Ayşe Hür Röportajı
İki gündür Yeni Şafak’ta değerli tarihçi Ayşe Hür ile Atatük, İnönü, Kemalizm ve son dönem siyasal gelişmeler ekseninde yapılmış bir söyleşi yayınlanıyor.
Önemli kısımlarını alıntılayayım istedim ama kırpmaya kıyamadım.
Mutlaka okumanızı öneririm; ilk bölümü buradan, ikinci bölümü buradan okuyabilirsiniz.
***
Alakasız not: RSS konusundan anlayan var mı? Nedense eklediğim yazılar RSS okuyucularına -diğer bloglardaki güncellemelerden çok daha- geç düşüyor. Hele eklenen yorumlar günler sonra toplu teslim yapılıyor gibi. Sorunun ne olduğu hakkında fikri olanlar, yorum kısmından ya da iletişim bölümünden yardımcı olabilirse çok memnun olurum. (Mesela bu yazıyı 22.04.2008 21.51′de yayınlamışım. Bakalım Rss okuyucularına ne zaman düşecek; özellikle Google Reader’a.. )

5 comments
İki tarihi lider kişilik arasındaki farkı, magazinsel bir boyuta indirmek için, sıradan bir blog yazarı olmak yeterli olabilmeliydi. Yeni Şafak’ı bu magazin başarısından dolayı kutlamak lazım. Sinsice Atatürk’ü önemsizleştirme gayreti. Maalesef bu iki kişiliğin atılımcılık ile statüko gibi iki ayrı dünyayı temsil ettiğine dair en küçük bir sezgi yok. -varda Mustafa Kemal’i sarhoşken cellalenme mertebesine indirmiş olarak. Ötekide mazbut bir garantici olmuş oluyor- Müslüman bir ülkede içkinin bu denli sevilmesinde bile, bu ayrımın payı vardır. Erkek adam içki içer diye boşuna söylenmiyor demekki. İtiraz edecek ya beyimiz iki dublede o parlatıyor.-magazin tarihçilerin tekelinde değil ya- Elan karşımıza çıkan ve siyasi bir tasfiyeyi dayatan kilitlemenin de bu durumda anlaşılmasını beklemek hayal oluyor. Özal kilitlenmesi yıllar sürdü ve korkunç kayıpları oldu. Bu defaki nasıl olur bilinmez. Hak şerleri hayır eyler demekten başka yapacak bir şey yok. Millet desteğine dayanan atılımcılık ile; darbeler, güçsüz ve güdümlü koalisyonlar sistematiği olan vesayetçi statükonun, bu iki liderin hangisine yakıştığını, belki birgün anlarız umuduyla.
Ah Sevgili Ağabeyim, ne diyeyim bilmem ki.
Tarihsel gerçeklikleri dillendirmek neden silikleştirme/önemsizleştirme gayreti olsun?
Ayşe Hür iyi bir araştıröacıdır, yazdıkları belgelere dayanır, Radikal’de yazıyordu önceden. Şimdi de Taraf’ta yazıyor; pazar günleri.
Hür’ün Radikaldeki arşivinin linkini vereyim; özellikle Mustafa Kemal ve muhalifleri yazı dizisini tavsiye ederim. Hiç de öyle Atatürk’ü önemsizleştirme gayreti yok Hür’ün, bilakis Atatürk’ün kudretinin boyutlarını apaçık gözönüne seriyor:
Ayşe Hür Arşivi
BUnlar tarihsel, yaşanmış gerçeklikler. Etkileri de günümüze yansıyor. Mustafa Kemal konusunda seninle anlaşabilmemiz mümkün değil sanırım.
Bir tarih perspektifi edinmenin en sakıncalı dayanağı, subjektif faktörlere-din, ideoloji gibi- bağlanmak ve etkilenmek olmalıdır. Benim Atatürk adına itirazlarım bu dayanaklardan hareket etmiyor. Atatürk’e biçilen güncel siyasi rolde-statükonun devamı-yanlış bir takviyenin engellenmesi çabası benimki. Atatürk Cumhuriyetin ilk yıllarındaki tutumu ile, bugün eleştirilemez. Kutsanamazda. Ancak Türkiyenin devasa potansiyelinin-Türki ve İslam dünyası- frenlenmesi amacını güden ve milli olmayan bir vesayet projesinin, Atatürk’e dayandırılma yanlışlığına düşülmemesi uyarısında bulunmak. İttihatçılar aşırı atılgan ve Atatürk’ü de aşmak adına bazı girişimlerde bulunmuş ve Atatürk tarafından engellenmiş olabilirler. Bu ilk yıllarındaki genç cumhuriyeti korumak maksatlıdır.-velevki kendi liderliğini korumak maksatlı olsun- Cumhuriyet sağlam bir dayanak haline gelmeden, dış insiyatif konusunda acele etmeyiş olarak anlaşılmalıdır. Ancak buna giderek pasif vesayetçi sistematik kazandırılması, Atatürk sonrası ve yabancı menşeyli bir tutumdur. 27 mayısın bir İngiliz harekatı olduğunu MİT daire başkanı söylüyor. Kırılma ve vesayetçiliğin anayasal bir hal alması bu olayla başlar. O zaman Atatürk yoktur ve milli şefin bu olaydaki etkisi bilinen bir husustur. Dış gelişmelerde insiyatif alınmasının, vesayet sistematiğini kıracağı ise, bu kesimin ideologlarının tespitidir.Türkiye bu vesayet gömleğini çıkartmaya mecburdur. Aksi darbeler, kapatmalar, terör, post-modern soygunlar vs, olarak devam eder. Hastalıklı bir tarih algısı genelde sol orjinli kesimlerde var. Türk devlet geleneğini bilmeyiş, tarihsel materyalist kalıpçılık bu hataları körüklüyor kanımca. Kurtuluş ve kuruluş aşamalarında, küresel güçle-İngiltere-yapılan pazarlık ile, kırk yıllık bir devleti, yabancı vesayetçiliğe bağlamak aynı şey olarak algılanmamalıdır. Bugün içinden geçtiğimiz sert blokaj ve tasfiye süreci, bu konuyla tamamen alakalıdır. Yoksa polemik için tek satır bile yazmak benim tarzım değildir.
Benim tarih ya da şahsiyet algım öyle değil.
Atatürk’ü Osmanlı Modernleşmesi çizgisinde önemli bir aktör olarak görüyorum; o kadar. Birçok hatası yanında bir çok da faydası olmuş tarihi bir şahsiyet; daha fazlası değil.
Merkeze Atatürk’ü almıyorum, Osmanlı Modernleşmesi’ni alıyorum. Merkeze bir süreci değil de bir şahsiyeti alırsak yaşanan her olguyu ona uyarlamak durumunda kalırız. Aynı şeyi tam tersi yönden maneviyatçılar da yaparlar, pragmatizmi görmezler; Sivas Kongresi sırasında ABD mandasına sıcak bakmasını mandacılık, 1. Dünya Savaşı sırasında İngiliz gazetelerine verdiği bir demeçte geçen “buralarda güvenilir bir kişiye ihtiyaç olursa görevden kaçmam” mealindeki sözleri için “sömürge valiliği teklifi”, Lozan’daki hilafetin kaldırılması pazarlıklarının İngilizler lehine bitmesinin “İngiliz casusluğu” olarak görülmesinde olduğu gibi.
Dediğim gibi benim tarih ya da şahsiyet algım öyle değil, daha önce de söylediğim, Atatürk ve İnönü’nün -şahsiyet özelliklerinden tamamen ayrı olarak- felsefi ve siyasi düşünce açısından çok farklı olduklarını düşünmüyorum. Bunlar izlenen siyasetten soyutlanamaz.
Vesayet? Bakanlar kurulunda “devletin dini Hristiyanlık olsun mu?” konusunun tartışıldığı, Sultanahmet gibi bir caminin depo yapıldığı, ezanın müslümanları inciterek değiştirildiği bir süreçten geçti ülke. Çeşmelerdeki eski yazı yazmalar bile silindi. İnsanların, inandıkları dininin kitabını okuması, öğrenmesi yasaklandı, samanlıklarda gizli gizli okunabildi Kur’an yıllarca. Şapka giymedi diye insanlar asıldı, harf inkılabı diye akıllara sakat bir ‘devrim’ yapıldı, kültür hayatımızda yolaçtığı zarar halen hesaplanabilmiş değil.
Bazen insan kendisine düşmanının vermek isteyeceği zarardan daha fazla zarar verebilir. İsmi vesayet olmamış neye yarar..
Böyle olmayabilirdi, gerekli olan modernleşme, doğal evriminde sürebilirdi. Ya da kültürel devrimler çok daha dikkatli yapılabilirdi. Kötü durumdayız demiyorum yalnız, dikkati çekerim. Çok daha iyi olabilirdi, sağlam olabilirdi diyorum.
Arif abinin itiraz ettiği noktayı anlıyorum, vesayet çizgisinin Atatürk’e dayandırılmasına karşı çıkıyor. 27 Mayıs’da dış güçlerin parmağı olabilir, ama 27 Mayıs’ı gerçekleştiren, ta Abdulaziz’in katledilmesinden itibaren devam eden çizginin sahibi askeri bürokrasidir. Askeri bürokrasi fanusta doğmadı, Atatürk’te bu bürokraside yetişti, oraya aitti. İktidarı süresinmce buna hakimdi, kendisinden sonra gelene de bunu miras bıraktı. Süregelen çizgi derken bunu kasdediyorum.
Büyük devletler başka devletlerdeki her türlü iç dinamiği kendi emelleri için kullanabirler, önemli olan buna meydan vermemektir. Yani böyle bir potansiyel var ki kullanılıyor, önemli olan bu potansiyelin ideolojik arka planını konuşmak ve etkilerini kırmak. Bu, bugünden bakıp geçmişi eleştirme kolaycılığı olarak görülmemeli, ülkedeki mevcut “biz halk denen inek sürüleri için en iyisini biliriz, ülkenin sahibi, koruyucuları biziz” diyen ve çok etkili bir gücü olan yaptığı müdahalelerle ülkede demokratik kültürün yerleşmesinin önünde en büyük engel olmuş askeri bürokrasinin bu düşünceyi edindiği ideolojik arka planın ne olduğunu konuşmak. Buna bakıldığında da modern ordunun kurulmasından beri süregelen bir çizgi görülüyor. Bunun ideolojik arka planı olduğu kadar siyasi yönünün de ne derece etkili olduğunu biliyoruz.
50 kişi bir araya gelsek de örgüt kursak ‘dış güçler’ bizi de kullanmak isterler. Nerede kaldı bu tip büyük askeri bürokrasi oluşumunu kullanmaya ya da eylemlerişnden faydalar çıkartmaya kalkmasınlar?
Bunu kırmanın yolu işte bunları, dayandıkları temelleri konuşmaktan, geçiyor.
Bizim devlet geleneğimiz tek sınıfa dayanmazdı, üç sacayağı vardı: Seyfiyye (Asker), ilmiyye (ulema), kalemiyye. (bürokrasi).
Son 150 yılda ittihatçılar eliyle İlmiyye tamamen tasviye olmuş, Kalemiyyle de Seyfiyye’ye eklemlenmiş etkisizleştirilmişti. Eklemlenmeyenler de zaten zihnen aynı ideolojide buluşmuştu.
Daha büyük tasviye de Tek parti döneminde oldu.
Yani bunu “devlet geleneğimiz”in doğal süreci olarak değil de devlet geleneğimizden sapma olarak görüyorum ben.
Neyse, çok uzun konu..
Evet Ispartalı Hüseyin Avni ilk darbeci. Yenilikçi ve ilk kez Avrupaya giden Türk padişahı, Abdülaziz Hanı katleden cani. Perde arkasında Mithat paşa-hızlı batıcı-. Batıcı bir komplo ile, batıcı bir padişah alaşağı ediliyor. Kalın kafalı Hüseyin Avni, Çerkez yüzbaşının hançeriyle can verirken; bunun nedenlerini hiç düşünmüşmüdür acaba? Mustafa Kemal bir sonuç. Çözülmekte olan ve hedefi dağılan bir devleti dönüştüren şahsiyet. Milletin bağrında derin bir muhabbet var Atatürk’e; Gürül gürül akan bir milletin, sancılı bir varlık yokluk sürecindeki kaptanı. Üstelik Yapılan tüm putlaştırma ve karalama kampanyalarına karşın bu muhabbet. Şimdi vesayetçi statükonun bu saygın şahsiyetle perdelenmesi, diğerinin millet nezdinde hiç sevilmeyişiyle ilgilidir. Tamamen pragmatik bir tutumdur. Bugün statüko, Atatürk’ün ardına sığınıp, bu cihan milletini frenlerken, kendine iç talanla yetinmeci müttefikler bulmakta da zorlanmıyor. Bunlar korumacı-ithal ikame-burjuvazi. Hokus pokusla el değiştiren büyük medya. İstanbul dükalığı da denen bu kesim varlık vergisinden de ustaca korunmanın yollarını bulmuştu zamanında. Kartlarını gizli oynamanın ustasıdır bunlar. Eğitim vakıflarıyla yetişdirdikleri kadrolar bürokrasinin heryerine dal salmıştır. Dış ticaretide, dış işleri gibi hantal tutmaya çalışırlar. Devlet desteği ve yağmasına alışmış kişilerdir. İç talanı yabancı iştahıyla sürdürmelerinin vardır bir hikmeti mutlaka. Askerlerin son dönemde her türlü kışkırtmaya karşın-ordu göreve çığlıkları- darbeye yeltenemeyişleri, Hüseyin Avni örneğinde olduğu gibi, yaptıkları her darbenin, ülkeyi hedeflediklerinden tamamen farklı bir noktaya ulaştırdığını görmelerininde payı vardır mutlaka. Umarım, şu andada laikliği kurtarmak adına kalkışılan blokajın, ülkenin bölünmesine kadar varacak tehlikeli gelişmeleri tetikleyeceğininde farkına varılır. Umarım, bu planın ülkenin batısında daha küçük ve modern bir beyaz Türk devletçiği yaratma gayreti olduğu sezilir. Belki onun dini laikçilik olur ama kimseye de bir hayrı dokunmaz. AB bayram etsede onada faydası olmaz. Gerçek Atatürkçülerin bu oyuna müsade edeceklerini hiç sanmam doğrusu. Suat bey bu yazdıklarım size değil, aklımın erdiğince yaşanan güncel bir tehlikeye dikkat çekmek. Bu konuda benden bu kadar vesselam…
Siz de düşüncelerinizi paylaşın: