Okunası Bir Yazı: Düşünce Sistemleri
Prof.Mümtaz’er Türköne bugünkü yazısında ideolojilerden medet ummanın, ideolojileri payanda yaparak güç savaşına girmenin, siyasal alanın en kaba ve ilkel yöntemi olarak hayat bulduğunu ve bu yüzden laikliğin, AB ülkelerinde “din, felsefe ve politika” konularında tarafsızlık olarak tanımlandığını söylüyor. Herkesin ideoloji üretmekte ve bu ideolojilerin propagandasını yapmakta serbest olduğunu ama, kişinin/örgütün inandığı, bağlandığı ideolojiyi “devletin resmî görüşü” olarak tek ve evrensel düşünce sistemi adıyla topluma dayatmaya kalkarsa ve bunu zorla gerçekleştirirse ortaya çağdışı totaliter bir devlet çıkacağını öne sürüyor.
Yazısının son paragrafı şöyle:
Genelkurmay Başkanımız, “10 Kasım mesajı”nda, “Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni anma ve anlama”dan bahsediyor ve “Laik düşünce sisteminin içi boşaltılmaya çalışılmaktadır.” ikazında bulunuyor. Atatürk’ün fikirlerinden bir “Düşünce Sistemi” çıkartılabilir; hatta birbirine zıt farklı “Düşünce Sistemleri” çıkartılabilir. Nitekim çıkartılmaktadır. Ortaya bir sistem çıktığına göre, karşımızdaki felsefî bir düşünce olacaktır. Devlet katında felsefî düşünceyi savunmak, Anayasa’nın 10. maddesine göre suç teşkil etmektedir. Nitekim Anayasamız, “Atatürk Milliyetçiliği”ni, Başlangıç kısmında zikrederken, “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nden bahsetmemektedir. “Laik Düşünce Sistemi” ise Laisizmi, yani bir felsefî ekolü ifade etmektedir. Bu felsefî düşünce, kavramın sahibi Fransızların bugün de kullandığı şekilde, din karşıtı bir toplum tasavvuruna sahiptir. Doğrudan Laisizm veya “Laik Düşünce Sistemi” anayasal-hukukî bir prensip olan laikliğin uygulanmasını da zorlaştırmaktadır. Devlet ve kamu gücünü kullananlar tarafından bu tür felsefî düşünceler savunulamaz. Laiklik kavramının tartışılmasına ve açık-seçik şekilde yeniden tanımlanmasına karşı çıkanlar, eğer felsefî bir görüşü savunuyorsa, Türkiye’nin yaşadığı sorun laiklik sorunu değil, totaliter bir ideolojinin devlet katında ne kadar kabul gördüğü sorunudur.
Türköne’nin ülkemizdeki mevcut laiklik-laikçilik tartışmalarına ilişkin koyduğu teşhise katılıyorum. Meselenin arkaplanını özet bir şekilde sunan bir yazı olduğu için aktarmak istedim.
Türköne’nin yazısının tamamını buradan okuyabilirsiniz.
Yine aynı konuda daha önce de Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un “Laisizm’ ve ‘laiklik’ kıskacında Türkiye” başlıklı, meseleyi net bir şekilde açıklayan bir yazı serisini de konu etmiştim. Bu linkten ilgili yazılara ulaşılabilir.



11 comments
Suat Bey,
Gordugum kadarıyla biz bir “bilgi toplumu” olmadigimiz surece, “hesap sormayı bilen” bir konuma gelmedigimiz surece demokrasi, ozgurluk, hukuk devleti vb. şeyler yalnızca konusulan seyler olmayı surdurecek. Yaygin deyişle “iktidar verilmez, alınır”. Onu almak için de “saf” değil “bilgili anadolu insanı” olmak gerekiyor galiba.
Peki bu nasil olacak?
Cengiz Bey,
Bu sürecin içerisindeyiz diye düşünüyorum ben. Bu tür ortamlar, fikir paylaşım platformları, çeşitli vakıf ve organizasyonlar bu sürecin dinamikleri.
30 yıl öncesine göre çok farklı noktadayız. Tam olarak olmasa da önemli oranda serbestiyet de var. Şimdi hemen her gazete de totaliterizme sert tepki gösteren yazarlar var. Eskiler daha iyi bilir ama Mümtaz’er Hoca ve onun gibi yazılar bu tür ve benzeri yazıları 30-40 yıl önce yazıyor olsaydı herhalde Cumhuriyet savcılığı ikinci adresleri olurdu. Kimlerin geçmişte nasıl yazılar için içeri girdiğini okuyoruz. Bu tür yazıların etkilediği kitle çok genç ve gittikçe de çoğalıyor.
Eskisi ile kıyaslanamayacak ölçüde bu konuları dert edinen insanlar, sivil toplum kuruluşları var. Bunlar hep iç dinamikler ve bu dinamiklerdir asıl toplumu değiştiren.
Tabi toplumsal değişimler akşamdan sabaha olmuyor. Bir süreç içinde oluyor. Bazen yavaş oluyor, bazen hızlı. Bazen otoriteryenler tarafından kesintiye(!) uğratılıyor.
Ben, sık sık ümitsizliğe kapılmama neden olan olaylar da olsa düşe kalka -bir süreç içinde devam ettiğimizi düşünüyorum.
Olumsuzluklar çok; ama bunlar düzeltilmeyecek şeyler değil. Üniversitelerin çok önemi vazifeleri var. Şu son 20 yıl birçok açıdan verimi geçti ama üniversiteler hariç. Bunun müsebbibi de YÖK. Üniversiteler süratle bağımsızlaştırılmalı. Cemil Meriç “anarşi bir yerde hürriyettir” der. Üniversiteler tam anlamıyla özgür hatta aykırı hatta hatta bazen anarşik olmalı. Ama yok; totoliter baskı ve tek tip eğitim oralarda da hakim. Bu da haliyle mehter adımı atmamıza yol açıyor. İki ileri, bir, -bazen de iki- geri..
Çok daha kısa sürede geçmemiz gereken süreçleri bir türlü aşamıyoruz. Bakıyoruz 1950 lerde bağımsızlığını almış ülkeler bile birçok kronik sorunlarını hallederek bizi sollayıp sollayıp geçiyor. Eni sonu mesele totoliter rejime geliyor. Devlet gölge etmese başka ihsan istemez ama gölge etmeyi pek bi seviyor. Bunun kökenlerinin nereye dayandığı ise malum..
Ama bu globalleşen dünyada nereye kadar?
Saygılar.
Selamlar Cengiz Bey, uzun zamandir karsilasmamistik.
Ben de Suat Bey’i destekleyecegim. Babam 1970′lerde komünist sanilmamak için cumhuriyet gazetesi aldigi zaman ilk sayfasini içe kivirirdi. 1980′lerde “beli kirilan” suç örgütleri TV ekranlarinda gösterilirken kitap ve degiler silah ve bombalarin yaninda “suç aleti” olarak sergilenirdi.
Bu günkü Türkiye bir çok bakimdan daha güzel. Eski kamplasma yerini git gide akila birakiyor. Eskiden Zaman gazetesi bu kadar güzel degildi, daha bir “içine kapanik” idi. Simdi evrensellik pesinde, yabanci yazarlar, Etyen Mahçupyan gibi gayrimüslimler…Bakiyorsunuz GAZETEM.NET’de basi örtülü bir hanim yazar Ahmet Altan ile ayni demokratik prensipleri savunuyor. Gene RADIKAL, sayfalarini Mustafa Akyol’a açmis. Eskinin aptalca kamplasmasi yerini prensiplerin ve fikirlerin çatismasina birakiyor.
Artik genelkurmay baskani öyle “asariz, keseriz” yapamiyor, Atatürk’ün arkasina saklanip “siz adam olmazsiniz” demeye çalisiyor.
Gene AKP’nin kürt sorunu ile ilgili olarak topladigi bir heyette Adalet Agaoglu görülüyor. Medeniyetler Ittifaki gibi akilci bir adim ise soguk savas döneminde asla düsünülemezdi.
Iyimser olmak için çok sebep var. Tabi elestiriye ve özelestiriye devam. Özelestiriden kaçan atatürkçülerin hali ortada. Ibret almak ve yola devam etmek gerek.
Dostlukla
Türkiye’ye internet tam anlamıyla geleli çok kısa bir süre oldu.bu hükümet dönemindeki bir gelişme bu.hakkını vermek lazım.bu platformlar yakında meyvelerini verir.sabırla koruk helva olur derler.olacak inşaallah.sabır.
sevgiler.
Suat bey “Muhammediyye Cemaati”yazısında hatırlatmış olduğunuz yazınızı daha önce okumuştum,oldukça kapsamlı ve açıklayıcı bir yazı.Bugünkü Sn.Mumtaz’er Türköne yazısı ile çok güzel uyuşuyor.Lütfen o yazıyı bu konu başlığı altında tekrar edermisiniz.?
“Laiklik: İdeolojiler, dinlere rakip felsefî düşüncelerin kitleleşmesi demek. Bu yüzdendir ki laiklik, AB ülkelerinde “din, felsefe ve politika” konularında tarafsızlık olarak tanımlanıyor. Laiklik,anayasal-hukukî bir prensiptir.” Sn.Türköne laikliği pek çoğumuzun anladığı anlamda tanımlamış ve ideoloji olmadığı konusunu vurgulamış.
Laikliği ideolojileştirdiğimizde ortaya dayatmacı çağdışı totaliter bir devlet çıkar demiş ve.Marksist ideolojinin,din ve felsefeyi ideoloji dışı bırakmasını ve bu oluşturulan ideolojinin de topluma dayatıldığında gelinen noktayı da vurgulayarak örneklemiş.Laiklik ideolojisi ile ve Marksist ideoloji arsında “din dışı” olmaları noktasında ortak nokta bulmuş.
Kesinlikle burada haklı hiçbir devlet dayatmacı olamaz,halkının arzu ve isteklerini yerine getirmek onun görevidir, yani ona hizmet için vardır.
Çoğunluğu Müslüman olan halk,Suat beyin bahsettiği, İslamın ideal yaşam tavsiyesine uymak istiyorsa ve İslamın toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmeye açık, dinamik bir sistem olduğuna inanıyor ve bu dinamik sistem sayesinde sosyal değişimlere uyum sağlayıp bunların bir çoğuna da bizzat öncülük edeceğine inanıyorsa.Ve İslam İslam’ın onca karalamaya rağmen halen dünyanın en hızlı yayılan dini olmasının ve karşılaştığı güçlü ideolojileri bile kolaylıkla bertaraf edecek kadar güçlü olmasından ve hatta son karşılaştığı ideoloji olan modernizm ile etkileşimi ve çatışması da devam etmesinden memnunsa…istediği yaşam tarzına uygun sistem zaten İslamda varsa başka ideoloji aramak da istemiyorsa ne olacak?
Laikliğin tanımını yukarda yaptık ve çoğulculuk ve devletin,anayasal ve hukuki bir prensip olarak laik yani tarafsız olması doğrultusunda bu tanıma onay verdik.İslamiyet ise Kur’an temelli bir din.Halk ise İstediği hayat tarzını bu şekilde yaşayacağını düşünüyor ve istiyor.
“İslam bu toplum modelini idealize etmekle beraber insanın zaaflarını, hırslarını, sonu gelmez arzu ve isteklerini gözardı etmez. Kur’an sık sık insanın zayıf yaratıldığını, hevasının peşinden gittiğini, arzularına engel olamadığını, fıtraten temiz ve eşref-i mahlukat olarak yaratılmasına rağmen esfel-i sefiliyne düşmek gibi bir tercih hakkının da bulunduğunu belirtir. Varoluşun amacına “imtihan” cevabını veren İslam, ideal olanın ne olduğunu tavsiye etmekle yetinir ve bu ideali gerçekleştirmeyi yine insana bırakır.”
Şimdi çoğulcu katılımcı,eşitlikçi bir yaklaşımla,azınlığı bir kenara bırakıp İslami sisteme mi geçelim.?İslam sadece Müslümanlar için değil onun sahip olduğu sistem,insan için.Her insan için ideal olan.
“Esasında hepimiz ütopyayı içimizde taşıyoruz. Bütün insan eseri ideolojiler, bize birer ütopya armağan etmiştir. Sosyalizm, kapitalizm ve nihayet modernizm. Felsefi akımlar değişir ama ütopyalar ölmez, bu düzlemde hiç gerçekleşmeyecek bile olsa insanın arayışı devam edecektir. Çünkü insan dünyaya “düşmüş”tür ve yönelişi kemale doğrudur. “Bu en sevdiğim kısmı.Bu güzel yazınızı katlettim kusura bakmayın,benim kelimelerim beni anlatmaya yardım etmiyor.Kopya çektim .)
Sayın Çuvaldız,
“Halk ise İstediği hayat tarzını bu şekilde yaşayacağını düşünüyor ve istiyor.”
Zaten meselenin bam teli bu.
Halkın ne istediği..
Devletin tanımı yapmıştım öbür başlıkta: Devlet, bir arada yaşayan insanların oluşturduğu bir kurumdur. İnsanlar kendi haklarını korumak, güvenliğe almak amacıyla bir organizasyon oluştururlar.Yani aynı düşünceye sahip insanların, hemfikir oldukları bir düşünce sistemini temel alarak (Bu din de olabilir ideoloji de) bir devlet oluşturmalarında beis yoktur. Yani bu teorik olarak mümkün. İslam bağlamında da bu elbet mümkün. Ve bir müslüman olarak elbette ben de böyle İslamın öngördüğü, İslamî sabiteleri olan ama aynı zamanda değişen ihtiyaçlara da cevaplar veren/üreten bir sistemde yaşamak isterim. [İslamın toplumsal ilkelerinin ve sabitelerinin teorik olarak fıtrata en uygun, en mükemmel sistem olduğunu düşünürüm ama pratiğin insani zaaflar ve fikir ayrılıkları yüzünden çok farklı yönlere kayabileceğini bunun da varoluşa İslamın verdiği anlamın yani imtihanın gereği olduğunu da bilirim. (Bunu en aşağıya linkini verdiğim yazımda da belirtmiştim zaten)]
Fakat bugün böyle bir fikir birliğini sağlamak ve homojen bir biçimde yaşamak mümkün mü? Bence değil.
Çünkü bugün hemen her toplum hızla çokkültürlüleşmekte ve toplumlar farklı farklı inançlara sahip bireylerden oluşmaktadır. Dolayısı ile bir fikir etrafında gönül birliği olsa da hem coğrafi olarak hem de homojen bir yapı olarak biraraya gelmek giderek daha zor hale gelmekte. (Bugünü konuşuyorm 200 yıl sonra ne olur bilemem) Onun için bu çok kültürlü toplumların birarada özgürce yaşayabilmesinin yegane şartı prensip olarak tüm inanç ve düşüncelere eşit mesafede olan notr bir üst çatı altında toplanmalarıdır. Bu da laikliğin tarifidir zaten.
O yazım(*) “İslam ve Ütopya” üzerine bir genel ve felsefi bir değerlendirme idi.
Bugün artık homojen toplumlar yok. Yani çok kültürlü, çok dinli/felsefi inançlı topluluklar var. Dolayısı ile herkesin üzerinde ittifak edeceği bir dini ya da felsefi bir sistem düşünülse bile bu insanların bu inanç etrafında izole olabilmesi mümkün değil.
Burada bir toplumun “çoğunluğunun isteği” yeterli değil. Çünkü çoğunluk mesela İslami bir prensipler bütününe uymayı istese de İslam’ın kıstaslarını herkese uygulayamazsınız, çünkü bu kıstasları onu kabul etmeyenlere uygulamak hem İslam’a göre yasaktır hem de insan haklarına aykırıdır. Dolayısı ile günümüzün homojen olmayan toplumlarında bu şekilde bir tek biçimli yönetim sistemi mümkün değil.
Tüm dini inançlara ve felsefelere (sekülerizm de dahil) eşit mesafedeki bir laiklik bu açıdan -şu anda- en uygulanabilir sistem. Bu sistem içinde çok hukukluluk da mümkün tabi. Yani bir dini kabul edenlerin laik bir çatıda “kendi aralarında” inançlarının gereği bir hukuk sistemine göre yaşamak istemeleri gibi. Ve bu, özgürlükler, kişisel hak ve hürriyetler açısından da makul bir istek. Çok detaylı ve aynı oranda zor bir uygulama ama mümkün. (Bir de tabi İslamın bazı şer’i kurallarının zamana göre değişkenliği meselesi var. Bu da İslam düşünürleri arasında sürekli tartışılan bir konu ama konuştuğumuz meseleden ayrı.)
Medine vesikası bize bu konuda(çok hukukluluk) yüzyıllar öncesinden müthiş bir ışık tutuyor ama şu aşama da hem ülkemizde hem de dünya da “laiklik” meselesi ve uygulamaları oturabilmiş değil. Bu olmadan da diğerini konuşmak gereksiz..
Saygılar..
(*) http://utopos.wordpress.com/2006/10/21/islam-ve-utopya/
Suat bey aşağıdaki cümlenizi biraz açarmısınız?
“Bu sistem içinde çok hukukluluk da mümkün tabi. Yani bir dini kabul edenlerin laik bir çatıda “kendi aralarında” inançlarının gereği bir hukuk sistemine göre yaşamak istemeleri gibi.”
Saygılar,
Sayın Çuvaldız,
Bu literatürde buluna bir tanım, yeni bir şey değil. Osmanlıda da uygulanmıştı.
Yani bir inanca ve onun kurallarına göre yaşamak isteyenler, bu inancın dışındaki kişilerle ve devletle olan ilişkilerinde “seküler/laik üst hukuğa” uyarlar ama kendi aralarında bir iç hukuka sahiptirler. Çok detaylıdır ve uygulaması fevkalade zor bir sistemdir.
Bundan da önemlisi globelleşme nedeniyle artık bu şekilde -en azından kısa vadede- homojen toplulukların olması mümkün değil. Bu yüzden de uygulanabilir değildir.
Saygılar.
kaynakça olarak “bilinmeyen osmanlı”kitabı yeterli cevabı verecektir sanırım.(ki yazarlarından biri soyadaşınız.)
cevapladığınız için teşekkürler,sağlıkla kalın
bence güzel hihi
[...] Düşünceler » Okunası Bir Yazı: Düşünce Sistemleri Suat bey “Muhammediyye Cemaati”yazısında hatırlatmış olduğunuz yazınızı daha önce okumuştum,oldukça kapsamlı ve açıklayıcı bir yazı. [...]
---
Siz de düşüncelerinizi paylaşın: