynağı aile ocağı.Hiçbir aile evladına nefret tohumu ekmez çünkü bu duygunun evladını yok edeceğini bilir.Konuşmayı ailemizden öğreniriz anlaşma yolu olduğunu daha yaşımız dolduğunda anlamış oluruz ve sınırlı çocuk kelimelerimiz anlatmaya yetmediğinde de hırslanır,kızar tüm vücut dilimizi kullanırız. Çocuklarından, onları anlamadıkları için tekme tokat yemiş çok ebeveyn vardır onlar bilirler.

      Bu yazıyı okuduğunda sadece zaman kaybettiğini düşünenler kusura bakmasınlar.Anlayışları için teşekkür ederim. :-)

    Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

    Önemli

    Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

    Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

    Siz de düşüncelerinizi paylaşın


    Kapat
    E-posta ile paylaş