Kitap-Dergi & Düşünce & İslam Suat Öztürk - 18 Mart 2007 01:16 am

Üç Muhammed..

expositions.bnf.frÇok yerde rastlamışsınızdır muhakkak; Hz.Peygamber(s)’in mesajından fazla hırkası ile, ahlakından fazla sakalı ile ilgilenen müslümanların varlığına..

Geleneğimizin aşırı yüceltmeci bir Peygamber tasavvuru var. Hz.Peygamber’den bahsederken; onun mesajı, getirdiği ahlaki ilkeleri, ibadetlerinin ruhu gözardı ediliyor, kullandığı eşyalar, uğradığı yerler, giydiği elbiseler, mesajından “daha önemli”ymiş gibi davranılıyor.

İslam’ın ahlak ve ahkâm boyutunun birleştirilerek dengeli bir “müslüman” örneği olmak varken ya ahkâmda takılıp ahlakı gözardı etmek ya da ahlakı yeterli bulup ahkâmdan yüz çevirmek sıkça görülen bir davranış biçimi. Aynı biçimde; Hz.Peygamber’i aşırı yücelterek örnek alınması imkansız bir hale getirmek ya da tamamen salt mesaj taşıyan “postacı”ya indirgemek de yine bir başka denge eksikliği örneği.

Mustafa İslamoğlu “Üç Muhammed” adlı kitabında(1) iki farklı Peygamber tasavvurundan ve bir “gerçek” ten sözediyor. Ki ben de esasen yazımda hem çok kısaca ilgili kitabı tanıtacağım, hem de kitaptan haraketle bu tasavvurlardan sözedeceğim.

İslamoğlu’nun tasnifine göre bu tasavvurlar şunlar:

1. Aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru
2. İndirgemeci peygamber tasavvuru.

Gerçek olan ise “Kur’an’ın peygamberi”

Birinci kısım için örnek bulmak hiç zor değil. İslamoğlu bunun için iki bilinen kaynaktan detaylıca örnek veriyor. Bunlardan birisi Süyuti’nin “El-hasasisu’ul Kübra” adlı eseri. Diğeri ise Kadı İyaz’ın “Eş-Şifa” sı.

Bu tasavvurun peygamberini “Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenmeyen, hayattan yüceltme bahanesiyle dışlanmış, dolayısıyla hayata taşınması mümkün olmayan, bir masal kuşu gibi hep “Kaf Dağı”nı mesken tutan, hayatın içinde ve hayata müdahil olmayan bir peygamber…” ifadeleriyle tanımlıyor İslamoğlu.

Bu aşırı yüceltmeci tasavvur, oldukça ilginç çıkarımlar yapıyor. Hz. Peygamber en olmadık bağıntılarla adeta cahiliyye aklının yansıması olarak, sahih kaynaklara, hatta kimi zaman “uydurma” denebilecek kaynaklara bile dayanmayan bazı rivayetler delil gösterilerek güya -ihtiyacı varmış gibi- yüceltilmeye çalışılıyor. Kitapta birçok örnekler veriliyor; Hz.Peygamber’in bedenî atıklarının, ırkî ve beşerî özelliklerinin yüceltmeye tabi tutulması gibi.

İslamoğlu bu tasavvuru işlerken oldukça isabetli bir biçimde Hz.İsa örneğini de kullanıyor. Hz.İsa’nın peygamberliğinin Pavlus ve Kilise eliyle nasıl “Tanrı’nın oğlu- Tanrı” makamına evrildiğine dikkat çekiyor.

Nitekim Hz.Peygamber sonrası dönemde Hz.Peygamber’in ölmediği, göğe çıktığı, tekrar canlandığı, aramızda dolaştığı, hatta onun -Allah” olduğu gibi görüşleri savunan bir takım akımların ortaya çıktığını biliyoruz. Hem de “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.”(Ali İmran - 144) ayeti ortada iken..

Bu tasavvurun en büyük sakıncası, İslamoğlu’nun da dediği gibi, Hz.Peygamber’i hayattan yüceltmek suretiyle dışlamak ve örnek alınamaz hale getirmek. Yine bu tasavvurda bolca İsrailiyat kullanılıyor ki bu apayrı bir yazı konusu.

İkinci tasavvur olarak da “İndirgemeci peygamber” tasavvurunu göstermiş İslamoğlu.

Buna en yaygın örnek olarak da Hz.Peygamberi “vahiy postacı”sına indirgeyen sünnet karşıtları gösterilebilir. ( En bilinen örnek: Edip Yüksel ve takipçileri ) Bu tasavvuru “Kur’an’ı bir ara kablosu hüviyetiyle iletip, müminlerin hayatından usulca geri çekilen bir peygamber… Bu durumda o, artık tarihin malıdır. Misyonu yaşamıyla sınırlıdır. Dolayısıyla bu misyonun taşınması, yaşanması, üretilmesi, ihya edilmesi, örnek alınması söz konusu değildir.” şeklinde anlatan İslamoğlu çok haklı bir biçimde aşırı yüceltmeci tavırla indirgemeci tavrın, Hz.Peygamber’i örnek alınamaz hale getirdiğine ve hayattan dışladığına vurgu yapıyor.

İndirgemeci tavır hadisler hakkındaki tereddütlerden dolayı ortaya çıkıyor.

Birçok şeyde sağlayamadığımız dengeyi maalesef hadis konusunda da sağlayamıyoruz. Bir taraf, en zayıf hatta ravi zinciri bile olmayan hadisleri kitaplarına alıp hükümler çıkarırken veya “Buhari Şerif” hatimleri gibi akıllara sakat uygulamalar yaparken bir tarafta bu gibi anormal aşırılıkları bahane ederek sünneti/hadisi toptan reddetme noktasına geliyor. Bu konuda dengeyi sağlamak şüphesiz zor, ama her iki tarafın süpürücü davranışının da yanlış olduğuna şüphe yok. Ben hadisler konusunda ciddi bir eleştirel değerlendirme yapılması gerektiğine inanıyorum. Fakat bu, sünneti/hadisi reddetmek anlamına gelmez. Nasıl ki dinin teorik kaynağı Kur’an ise, pratik kaynağı da Hz.Peygamber’dir. Ku’ran, Hz. Peygamber’e iletme görevi verdiği gibi mesajı okuma (ikra) ve açıklama (beyan) görevi de vermiştir. Bu ikisini birbirinden ayırmak demek İslam’ın temellerine dinamit koymak demektir.

İndirgemecilerin yaptığı budur.

Aslında bu indirgemeciliğin kökenlerine baktığımızda bunun Haricilere kadar uzandığını görüyoruz. “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek ayrılan Hariciler bol kanlı eylemlere imza atmışlar ve İslam tarihinde derin bir acı bırakmışlardır. Kur’an ayetlerini diledikleri gibi tev’il eden Haricilere karşı Hz.Ali’nin kendisini temsilen İbn-i Abbas’a gönderirken -mealen- “..Onlarla Kur’an üzerinden tartışma. Çünkü Kur’an’ın farklı yorumları vardır. Onlara ayetlerin açıklamasında sünneti delil göstererek tartış” demesi ne kadar manidardır.

İşin ilginci sünneti inkar hareketi Müslümanlar eliyle değil, oryantalistler eliyle yeşermiştir. Hindistana gönderilen İngiliz oryantalist Dr.Alois Sprenger Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesi’nin dekanlığına getirilmiş ve ilk kez bu şahıs hadislere “toptan uydurma” damgası vurmuştur. Zaten Sprenger’in ağı boş çıkmamış “Kuraniyyun” akımı da denilen, İslam ümmetinde ilk olarak sünneti toptan inkar eden bu hareket İngiliz sömürgesi Hindistan Müslümanları arasından çıkmıştır. (Edip Yüksel’de bu akımın temsilcisidir.)

Bir de şu var.

Sünnet ve hadis aynı şey olmadığı gibi Hz.Peygamberin her hareketi sünnet, her sözü de hadis değildir. Sünnet fiili olana verilen isimdir. Hz.Peygamber’in her davranışının ve sözünün “Vahy”in açıklanması anlamında sünnet olmadığı, O’ nun da bizler gibi insan olduğu, yiyip içtiği, güldüğü, ağladığı ve hastalandığı ortadadır. O bunları yaptı diye her ağlayanın, gülenin, hastalananın sünneti uyguladığı anlamına gelmeyeceği izahtan varestedir.

Birkaç örnek: Kaynaklara göre Hz. Peygamber sabah namazının sünnetini evde kılıyormuş. Sonrasında biraz uzanır, sonra mescide gidermiş. Hz.Peygamber’in vefatından sonra bu duyulunca mescidde herkes aynı şeyi yapmaya, yani sabah namazının sünnetinden sonra sağ yanlarına yatmaya başlamışlar. Bunun üzerine Halife tarafından müdahale edilerek bunun sünnet olmadığı, “ev hali” olduğu vurgulanmış.

Bazı müslüman yörelerde Hz.Peygamber zamanında mescidlerde halı-kilim vs olmadığı için aynı o biçimde toprak zeminde namaz kılındığını, Hac mekanında Hz. Peygamber’in devesinin -bir vesile ile- önünde durduğu ağacın tavaf edildiğini, Hz.Peygamberin yine bir vesile ile elini gömleğinin içine soktuğu yerde aynı biçimde ellerin gömleğin içine sokulduğunu biliyoruz. “Sarık” kutsal addedilir bildiğiniz gibi. Ama aynı sarığı o devirde Ebu Cehilin de kullandığı unutulur.

Bu gibi örnekler çoğaltılabilir.

Bunlar hep neyin tarihsel, neyin yöresel; neyin beşerî haslet, neyin Peygamberî misyon olduğunun karıştırılmasından kaynaklanıyor.

İslamoğlu kitabında tasavvurları işlerken önemli bir noktaya dikkat çekiyor:

Tarihsel süreç içerisinde, bir de İslami disiplinlerin kendilerine özgü peygamber portreleri oluşmuştu. Hadisçilerin hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı, Fıkıhçıların, Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları formel aklın kodlayıcı peygamber anlayışı; ve Mistisizmin peygamberi adeta buharlaştırıp bir “enerji bedene” dönüştüren “Nur-u Muhammedi” felsefesine dayalı irfanî peygamber anlayışı…

Ve İslamoğlu buradan asıl “Kur’an’ın peygamberi” kısmına geliyor. Kitabın arka kapağında bunu özetliyor:

O kimileri için, arkasından göz yaşı dökülen tatlı bir anı olmuştur. Onlar onun hatırasıyla yaşamayı, kendisiyle yaşamaya tercih ederler. Onlar onun arkasından ağlamayı, onu önlerinde görmeye tercih ederler. Onlar onun sakalını ve hırkasını, misyonundan daha fazla severler. Ondan bir efsane gibi söz etmeyi, birlikte yaşanılan bir “dost” olmaya yeğ tutarlar. Daha başka kimileri için ise, o tarihin konusudur. O, bir “iletişim aleti” gibi ilahi mesajı iletmiş ve misyonunu tamamlamıştır. O, bugüne taşınamaz. Biz onunla, tarihi bir değer olarak ilişki kurabiliriz. Kur’an içinse o, hayatın aktif, kurucu ve inşa edici bir öznesidir. Misyonu ölümsüz olandır. Kur’an, onu çağa taşımak için çırpınır. Onun tarihe hapsolmasını önlemek için onunla ilgili tarihsel olayları müminin yüreğine, imanına, ibadetine taşır. Kur’an müminin hayatında onu güncel kılmak için ne gerekiyorsa yapar. Kur’an’ın bak dediği yerden bakanlar ise onu “üretmek” için çaba harcarlar. Kur’an’da onu, onda Kur’an’ı görürler. Onu Kur’an’la, Kur’an’ı onunla tanırlar. Kur’an’a onun aynası, ona Kur’an’ın aynası gibi bakarlar. Çünkü onlar, onun risalet mirasına ihanet etmekten korkarlar.

Hz.Peygamber’i ve getirdiklerini “doğru” tanımak için bu kitabı “mutlaka okuyun” diyorum.

Son olarak dipnot babında şunu söyleyeyim. Bu kitabı 2004 yılında okumuştum. Kitap zannederim 2001 yılında çıktı ve bazı çevrelerde tartışma konusu oldu. Bu bağlamda; İslamoğlu’nun kitabında benim de katılmadığım noktalar var. Bunlardan en önemlisi “tasavvuf” konusu. İslamoğlu -galiba- tasavvufa olan bakışı nedeniyle kitapta bazı hatalı çıkarımlarda bulunuyor. Kitabı okuyanların ya da okuyacak olanların bu noktaya dikkatini çekerim.

(1) Mustafa İslamoğlu “Üç Muhammed” ISBN: 975-550-149-5

Popularity: 34% [?]

“Üç Muhammed..” icin yapilan 55 yorum var.

  1. 18 Mart 2007 - 01:56 1.Talha Can

    Teşekürler Suat Bey,
    Yazınıza genel itibariyle katılıyorum. Bir kaç noktayı tam olrarak analiz edip kendimde cevaplayamadım.
    Bir de bu konuya yakın olarak bir kaç husus eklemek isterim. Çoğumuzun evinde Kur’an bir bez parçasına sarılmış olarak duvar da bir süs gibi durur. Bir çok insanımız okumuz, fakat bir şekilde elimize alacağımız zaman da abdestsiz dokunmayız. Saygımızdan abdestsiz dokunmayız ama nedendir okumayız da! Bunun altında yatan şey yazıda bahsettiğiniz hususlarla alakalıdır. Dini esaslarıyla yaşayan büyüklerimiz çoğu milletten farklı olarak bu yaşantıya hassasiyet eklemişlerdir. Bahsettiğim Kur’an’a gösterdiğimiz saygıyı bir Arap çoğu zaman göstermez. Ama okur. Bizim eksikliğimiz insanımızın dinini idame ettirecek kadar bilmesini yeterli görmesi. Sureler, dualar bilinir, namazda kullanılır fakat anlamlarını hiç merak etmeyiz, etsek de öğrenmeyiz. Bunu dediğim gibi millet olarak kaybettiğimiz değerlere bağlıyorum. Temeli es geçmişiz, milletimize has olan hassasiyeti yaşattığımızda da kabak tadı verdiğimizi anlıyoruz. Kur’an okuyan bir toplum olsa bu hassasiyeti gösterse daha anlamlı bir zihniyet olur ki bunun cevabı da herharükalde ecdadımızda yatıyor.
    Muhabbetle…

  2. 18 Mart 2007 - 10:03 2.Suat Öztürk

    Sağolasın Talha Kardeşim..

    Yazdıklarına tamamen katılıyorum. Böyle maalesef ve bunun kökenleri derinlere uzanıyor. (Son 3-4 asırlık sürece “İçtihad Üzerine” başlıklı yaımda değinmiştim. Bu sürecin de yoğun etkisi var sanırım.)

    “Bir kaç noktayı tam olrarak analiz edip kendimde cevaplayamadım. demişsin. Bunları açarsan üzerine konuşabiliriz.

    Selamlarımla..

  3. 18 Mart 2007 - 11:45 3.insan

    Suat Bey merhabalar,

    Birkaç cümle ilave etmek istedim konuyla ilgili..

    >>

    Bizim geleneğimizde aşırı yüceltmeci bir Peygamber tasavvuru yoktur. Geleneğimiz hem mesajı hem de hatırası ile tam olması gereken yerde bir Peygamber anlayışına sahiptir.

    Bugün birilerinin Peygamber’in sadece hatırasına fazlaca önem veriyor olması, Talha Bey’in de kısmen değindiği, toplumun O’nun mesajından uzaklaştırılmasıyla ilgili bir durumdur.

    “Mesajını tanımayıp hatırasıyla oyalanmak” tercih edilen bir tavır olmasa da ben bu toplumun inanç dejenerasyonuna ancak bu hassasiyet ile karşı koyabildiğine eminim.

    Olması gereken mesajını idrak ve takip edip hatırasına saygı göstermekten başka bir şey değildir. Fakat böyle olmuyor diye pekçok unsuru göz ardı edip suçu geleneğe yüklemek doğru değil.

    >>

    Literatürde sünnet ve hadis aynı şeydir. Sünnet (hadis) kavli, fiili, takriri, ahlaki olarak çeşitlere ayrılır. Efendimizin nübüvvetten sonra yaptığı her hareketi, her sözü ve zımni yahut açıktan yaptığı her takriri ve onun ahlak ve yaratılışı ile ilgili sahabe ve tabiundan nakledilen her haber sünnettir.

    [Bilginin sıhhatini kontrol etmeniz için herhangi bir hadis usulü kitabına bakmanız kafidir. İlgilenenler için temel niteliğinde bir eser: “Anahatlarıyla Hadis, Prof. Dr. İ. Lütfi Çakan, Ensar”]

    Peygamberin gülmesini, ağlamasını vs. beşeri birer vasıf olmakla sınırlandırırsak çocuğumuz öldüğünde ağlamanın hükmünü nereden bulacağız? Şakalaşmanın ölçüsünü ne ile çizeceğiz?

    Çocuklarla her oynayan sünneti uygulamış olmaz ama Efendimiz çocuklarla oynadığı için çocuklarla oynayan sünnet uygulamış olur. Eşiyle her şakalaşan sünneti uygulamış olmaz ama Efendimiz eşiyle şakalaştığı için şakalaşan sünneti uygulamış olur.

    Efendimizin her davranışı ve her sözü vahyi açıklama niteliği taşır. Zira o yanlış bir tespitte bulunduğunda Hazreti Allah O’nun yanlışını düzeltirdi. Sizin benim gibi yanlıştan beri olmadığı gibi, sizin benim gibi yanlışla kaim kabul edilmez. O’nun yanlışı vahy-i ilahi ile hemen düzeltilir. Çünkü o yemesiyle, uyumasıyla, gülmesiyle, her şeyiyle müminlere örnektir.

    “De ki: Eğer Allah’ı gerçekten seviyor iseniz bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın..” (Al-i İmran;3/31)

    Ona uymak ne ki? Gülmesine, uyumasına, sağ yanı üzere yatmasına, konuşma şekline, namazına, ahlakına uymayacaksam neyine uyacağım?

    Ona uymayı sakal bırakmakla eşdeğer sanmak ne derece belahet ise, ahlakı ve ibadetleri ile sınırlamak da o derece belahettir.

    Maliki mezhebinin kurucusu ve meşhur hadis eseri Muvatta’nın müellifi İmam Malik Hz. sünnete o derece ehemmiyet verirdi ki bir gün kendisine bir kavun ikram edildiğinde Hz. Peygamber’in kavunu nasıl yediğini bilmediği için onu yemedi.

    Size böyle yapmalıyız demiyorum. Anlatmak istediğim şu ki, İmam Malik’ten daha iyi bir müslümanlık tanımım var diyenler sünneti mukayyet metinleri ezberlemekle yahut mesajla sınırlandırabilirler. Onlara sözümüz yok. Bizim çabamız insaf sahiplerine yönelik..

    Son olarak şunu söyleyeyim ki Üç Muhammed’den doğru olan Kur’an Muhammed’ini öğrenmek için İslamoğlu benim tercih edeceğim bir kaynak değil.

    “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab; 33/21)

    Hürmetler,

  4. 18 Mart 2007 - 12:33 4.Talha Can

    Suat Bey,
    Bahsedeceğim hususlara Sayın İnsan yorumuyla çok güzel açıklık getirmiş. Peygamberimiz güzel ahlak üzerine yaratılmıştır. Yaptığı herşeyden çıkartılacak bir şey olduğunu ortadadır. Fizyolojik olarak herşeye cevap verebilir miyiz? Peygamberimizin el parmaklarından fışkıran suyu ne ile açıklayacağız? Tabi ki sizin belirttiğiniz ayetteki gibi O da bir insandı fakat yaradılanların en üstünüydü ki mutlak bir fark vardı.
    Muhabbetle…

  5. 18 Mart 2007 - 12:34 5.Suat Öztürk

    Hatice Hanım,

    Tam da tahmin ettiğim gibi bir eleştiri geldi. :-)

    Elbette topyekün geleneği suçmalıyorum ama genel itibarı ile gelenekte bunu görmek mümkün. Burada Hz.Peygamber’in (s) hatırasına hürmet ile mesajını idrak arasında denge kurulamıyor. Bunu kuranların varlığı kuramayanaların yokluğuna delil değildir. Kaldı ki bu ve benzeri yazılar kuramayanlara hitaben yazılıyor. Ve genel tasavvur olarak baktığımızda da sayıca bu dengeyi kurabilenlerin ne kadar az olduğuu müşahede edebiliriz.

    Hz.Peygamber’in gülmesi-ağlaması her insanda olan beşeri bir vasıftır ama bunu ne zaman ne için ne şekilde yaptığı elbette sünnettir. Ve ahlakî erdemler ile birebir irtibatlıdır.

    Buradaki fark çok önemli, buna biryerinden başladığınızda ardındaki “hikmet” unutuluyor ve salt şekilcilik kalıyor.

    Sünnetin ve ardındaki hikmetin anlaşılması için birkaç örnek vereyim:

    “Her kim kurban keserse üç günden fazla elinde tutmasın”

    Bu bir hadistir, ve halen bazı yörelerde bu uygulanır.

    Oysa bu hadisin bağlamında olan başka şeyler var. Hz.Peygamberin bu hadisi söylediğinin ertesi yılında bazı kimseler Hz.Peygamber’e gelir. Derler ki “Ya Rasulallah, insanlar daha önceleri kestikleri kurbandan yararlanabiliyorlardı, yağını eritip derisinden su tulumu yapıyorlardı” deyince “Şimdi ne olmuş, insanları bu yıl bundan alıkoyacak ne var?” diye sorunca kendisine bir yıl önceki yasak hatırlatılmış o da şöyle buyurmuştur: “İnsanlar geçen yıl sıkıntıdaydı, kurban etlerinin herkese ulaşması için böyle yasak getirdim”

    Bir başka örnek. Cemaatle namaz kılarken, Hz.Peygamber Cebrail (a) tarafından ayakkabısına pislik bulaştığı için uyarılır. Bunun üzerine Hz. Peygamber ayakkabısını çıkartır. Bunun üzerine ardındaki cemaat de bunu yapar. Namazdan sonra Hz. Peygamber kendi gerekçesini açıklar ve kendisinin maksatlı olarak yaptığı bir davranışın başkalarınca maksadı bilinmeden “sırf kendisi yaptı” diye taklit edilmesine karşı çıkar.

    Sünnet olan nebevî eylemle olmayanı ayıran başka bir örnek:

    Ebu Tufeyl, İbn Abbas’a gelerek “senin kavmin Hz.Peygamber’in Kabe’yi tavaf ederken remel yaptığını ve bunun da sünnet olduğuınu söylüyor” deyince, o şu cevabı verir: “Hem doğru, hem yalandır(yanlıştır). Hz.Peygamber’in remel yaptığı doğru, sünnet olduğu yalandır.” Aynı kişi devamla şunu sorar: “Senin kavmin Hz.Peygamber’in sa’y ederken deveye bindiğini ve bununda sünnet olduğunu söylüyor.” İbn Abbas yine “Böyle zannedenler hem doğru, hem yalan” diyerek, Hz.Peygamber’in sa’ydan sonra bekletilmemek için deveye bindirildiğini, çünkü kadınlar haremi boşaltmadan erkelerin çıkmadığını, eğer kendisine bırakılsaydı onuın yaya olaral sa’y etmeti tercih edeceğini söylemiştir. (Üç Mıhammed)

    Örnekler çoğaltılabilir.

    İslamoğlu daha birçok örnek verdikten sonra şöyle yazıyor:

    1. Hz. Peygamber’in misyonu sünete indirgenemeyecek kadar çok boyutludur. Sünnet, bu misyonun sadece beyana tallkuk eden fiilî örneklerinden oluşmaktadır.

    2. Hz.peygamber’in eylemleri, daha başlangıçta beri iki zıt anlayışa konu olmuştır: a. Her davranışını maksadına, illetine, neden ve niçinine bakmaksızın sünnet olarak görüp onu uygulayan anlayış. b. Sadece belli ölçülere uyan davranışlarını sünet sayan anlayış. Birinci anlayış zamanla yaygınlaşarak ikinci anlayışın alanını yoketmiş, buna tepki olarak da yer yer sünnet karşıtı hareketler ortaya çıkmuştır.

    3. neyin sünnbet olup neyin olmadığı doğru tespit edilmeyip sünnet olmayan davranışların sünnete dahil dilmesi, sadece gerçek sünnete olan güveni sarsmakla kalmmamış, aynı zamanda tüm sünneti reddeden indirgemeci yaklaşımlara da zemin hazırlamıştır.

    Tahkik ehli ulema, “Biz hz. peygamber’in örnekliğini ğretmekle emrolunduk, ona benzemekle değil” derken Kur’anî bir ilkeye vurgu yapıyordu. Yine Gazzali “bazı hadisçiler onun tüm eylemlerine uymanın sünnet olduğunu düşünüyorlar; oysaki bu yanlıştır” derken hadis geleneğinin yaygın bir anlama sorununa parmak basıyordu.

    Ben bu farkın önemine inanıyorum. Maksad ve illet çok önemli. Burada bir “anlama problemi” var ve bu problem daha ilk dönem Hz. Aişe tarafından birçok kez dile getirilmiştir.

    İslamoğlu’na gelirsek. Ben toptancı değilim, bir ismin yazdıklarına bakarım, ölçülerime vururum, uyanları alır uymayanları bırakırım. Bu sadece İslamoğlu için değil, okuduğum hemen tüm isimler için geçerlidir.

    Katkılarınızın devamını temenni ederim.

    Hürmetler benden..

  6. 18 Mart 2007 - 12:42 6.Suat Öztürk

    Talha Kardeşim,

    Elbette O (s) “üsvetün hasenetün” dür. Birçok mucizeleri vardır ve bunlar tamemen metafiziktir.

    Herşeyi bir hikmet üzere yapmıştır. Her hareketinden çıkartılacak dersler vardır.

    Benim bahsettiğim, örneklerde de görüleceği gibi “anlama proplemi” üzerine. Hz. Peygamber’in yaptıklarının “maksadına, illetine, neden ve niçinine” bakılmazsa ortada salt şekilcilik kalır.

    Vurgulamak istediğim nokta bu.

    Selamlar.

  7. 18 Mart 2007 - 13:12 7.çuvaldız

    Hafızamda kalanla;Kuran neden bir melek ile direkt insanlara bazı mucizelerle vahy edilmedi.İnanılması ve uyulması daha kolay olur ve kafalarda soru işareti kalmazdı.Kuran’ı bilenler oradaki cevabı bilirler ben sadece aklımda kalanı yazayım;din beşeriyet içinse onu insanlara ulaştıracak olan onlardan biri olmalı yani insan.Pek tabii ki rast gele değil seçilmiş olan ile değil davranış ve verdiği kararları ile örnek olabilecek meziyetlere sahip bir insan ile.Yüzünü nasıl yıkadığı,nasıl uyuduğu,saçını yada sakalını ne kadar uzattığı,hangi kıyafeti giydiği ile değil!
    Kuranın akıl için aralık bıraktığı kapıyı sanki eksiğiymiş gibi insanoğlunun kendince harmanladığı harçla doldurma çabası yeni bir din oluşturmak,Kuran’a yama yapmaya çalışmak olmaz mı, sanki ihtiyacı varmış gibi!
    Kuran ulema kitabı mı?Kuranın açıklaması peygamberden başkasına da verilmiş mi?Kuran’a uyan bir peygamberi önümüze katıp TAKLİT etmeye çalışmak kolaycılık değil mi?Bu yapılacak her hataya onu vekil kılmak olmaz mı?Sevilmek için sevileni taklit etmek!Ne büyük kendini beğenmişlik!Özü yakaladık da sanki,şekli taklit eksiğimiz!
    Peygamberimizin sadece eylemlerinin taklitçisi olmak,Yaradan’ın resulunu seçme ,
    sevme sebebini küçümsemektir.Kuran’ın özünü anlama çabası nerde peki?Peygamberimiz neyi hayatına rehber ediniyordu?
    Talha Can bey’in dediğine katılıyorum.Kuran bir beze sarılıp başköşeye asılmış,sureler ezberde,eee özü nasıl biliyorsun?İman gücümle ve taklitle.Talha bey kaybettiğimiz değer demiş ben ise silikleşen hafıza diyorum.Dini koruma çabası yada hassasiyeti ile etrafına öyle yüksek duvarlar örülmüş ki bir süreden sonra isteyen bile ulaşamaz olmuş.Kuran göğüs cebine konup her yerde okunup başvurulacak kitap olmaktan çıkarılıp minyatürleştirilip arabanın dikiz aynasına,bez parçasına sarılıp evin başköşesine asılmış.
    İtiraf edeyim kızgınım!Çocuktum kuran kursuna gönderildim bana alfabesi öğretildi anlamı değil.Seslerin nasıl telafuz edileceği öğretildi ama anlamı değil.Kuranı elime almadan nasıl abdest alacağım başımı nasıl örteceğim nasıl giyineceğim öğretildi ama bunların Kuranın neresinde nasıl yazıldığı öğretilmedi.Kuranı sular seller gibi bilen bir hacı bey babadan ders aldım ama sadece okumayı öğretti. Yaşlarda okuduğum hikaye kitabı tadında yasaksız ve korkusuzca okuyabilmeyi isterdim,abdestsiz yada başı açık olduğum için günaha gireceğim korkusu ile elime almaktan vazgeçerek değil.
    Kuranı öğrenen Peygamberimizi de sever hayatına da katar bu çok doğal bir şekilde olur ve özel bir çabaya gerek kalmaz.Tersten başlayıp taklitle dinin özüne ulaşılmaz.Kızgınlığım, şeklin dinin önüne geçirilmesine,dini tekeline alanların ona ulaşmak isteyenlere önce bana benze demesine.
    Birilerini de kızdırdıysam kusura bakmasınlar benim gibi taklitçi Müslüman olup,zaman kaybedip aslını öğrenmeye geç kalanların neden geç kaldıklarını anlatmak için yazdım.

  8. 18 Mart 2007 - 13:15 8.çuvaldız

    Yukarıdaki onca uzun yorumumun özü şu cümleler aslında;

    “İslam’ın ahlak ve ahkâm boyutunun birleştirilerek dengeli bir “müslüman” örneği olmak varken ya ahkâmda takılıp ahlakı gözardı etmek ya da ahlakı yeterli bulup ahkâmdan yüz çevirmek sıkça görülen bir davranış biçimi.”(S.Ö)
    “Kur’an’ın bak dediği yerden bakanlar ise onu “üretmek” için çaba harcarlar.”(M.İ)

    “Kur’an’da onu, onda Kur’an’ı görürler. Onu Kur’an’la, Kur’an’ı onunla tanırlar”(M.İ)

  9. 18 Mart 2007 - 15:05 9.ceren

    Suat Bey Merhabalar,

    Elinize sağlık ne güzel bir konuya değinmiş,ve bu konuyu bence çok iyi ve açık anlatan bir yazarın kitabına yer vermişsiniz.

    “Üç Muhammed”‘i 2001 yılında okumuştum.Ama yukarıdaki alıntıları görünce tekrar okumam ,bilgileri tekrar tazelemem gerektiğini anladım.

    Mustafa İslamoğlu’nun bir başka kitabı olan” Yahudileşme Temayülü” isimli kitabında sünnetle ilgili şu ifadeler yer alıyor.

    “Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için,onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek en uygun yoldu.İsrailoğulları,tahrifata ekonomik çıkarlar yüzünden girişmişlerdi,Müslümanlar ise tahrif işine siyasal çıkarlar yüzünden bulaştılar.İlk uydurulan rivayetler hizip savaşlarında kullanılmak için uyduruldu.Örneğin “Kaderiyye bu ümmetin mecusileridir” sözü bunlardan biriydi.Resulullhın vefatından onlarca yıl sonra ortaya çıkan bir mezhep hakkında ,onun ağzından yalan uydurmaktan çekinmemişlerdi Kaderiyyenin muhalifleri.Aynı şey fıkhi mezhepler için de yapılmıştı…”

    Biz müslümanların en önemli iki kaynağı olan Kur’an ve Sünnet dir.Ama görüyoruz ki günümüzde Kur’an’ı Kerim’in ayetleri değitirilemeyeceği için onları farklı tevillerle bozmaya çalışırken,Sünnet te de özellikle sünnetin Hadis olarak gelen sözlü kısmında tahrif ya da ekler yapılıyor.Resullullah’ın gerçekten ağzından çıkanlar başımız gözümüz üzerine, ancak ya O’nun adı kullanılarak ,referansa alınarak,kendisi söylemediği halde söylenenler…

    Rabbim ayaklarımızı kendi gerçek dini üzerinde sabit kılsın.
    En içten saygı ve selamlarımla..CEREN

  10. 18 Mart 2007 - 15:16 10.deniz

    Suat Bey güzel bir yazı olmuş..hadisler konusundaki yaklaşımınızı çok bilinçli buluyorum..sizin gibi bir insanın gelenek isimli bir bloğa sahip olmasını garip bulurdum..Düşünceler ismi çok yakışmış..

    Mustafa İslamoğluna karşı malesef bir önyargım olduğu için bu kitabını okumadım..okuduğum kitapları beni radikal yöne ittiği için vazgeçtim okumaktan..bu yaklaşım analitik değil biliyorum ama okuduğum zamanlar farklı düşüncelerle başedemiyordum o yüzden bende okumayı bıraktım çünki tasavvufa ilgim daha ağır basıyordu..

    tasavvufa karşı bu kadar antipatinin doğmasının arkasında selefilik ve İbn Teymiyyenin görüşleri yatıyor genelde..İbn Arabi ve ibn Teymiyye karşılaştırması için İnkişaf dergisini tavsiye edebilirim.netten ulaşılabilir..

    Hz.Muhammed(as)ın yatma şeklini.sakalını vs.örnek almak samimi,sevimli yaklaşımlar aslında..sırf sünnet olduğu için yemeği elleriyle yiyenler var..bunlar olmuyor sanıyorum..kaşıkla yendiği zaman Peygambere saygısızlık edilmiş olmaz..

    Peygamberimizin sağlıkla ilgili tavsiyelerinde hikmetler var..sağ tarafa yatmak sağlık açısındanda faydalı..mideyi tıka basa doyurmamak gibi..lavaboya sağ ayakla girmemek,girerken ve çıkarken okunacak dualar,karı-koca ilişkisinde getirdiği bazı sınırlamalar gibi hayatın çok ince alanlarında dahi rehberliği vardır efendimizin..

    saç,sakal taklidi..bunlar masum şeyler..keşke Peygamberimizin uzun saçlarını da örnek alsa erkeklerimiz..hep entel tiplerde görüyoruz ..bizimkilere de yakışırdı doğrusu:)

    Suat Beyin hadislerin bağlamına dikkat edilmesi vurgusu elbetteki çok önemli…buna dikkat edilmediği için hadisten kaynaklanan sıkıntıları çözemiyoruz..

    mesela kadının ancak mahremiyle yolculuk yapabileceği meselesine hala takılanlar oluyor..

    Peygamberin uygulamalarını değerlendirirken içinde bulunduğu toplumdan ve şartlardan bağımsız ele alamayız..

    çok dindar olacağım,sünnete uyacağım diye hayatı yaşanmaz hale getirmeye gerek yok..eve gelen misafirin bile karşısına çıkmayan bayanlar var..haremlik-selamlık olayları..bunlar bizi gülünç duruma düşürüyor..

    hadisler konusu ilahiyatın en tartışmalı alanı..bu konuda hepimizin bilinçli olması gerekiyor..her alandan insanın dini konulara kafa yorması lazım…ilahiyatçıların içinden çıkamadığı çok mesele var..daha kolektif çalışmak lazım..

    tarihçi,sosyolog,edebiyatçı,bilim adamı,iktisatçı her alanda eğitim almış insana ihtiyaç var..

    eskisi gibi basit bir hayat yaşamıyoruz…bugünü hadisler ışığında yorumlayabilmek için bugünün meselerini çeşitli yönlerden bilen insanlar lazım..

    ilim kadın,erkek herkese farz..ben mesafeye bakmadan atlayıp gidiyorum..gelenekçilerimiz kusura bakmasın:))

    sevgiler.

  11. 18 Mart 2007 - 16:23 11.cenkunal

    “Nitekim Hz.Peygamber sonrası dönemde Hz.Peygamber’in ölmediği, göğe çıktığı, tekrar canlandığı, aramızda dolaştığı, hatta onun -Allah” olduğu gibi görüşleri savunan bir takım akımların ortaya çıktığını biliyoruz. Hem de “Muhammed, ancak bir peygamberdir. ”
    Bu iddiayı ilk kez sizin satırlarınızdan öğrenmiş bulunuyorum.
    Kaynak belirtseniz çok iyi ederdiniz,merak ettim çünkü.

  12. 18 Mart 2007 - 17:05 12.kuzucuk

    http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=sonuc

    Mustafa İslamoğlunun kitabına yazılmış Ebubekir Sifil Hocanın 11 başlıkta topladığı yazısı.

    http://www.kerbela.be/kitap.html

    Bu da Kitaba yazılan reddiye.

  13. 18 Mart 2007 - 17:23 13.Suat Öztürk

    Ceren hanım,

    Hoşgeldiniz, uzun süredir gözükmüyordunuz. Teşekkür ederim yorumunuz için. (İslamoğlu’nun “Yahudileşme Temayülü” adlı kitabına birçok itirazım var, bunu satır arasında belirtmiş olayım.:-)

    Amin dualarınıza..

    Selamlar.

    Deniz Hanım,

    Teşekkürler. “Gelenek” ismini bırakmamın bir sebebi de teknik nedenlerden dolayı idi. Yazılarımda bazen “Gelenek” eleştiriliyor ama gelenek karşıtı değilim kesinlikle. İslamî geleneğe bakarken tarihsel ve sosyolojik süreçlere çok dilkkat ederim. Geleneği topyekün karalayıp silmeye çalışanlara da karşıyım, tertemiz bulup toz kondurmayanlara da. Süreci iyi incelemek gerek, hiçbir medeniyet sütten çıkmış ak kaşık değil. Ama bizim geleneğimizin çoğunluğu, tarihinin büyük bölümünde akl-ı selim bir İslamî bilince sahip olmuştur. Bugün gelinen noktada, kendi hatalarımızdan(*) daha ziyade materyalist Batının saldırılarından kaynaklanan sorunlarımız var. (Bu konuya “içtihad üzerine” başlıklı yazımda değinmiştim.) Bunları aşmak için de gelenek ile geleceği bütünleştirme çabasında olmalıyız diye düşünüyorum.

     (*) “Hatamız yok” demiyorum, “daha ziyade” diyorum, bu farka dikkat çekmek isterim.

    Selamlar.

  14. 18 Mart 2007 - 17:26 14.Suat Öztürk

    Cenk Bey,

    Bu konuda birçok kaynak veriyor İslamoğlu. Tarihsel varlığı halen tartışılan A.İbn-i Sebe’nin bazı sözlerini Taberi “Tarih’ine almış. Ve bu şahıs Suriye civarlarında (28.85) ayetini delil göstererek, Hz. Peygamber’in ölmediğine, Hz.İsa gibi göğe yükseldiğine, zamanı gelince tekrar döneceğine inandırmış; “İsa’nın döneceğini iddia edene ve Muhammed’in döneceğine inanmayana şaşılır.” vurgusunu ekleyerek. (Taberi, Tarih 2/615)

    Suyuti’nin eserlerinden de birçok bölüm var aktarılan. Suyuti, eserlerinde Hz.Peygamber’in ruhen de bedenen de diri olduğunu iddia ediyor. (Suyuti Tenvir)

    Yazar, Dinler ve mezhepler tarihi alanında iyi bir çalışma olarak tanımladığı Ebu Muhammed Ali İbn Hazm’ın “El Fasl” adlı kitabından da diğer yüceltme tavrı için bir kısım aktarıyor:

    “Muhammediyye adıyla tanınan bu fırka mensupları “Muhammed aleyhisselam, Allah’ın ta kendisidir” iddiasındadırlar. Allah’ın şanı onların küfründen beri ve yücedir. El-Behneki ve Feyyad B.Ali onlardandır. Bu ikincisinin, bu manada “El Kıstas” diye adlandırdığı bir de kitabı vardır.” (El Fasl 5/47-48)

    Selamlar.

  15. 18 Mart 2007 - 18:01 15.ceren

    Suat Bey,

    Yahudileşme Temayülü isimli kitabı bir kaç yıl önce okumuştum.Geçen gün kütüphaneyi karıştırırken gözüme ilişince tekrar okumak için raftan indirmiştim.Aslında keşke itirazınız olan bölümleri yazma imkanınız olsa da bunları dikkate alarak okuyabilsem.

    Mustafa İslamoğlu’nun çoğu kitabını okudum.Ama gözümden kaçan, göremediğim,o anda faklı bakış açısıyla değerlendiremediğim bölümler mutlaka vardır ve bunun dile getirilmesi bir okur olarak beni son derece memnun ederdi.
    En içten selam ve dualarımla…CEREN

  16. 19 Mart 2007 - 01:20 16.Suat Öztürk

    Ceren Hanım,

    Mustafa İslamoğlu’nun zannederim tüm kitaplarını okudum. Yazılarını da takip ederim. (Vakit’te “Arif Çelikel” Yeni Şafak’ta “Sami Hocaoğlu” müstearlarıyla yazıyor. )

    Dediğim gibi benim bakışım toptancı değil. Yararlı bulduklarımı alır, sakıncalı gördüklerimi bırakırım.

    İslamoğlu “Yahudileşme Temayülü” ve “Üç Muhammed” kitaplarından dolayı epey tepki gördü; özellikle tasavvuf çevreleri tarafından.

    Fırsatım olursa “Yahudileşme Temayü” ile ilgili olarak çekincelerimi yazarım inşaallah..

    Selamlar.

  17. 19 Mart 2007 - 17:09 17.ahmet tunahan

    Aslında gerek 3 Muhammed eserini yazan zat gerekse benzerleri böyle yapılıyor derken başak bir şey daha yapıyorlar üzülerek söylüyorum.Oda bizim gibi anlayın. Müslümanımız gayette güzel anlıyor.Bahse konu kitabı okudum ve fevkalade rahatsız oldum.Kimsenin hiç bir şeyi kutsallaştırdığı yok.

  18. 19 Mart 2007 - 23:27 18.zihniorer

    Suat Bey,
    4. (dördüncü) Muhammed’e ne dersiniz?

    Çağdaşlarının devrimci Muhammd’i…

  19. 20 Mart 2007 - 00:34 19.Suat Öztürk

    Zihni Bey,

    Ben “devrimci” demiyorum :-)

    O (s) bir peygamberdir, bütün dünya tarihini değiştiren bir mesajla gelmiştir. Devrimci sıfatı O’nu anlatmak için çok çok eksik..

    Selamlar.

  20. 20 Mart 2007 - 15:54 20.Tunç

    Suat Bey Kardesim,

    Islamoglu’nun etkisi mi yoksa sizin karariniz mi bilemem, DUSUNCELER’de görmeye alisik olmadigim bir tarzda yazilmis. “Sert” demeyelim de oldukça “direct” olmus :-)

    Hos bu gibi konular griyi kaldirmiyor, siyahsa siyah, beyazsa beyaz demekte fayda var.

    Hem sizin hem de Islamoglu’nun verdigi kötü örneklere rasladim, verdiginiz bilgiler ve açiklamalar çok tatmin edici. Son derecede faydali bir yazi. Çok ögretici.

    Bir kez daha “idrak” diyoruz, sekilcilikten ve hurafelerden kaçalim.

    Dostlukla

  21. 02 Nisan 2007 - 17:58 21.Doğu

    Burada ne varmış. Bu kitabı ve Mustafa İslamoğlundan yaklaşık 6 kitabı daha okudum. Unutursam hatırlatın iyi bir okuyayım buradaki yazıyı ve yorumları. Ben de konu hakkında bir kaç kelam edeyim.

  22. 02 Nisan 2007 - 23:33 22.Doğu

    Okudum bitirdim. İnşallah yarın hem konu hemde okuduğum kadarıyla Mustafa İslamoğlu hakkında yazacağım birşeyler.

    İyi günler, Allah’a (c.c) emanet olun…

  23. 02 Nisan 2007 - 23:38 23.Suat Öztürk

    İnş Sayın Doğu, katkılarını bekliyorum..

  24. 04 Nisan 2007 - 18:35 24.Doğu

    Selamun Aleyküm;

    Sonunda geldim :D

    İlk önce Mustafa İslamoğlu’nun okuduğum kitaplarını yazayım:

    1) Yahudileşme Temayülü / İsrailoğullarından Ümmet-i Muhammed’e
    2) Üç Muhammed İki Tasavvur Bir Gerçek.
    3) Hayatın Yeniden İnşası İçin
    4) Hayatın Yeniden İnşası İçin Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı? Kiminle Yapmal?
    5) Yürek Devleti
    6) Ayetlerin Işığında

    Makaleleride kendi web sitesinden okuduklarım. Toplam makalelerinin belki yüzde beşi belkide biri :D Tefsir derslerini ise yarım ya da çeyrek kere dinledim.

    Şimdi okuduğum kadarıyla yazarın hassasiyetlerini ve yazarken temel olarak kullandığı noktaları yazayım:

    1 ) Yazar Peygamberimizi Kur’an’ın yaşayan hayat bulmuş şekli Kur’an’ı da Peygamberimizin kitaplaşmış hali olarak sunar ve kabul eder. Bu sonuca ulaşmak hiçde zor değil aslında. Ama uğraştığınız şey hem bizim hep şikayet ettiğimiz “kalbim temiz namaz kılmasam da olur” diyen müslümanlar, sünneti bir kenara atan ve sadece Kur’ana’a bakıp herşeyi hallederim diyen müslümanlar, hadislerin suyunu çıkarıp ondan alakasız olduğu konularda bile fıkhi hüküm çıkarmaya çalışan fakihler, sadece hadis toplayayım diye hadis toplayayan hadisçiler ve böyle uzayıp giden bir topluluklar silsilesi ise her sözünüze bununla başlamanız kaçınılmazdır.

    2 ) Bilgi kaynaklarını burhan ( akıl ) – fıkıhçılar, müfessirler, mütefekkirler -, beyan ( nakil ) – fıkıhçılar, hadisçiler, mütefekkirler, müfessirler - ve irfan ( sezgi ) – tasavvuf ehli – olarak sınıflandırır. Hem Yahudileşme Temayülü hem de Üç Muhammed İki Tasavvur Bir Gerçek kitaplarında aslında Peygamberimizin (s.a.v) ve sahabilerin bünyesinde bir olan bu üç bilgi kaynağının birbirinden bir şekilde ayrı düşmesi sonucunda meydana gelen aksaklıklar anlatılmaktadır. Gerçi diğer kitaplarında da bu sınıflandırmayı bir çok konuyu anlatmak için kullanır. Burada şunu söyleyeyim ki Mustafa İslamoğlu’da biliyor ayrılığın hiçbir akımda ya da çeverede yüzde yüz olmadığını. Bunu pek kitaplarında belirtmesede Hayatın Yeniden İnşası İçin Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı? Kiminle Yapmalı? adlı kitabında uzunca bir okuma listesi veriyor ve zaten her kitabında da geçmiş zamanda yaşayan alimlerimizi silmek ahmaklıktır diyor. Burada sert tartışmalar yapan ama işi saçma nedenlerden dolayı kan dökmeye veya daha garip şeyler yapmaya götürmeyen tüm alimleri kasdediyor. Bence kitaptaki okuma listesine bakın hemen anlarsınız :D İbn-i Arabiden, İmam-ı Azam’a, Ali Şeriati’den, Bediüzzaman Said Nursi’ye kadar birçok farklı ekolden insan var listede.

    3) Bana göre en çok etkilendiği isimler: Hz. Ali, İmam-ı Azam, Seyyid Kutup ve Ali Şeriati’dir.

    4) Şimdi geleyim tasavvuf konusuna. Kitaplarına bakarsanız her ekolü; beyan, burhan, irfan; ilk olarak diğer bilgi kaynaklarından gerektiğinden daha az yararlandıkları için eleştirir. Ve bu konuda pekte ayrım yapmaz. İkinci olarak asıl eleştiriler ekoller arasındaki savaşlarda yapılanlar ve yaşantıda yapılan yanlışlar için gelir. Yunus’ın aşağıdaki şiiri;

    “İlim ilim bilmektir,
    İlim kendin bilmektir,
    Sen kendini bilmezsin,
    Bu nice okumaktır.”

    Tasavvuf ehlinin diğer ekollerle girdiği mücadelenin sonudur. Ve günümüzde “kalbim temiz” ekolünün oluşmasında büyük katkısı olmuştur. Yunus bunu Edison gibiler için değilde fıkıh alimleri için yazmıştır. Buna benzer daha birçok örnekler vardır. Tasavvufa fazla yükleniliyor görülmesi zikredilen isimlerin Yunus ya da Mevlana olmasında olsa gerek. Diğer ekollerde yüklenilen isimler daha çok marjinal kalanlar. Gerçi herkes eleştiriden nasibini alıyor. Bir de bizdeki tasavvuf ehlini günahsız ve hatasız görme eğilimi var. Bununda katkısı büyük olsa gerek. Halbuki eleştiri kalp temizliğine değil. Ya da günah ya da sevaba. Eleştiri siyasal ya da mezhepsel savaşlara girip hadis uyduranlar gibi davranılmış olmasına. Gerçeğin üç parçaya ayrılmış olmasına.

    5) İslam’da din adamı sınıfı olmadığını sık sık vurgular ve Kur’an ve Sünnet’ti herkesin bilmek zorunda olduğunu belirtir ve bu bilgiyle amel edilmesininde zorunlu olduğunu belirtir. Kimse aklını ve iradesini başkasına kiraya veremez der. Burada alim’i bilgili ve ameli olan bir toplum içinde yine bilgsi ve ameliyle sivrilen ve bu bilgili halkında kendisini otorite olarak kabul ettiği kişi olarak tanımlar. Yani cahillerin alim’i değil alimlerin alimi.

    Şimdilik bu kadar. Kitaplarından hiç referans veremedim çünkü o kitapların çoğundan not almamıştım aldıklarımda başkalarına hediye gitti. Artık aklıma geldikçe yazarım.

    NOT: Mustafa İslamoğlununda eleştirilecek yanları var elbette. Ben de bazı yerlere soru işaretleri koyuyorum. Ama kendisi bilinçli ya da bilinçsiz olsun bir Müslüman’ı rahatsız etmek istiyor. İyi de ediyor.

    İyi günler, Allah’a (c.c) emanet olun…

  25. 05 Nisan 2007 - 06:11 25.Suat Öztürk

    Çok teşekkürler Doğu Bey. Güzel bir değerlendirme, elinize sağlık.

    (İslamoğlu’nundan okunacak iki kitap daha sayayım. “İman” ve “İmamlar ve Sultanlar” )

  26. 05 Nisan 2007 - 12:34 26.murat koçak

    Mustafa İslamoğlu’nun birçok kitabını okuyan biri olarak, her kitabından istifade edilebilek biri olduğunu düşünüyorum. Hata ve eksikleri bir kul olduğuna göre mutlaka olacak. Tavsiyeleriniz için teşekkürler.

    Suat bey yanlış anlamadımsa Peygamberimizin birçok mucizeleri olduğunu söylemişsiniz. K.Kerimde mucize kelimesi değişik anlamları ifade eder. Mesela; delil, burhan.

    Onlar: “Hayır, bunlar karışık rüyalardır; yok, onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse önceki peygamberler gibi, o da bize bir mucize getirsin” dediler. (Enbiya 5)

    Bilgiden nasibi olmayanlar da “Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!” dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalbleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakine ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik. (Bakara 118)

    Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa yerin içine (inebileceğin) bir delik, ya da göğe (çıkabileceğin) bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı. O halde cahillerden olma! (En’am 35)

    O kafirler: “Rabbinden ona bir mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Sen bir uyarıcıdan başka bir şey değilsin ve her kavim için bir hidayetçi vardır. (Ra’d 7)

    Sizce alıntıladığım bu ayetler Peygamberimizin (düşünülen anlamda) mucizeler getirdiği düşüncesiyle çatışmıyor mu?

  27. 05 Nisan 2007 - 12:44 27.Suat Öztürk

    Murat Bey,

    Çok doğru bir noktaya temas etmişsiniz.

    Yazıda açamadım ama burada açayım. Hz. Peygamber’in (s) “delil” olarak sunduğu tek mucize Kur’an-ı Kerimdir. Bu kesin olarak bellidir. Yani önceki peygamberlere verilen mucizlerle bu anlamda farklılık arzeder.

    Benim burada bahsettiğim “mucize” ashabının şahit olduğu olağanüstü haller idi. Yani bunlar herhangi bir delil olarak değil de o anda orada bulunanların şahit olduğu durumlar. Mesela parmaklarından su akması, yemeklerin çoğalması, kuyuya ok atması ile kuru kuyunun suyunun taşması vs gibi.

    Selamlar.

  28. 05 Nisan 2007 - 13:53 28.murat koçak

    Suat Bey,
    Cevabınız için teşekkürler. Tek mucizenin Kur’an’ı Kerim olduğuna katılıyorum.

    Örneklerinizden ise bereketle ile ilgili olanlarına katılıyorum ki, Peygamberimizin olduğu yerde bereket olmaması düşünülemez.

    Toplumda mucize adına söylenen diğer şeylerin ya abartma ya da yanlış anlama sonucu oluştuğunu düşünüyorum. (Şeyh uçmaz mürid uçurur hikayesi) :)

  29. 05 Nisan 2007 - 14:24 29.kuzucuk

    Mustafa İslamoğlu muteber bir kişi değildir. Kitaplarında çok miktarda hata vardır. Okurken dikkat edilmesi gereken bir şahsiyettir. Ama tamamende reddetmek doğru olmaz faydalanılabilir.

    Mucize sadece peygamberlerde olur. İslam dini akıl dini değildir nakil dinidir. Hazreti Alinin güzel bir sözü vardır. Eğer islam akıl dini olsaydı mestlerin üzerini değil altını mesh ederdik. Bu tamamen akılı reddeden bir düşünce değildir. Ama İslama dair mesela niye iki kere rükuya varıyoruz da üç kere varmıyoruz. Bunların hiçbirisini akılla bulamazsınız. Peygamber Efendimizin mucizelerini aklınıza yatmıyor diye reddedemezsiniz mesela. Yada cennet ile cehennemde olacakları Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) bildirdikleri müstesna tam olarak bilemezsiniz.

    Din adına konuşurken herkes dikkatli olsun. Din adına konuşurken herkes haddini bilsin. Ehli sünnet Peygamberin (a.s.) mucizelerini ve velilerin kerametini kabul eder. İsa aleyhisselamın körleri iyileştirdiği ölüleri dirilttiği doğrudur. Bunun gibi pek çok peygamberin mucizeleri vardır. Peygamber Efendimiz s.a.v. in mucizeleri haktır. Buna inanmayan bidat ehlidir.

    Evliyanın velinin kerameti haktır.

    Şeyh uçmaz uçurur. Bunu bu yüzyılda her işi aklıyla çözmeye çalışan dini aklına göre uyduranlar anlayamaz.

    Bir veliye göre bir kişi uçsada denizde yürüsede eğer islam şeriatından kıl ucu kadar dahi ayrıysa ona veli denmez.

  30. 05 Nisan 2007 - 16:00 30.murat koçak

    Sayın Kuzucuk,

    Çok laf beni yorar. Madem mucize var diyorsunuz, K.Kerim de daha birçok benzeri olan yukarıda belirttiğim ayetleri bize açıklarmısınız?

    Ayrıca konu diğer peygamberler değil.

  31. 06 Nisan 2007 - 07:46 31.kuzucuk

    Enbiya Suresi 6. Ayetin tefsiri (Ömer Nasuhi Bilmen)
    6. Bunlardan evvel helak ettiğimiz hiçbir belde -ahalisi- imân etmemişti, şimdi bunlar mı imân edecekler?
    6. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Bunlardan evvel) bu asr-ı saadetteki inkarcılardan, böyle hârikaların vücude getirilmesini isteyen çağdaş dinsizlerden önce (helak ettiğimiz hiçbir belde) ahalisi, kendilerine getirilen hârikalara, mucizelere rağmen yine (İmân etmemişti) küfürlerinde ısrar ederek hemen helake mâruz kalmışlardı, simdi bunlar mı İmân edecekler?) Ne gezer! Bunlar da istedikleri hârikalar vücude getirilecek olsa yine imân etmeyeceklerdir. Bunlar da aslî yaratılışlarını o kadar zâyetmiş kimselerdir. Binaenaleyh bunlar da derhal helaki hak etmiş olurlar. Ancak Yüce Mabud Hazretleri son Peygambere ait bir imtiyaz, bir lütuf olmak üzere onu inkâr edenlere bir mühlet veriyor, onları uyanabilecekleri kadar bir müddet yaşatıyor, onları küfürlerinden dolayı hemen köklerini kazacak azap ile mahvı perişan etmiyor. Eğer istedikleri hârikalar meydana getirilse yine inkâr edecekleri için hemen helak olup gideceklerdi. İşte böyle bir helake hemen mâruz kalmamaları için her istedikleri harika vücude getirilmemiş oluyor. Fakat böyle inkârlarında devam ettikleri takdirde ergeç lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.
    Fahrettin Razi’nin (rahmetullahi aleyh) Tefsiri Kebiri’nde de bu şekilde yazar. Diğer peygamberlerin kavimleri Peygamberlerden (a.s.) mucize isterler buna rağmen yalanlamaya kalkışırlarsa üzerlerine azap iner ve helak olurlardı. Fakat Peygamber Efendimiz s.a.v. ‘in ümmetine Allahın lütfu, azap indirmemiş olmasıdır.

    Fahrettin Razi (rahmetullahi aleyh) Rad Suresinin tefsirinde Rad Suresi 7. ayete göre Kur’andan başka Peygamber Efendimizin mucizesi olmadığını söyleyenlere şu şekilde açıklamada bulunuyor.

    Peygamberimizin Kur’an’dan Başka Mucizeleri

    Bil ki, bazı kimseler, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in doğruluğu hususunda Kur’an’dan başka bir mucizenin zuhur etmediğini iddia etmişler ve “Bu söz ancak O’nun elinde, başka mucizelerin zuhur etmemesi durumunda, Kur’an’ın da bir mucize olduğunu inkâr etmeleri halinde doğru olur. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in elinden, başka mucizelerin de ortaya çıktığını kabul etmemiz halinde, müşriklerin, “Ona Rabbisinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” demeleri imkansız olurdu. İşte bu da gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Kur’an’dan başka mucizesi yoktur” demişlerdir.

    Bil ki buna şu iki yönden cevap verilir:

    1) Belki de, bu ifadeden maksad, müşriklerin, Hz. Peygamber (s.a.s)’den müşahede etmiş oldukları, hurma kütüğünün inlemesi, parmakları arasından sular fışkırması ve azıcık bir yiyecekle çok sayıdaki insanı doyurması şeklindeki mucizelerinin dışında, başka mucizeler istemiş olmalarıdır. Böylece onlar, bunların dışında, denizin, bir asanın vurulması ile yarılması ve asanın bir ejderhaya dönüşmesi şeklinde, Hz. Peygamberden mucizeler istemişlerdir.
    İmdi eğer, “Allah Teâlâ’nın onları mahrum edip, böylesi mucizeler vermemesinin sebebi nedir?” denilirse, deriz ki: “Çünkü Hak Teâla, bir mucize gönderdiği zaman aslında maksad tamamlanmış olur. Binâenaleyh Kur’an’ın zuhuru (kendisi) zaten bir mucize olduğu halde, başka mucizeler istemek bir tahakküm (keyfine göre hüküm verme) olmuş olur. Halbuki Kur’an ortada iken daha başka mucize istemeye gerek yoktur. Yine belki de, Allah Teâla, istedikleri mucizeler zuhur ettikten sonra da, onların inad ve küfürlerinde ısrar edeceklerini, o zaman da köklerini kesecek bir azaba müstehak olacaklarını biliyordu. İşte bundan ötürü, istedikleri şeyi onlara vermemiştir. Allah Teâla bu hususu, “Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu. Kulaklarına (bunu) soksaydı bile, yine onlar muhakkak ki yüz çevirici olarak arkalarını dönerlerdi”(Enfal, 23) diyerek beyân etmiş ve böylece o mucizelerden istifâde edemiyeceklerini bildiği için, istediklerini onlara vermediğini bildirmiştir. Bir de, bu kapıyı açmak, sonu olmayan bir şeye götürür. Şöyle ki: Peygamber bir mucize getirdiği zaman, birileri çıkar başka bir mucize ister. Bu ise, peygamberlik iddiasının düşmesini gerektirir. Bu da batıldır.

    2) Belki de kâfirler, bu sözü, diğer mucizeleri görmeden önce söylemişlerdir.

    Ömer Nasuhi Bilmen Rad Suresi 7. ayetin Tefsirini şu şekilde yapıyor.

    7. Ve o kâfir olanlar der ki: Onun üzerine Rab’binden bir mucize indirilmiş olmalı değil mi?. Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavin için bir hidâyet rehberi vardır.
    7. Bu mübarek âyetler, Rasülü Ekrem’in göstermiş olduğu mucizelere rağmer onun peygamberliği hakkında diğer bir mucize meydana gelmesini inkarcıların istemi; bulunduklarını bildiriyor. Ve Cenâb-ı Hak’kın her şeyi bildiğini belirterek o inkârcılarır ne gibi bozguncu bir maksaddan dolayı öyle mucize talebinde bulunduklarına isâre etmektedir. Şöyle ki: (Ve o kâfir olanlar) haşır ve neşri inkâr edenler, başlarına bir azabın gelmesini alay yoluyla isteyenler, bir de (der ki: Onun üzerine) yan Muhammed Aleyhisselâm’a (Rab’binden bir mucize) Hz. Musa’nın asası gibi Salih Aleyhisselâm’ın dişi devesi gibi bir mucize (indirilmiş olmalı değil mi idi?, O kâfirler, Kur’an’ı Azim’in bir ebedî mucize olduğunu anlamak istemiyorlardı, bil takım maddî mucizelerin gösterilmesini istiyorlardı, maksatları hakkı kabul etmel’ değil, belki inkârlarında devam edip durmak idi. Yoksa Rasülü Ekrem’in ayın yarılmas gibi, az bir yiyecek ile büyük bir cemaati doyurmak gibi, mübarek parmaklan arasındar suların fışkırması gibi maddî mucizeleri de meydana gelip durmakta idi. Yüce Peygamberimiz ise kavminin imâna gelmesini çok arzu buyurduğu için onların sualle rine hemen cevap vermek isterdi. Mucizelerin istenildiği gibi gösterilmesini belki arzı buyururdu. Halbuki, vaktiyle diğer Peygamberlerin gösterdikleri maddî mucizeleri de kavimlerinden bir kısmı kabul etmemişlerdi. Cenâb-ı Hak’ki bize göster görelim gib temennilerde bulunmuşlardı. Binaenaleyh şimdi Resüli Ekrem Efendimizde onlarır diledikleri hârikaları gösterecek olsa idi yine imân etmeyeceklerdi. Kısacası Cenâb-Hak’da Yüce Peygamberine teselli vermek için ve her isteyenin arzusuna göre mucize göstermeye bir mecburiyet bulunmadığına ve meydana gelen herhangi bir mucizenin bir rahmet olmak için kâfi bulunduğuna işaret için buyuruyor ki: Resulüm!. (Sen ancak bir uyancısın) Senin vazifen kavmine Allah’ın azabını haber vererek onları uyarmak ve korkutmaktır. Ayetleri, mucizeleri getirmek ise senin üzerine bir vazife değildir. (Ve her kavim için bir hidâyet rehberi vardır) bir Peygamber gönderilmiştir ki, onlar Cenab’ı Hak’kın kendilerine verdiği âyetlerle, zamanlarına münasip mucizeler ile ümmetlerini Allah’ın dinine dâvetde bulunmuşlardır. O Peygamberler, öyle herkesin arzusuna göre bir mucize, bir âyet göstermekle yükümlü bulunmamışlardır. Mucizeler kavimlerin zamanlarına, kabiliyetlerine göre meydana gelmiştir. Ve meydana gelen herhangi bir mucize peygamberliğin sabit olması için yeterli bir delil olduğundan başka mucize göstermeye lüzum yoktur. Binaenaleyh Ey Peygamberlerin sonuncusu! Sen de kavmini dine davet etmekle, onlara Kur’an’ı Kerim âyetlerini tebliğ eylemekle, peygamberlik vazifeni yerine getirmekle bulunmaktasın, artık o inkarcıların sözlerine iltifat etme, onların lâkırdılarından dolayı üzülme.

    Peygamber Efendimizin (s.a.v.) en büyük mucizelerinden biriside ayın ikiye bölünmesidir.

    Burda çok yer kaplamamak için buraya aktarıyorum.

    http://kuzucuk.wordpress.com/2007/04/06/insikak-i-kamer-ayin-ikiye-bolunmesi-mucizesi/#more-825

    Ayrıca http://www.tahavi.com/kitap/tefsir.html web sitemizdende tefsirleri indirebilirsiniz.

  32. 06 Nisan 2007 - 08:38 32.murat koçak

    Bahsettiğim ayetlere açıklama getirmediğinizi görüyorum.

    Ben K. Kerim’in de Peygamberimizin mucizesi (sizin anladığınız anlamda) olmadığını düşünüyorum. Çünkü Kur’an Allah’ın(c.c) gönderdiği kitaptır. “Yoksa Kur’an’ı Muhammed uydurdumu diyorlar” Ancak K.Kerim Muhammed(S.A.V)’in mucizesidir.(delilidir)

    “Fahrettin Razi’nin (rahmetullahi aleyh) Tefsiri Kebiri’nde de bu şekilde yazar. Diğer peygamberlerin kavimleri Peygamberlerden (a.s.) mucize isterler buna rağmen yalanlamaya kalkışırlarsa üzerlerine azap iner ve helak olurlardı. Fakat Peygamber Efendimiz s.a.v. ‘in ümmetine Allahın lütfu, azap indirmemiş olmasıdır.” demişsiniz. Niye (haşa) Allah adaletsiz mi?

    Ayın bölünmesi demişsiniz, bunun hikmeti ne ola? İnanmayanları Allah’a ve Peygamberimize iman ettirmek mi? O halde imtihanının ne anlamı kaldı?

    Lütfen cevaplarınız kısa ve net olsun, kendi söyleyebileceğiniz şeyler varsa konuşalım. Alıntılar yaptığınız eserlerin çoğundan haberim var, tekrar yapmak istemem. Yok ben atalarımdan duyduklarımı tekrarlarım diyorsanız siz bilirsiniz. Yanlız ehli sünnetin önemli bir düsturunu hatırlatmakta fayda görüyorum;”Taklid-i iman ve taklidi-i amel Allah katında kabul görmeyecektir”.

  33. 06 Nisan 2007 - 09:28 33.kuzucuk

    Söyleyeceklerim bunlardır başka ilave edecek birşey yok. Sahih hadisleri inkar etmek mucizeleri kabul etmemek ehli sünnet itikadından ayrılmak demektir. Peygamber Efendimizin s.a.v. sahih hadislerini inkar eden bizim yolumuzdan ayrılır. Ayın yarılması ile ilgili mucizeye epey açıklık getirdim. Her bidat ehli Kur’anı kendi anladığı şekilde yorumlar. Ehli sünnete tabi olanlar bundan uzaktır. Allahın Kur’anını ve Resulünün sünnetini en iyi bilenler alimlerdir. Sonradan gelen cahillerin sözlerine bakılmaz. Aklı olan islam alimlerine tabi olur cahillere değil.

    Sahih hadisler var konu ile ilgili yazdığımız. Bunları inkar edip kendi kafanıza göre yaptığınız yorumların hiçbir değeri yoktur.

    Her peygamber kendisinin hak peygamber olduğunu ispat için mucizeler getirmiştir. Bu sözlerinizle neyi kastediyorsunuz hatta şöyle söyleyim ne saçmalıyorsunuz. Hz.Musa ya Hz.İbrahime Hz.İsa’ya (a.s.) mucizeler gelince onlara inanmadılar. Peygamber Efendimiz s.a.v. ‘ede haşa büyücü sihirbaz şair dediler. Peygamberlerin mucizelerini kabul etmeyen bu kafirlerle aranızda ne fark var acaba?

    Acaba sahih hadisler varken bunlara inanmazsak bu dine ne diye inanırız. Kur’anın en iyi açıklamasını Peygamberimiz s.a.v. yapmıştır ve bu hadisler bize Kur’anı en iyi açıklar. Namazın rekatlarının sayısı kılınışı hacla, oruçla ilgili meseleleri hep hadisi şerifler sayesinde biliriz.

    Gelmiş geçmiş binlerce alimin ve milyarlarca müslümanın gittiği yolu atalarının yolu diye nitelemek ve sanki herkes yanlışdıda doğru yolda olan benim gibi bir tabir ne kadar doğru olur. Demek ki cilt cilt eser veren islam alimleri tefsir alimleri hadis alimleri hata ettide Murat bey doğruyu buldu.

    Alimlere tabi olan doğru yolda olur.

    Fıkhi Ekberden alıntı:

    32-Mucizelcr peygamberler için sabittir. Kerametlerde veliler için haktır. İblis, deccal, firavun gibi Allah düşmanları için olan veya olacak olan işlerden rivayet edilen şeyleri, mucize ve keramet diye isimlendirmeyiz. Fakat onları, ihtiyaçların yerine getirmesi, kaza-i hâcat diye isimlendiririz. (Allah düşmanlarına isteklerinin bazısı verilirki imtihan kaidesi gerçekleşsin)

    Ömer Nesefiden alıntı:

    33-Resullerin gönderilmesinde büyük hikmet vardır. Allahu Teala muhakkak insanlar içinden onlara, resul göndermiştir. (Peygamberle de bizim gibi insandır. Melek olsalardı onlara tabi olmak imkansız olurdu.) Onlar müjdeleyici, korkutucudurlar.(Cennetle müjdeler, cehennemle korkuturlar.) İnsanlara dünya ve din işlerinden ihtiyaç duydukları şeyleri beyan ederler. (Peygamber gelmeseydi insanlar dünya ve ahi ret işlerinde karlı ve zararlı olanı kendi akılları ile bilemezlerdi.) Onları, adetleri bozan mucizelerle kuvvetlendirmiştir. (Peygamberliğini isbat etmesi içtn mutlaka bir mucize getirmelidir ki insanlar bundan aciz kalarak onun peygamber olduğunu kabullensin.)

    38-Velilerin kerameti haktır. Keramet, adeti yaran bir şekil üzere veliden ortaya çıkar. Uzak mesafeyi kısa zamanda aşmak, yemek, içecek ve elbisenin ihtiyaç anında ortaya gelmesi, su üstünde yürümek, havada uçmak, cansız şeylerin ve hayvanların konuşması ve diğer şeyler gibi.

    Ümmetinden biri olan velinin elinde ortaya çıkan bu keramet, peygamberi için mucize olur. (Velinin kerameti. Peygamberinin mucizesinden ona gelen bereketler iledir.) Bununla veli olduğu belli olur. Veli olması ancak dîninde hak üzere olması iledir. Dininde hak üzere olması, peygamberinin risaletini kabul etmesi iledir. (Bu kerametin kendinden olduğunu iddia etse veli olamaz.

    Allahın lütfu ayrıdır adaleti ayrıdır. Her ikisini birbirine karıştırırsan hata edersin. Bu takdirde kör olanın topal olanın gayrimüslim ailede doğanın v.s. gibi meselelerde haşa Allahı adaletsiz olarak nitelemen olur.

    Ehli sünnet itikadından ayrılmamanızı islam alimlerine tabi olmanızı tavsiye ederim.

  34. 06 Nisan 2007 - 10:14 34.kuzucuk

    «Saat yaklaştı. Ay (ikiye) ayrıldı. Onlar bir mu’cize görürlerse yüz çevirirler ve «müstemir» bir büyüdür derler.» (Kamer Sûresi, ayet, 1, 2)

    Kâdi (Allah rahmet etsin) diyor ki bu söz bundan önce nice mu’cizeler görmüş olduklarına delâlet eder. Zira «müstemir» sihir demek her zaman bu çeşit sihir göstermek âdetidir demektir. Kâfirler bu sözü kıyamette deseler gerektir. O zaman dünyada dedikleri anlaşılmış olur ve Ay’ın ikiye ayrıldığı olayı da bilinir ve sihir dediklerinin mucize olduğu sabit olur.

  35. 06 Nisan 2007 - 10:36 35.murat koçak

    Teşekkür ederim, ağzımın payını aldım. Herşeyi tartışırım ama herkesle değil.

    Peygamberimizin sahih hadislerinide inkar ettiğimide nerden çıkardınız? Böyle birşeyden Allah’a sığınırım bir Müslümanı kafirlikle itham etmektende.(Sahih hadis bu konuda ne der bir bakın isterseniz)

    Mucizeler gelince toplumlar hemen helak edilirmiş öyle diyorsunuz. O zaman Hz. Musa ve Hz. İsa Peygamberlerin kavimlerinin birçok mucize sonrası niye hemen helak edilmediklerini de açıklayabilirsiniz sanırım. (açıklarsınız eminim)

    Alimlere sonsuz saygı duyarım, “kendileri” olmuşlardır çünkü. Öncekiler açıklamış ben onlara uyarım dememişlerdir. Her birey kendisi sorumludur, Kur’an ve hadisler herkes içindir birilerinin tekelinde değil.

    Son sözümdür…

  36. 06 Nisan 2007 - 15:53 36.kuzucuk

    Kimseyi kafirlikle itham etmiyorum. Öyle bir sözde söylemedim. Öyle anlaşıldıysa özür dilerim.

    Alimlere saygı duyacağınıza onlara tabi olmanızı tavsiye ederim. En azından kendinizle onları denk görmemenizi tavsiye ederim.

    Kur’an ve hadislerden hüküm çıkarmak kolay değildir. Eğer bu iş bu kadar basit olsa idi ehli sünnet harici pek çok bidat ehli ortaya çıkmazdı.

    Her işde doktorluk olsun mühendislik olsun avukatlık olsun … işin ehline başvurulurken iş dine gelince herkes başımıza allame kesiliyor. Demek ki ömrü boyunca çalışan bir Fahreddin Razi ile bir İmam-ı Azamla ve diğer hadis tefsir mezhep alimleri ile kendinizi bir görüyorsunuz ki onların söylediklerinin dışına çıkıyorsunuz.

    Ayın yarılması ile ilgili hadisler mütevatir derecesindedir.

    Diğer peygamberlerin kavimleri helak olmuş gitmiştir. Ama Resulullahın ümetine azab inmemiştir. Buda Allahın Peygamber Efendimize (s.a.v.) bir lütfudur.

    Daha önceki alimlerin icma ettiği bir konuda farklı görüş beyan etmek doğru değildir. Ehli sünnetin itikadı Kur’an sünnet kıyas ve icmadır. Ayrıca sizin din adına konuşacak kadar ehliyetli birisi olacağınızı sanmıyorum.

  37. 06 Nisan 2007 - 17:35 37.murat koçak

    Sonradan farkettiğim için cevap vereyim. Bahsettiğiniz ayet (Kamer 1) kıyametle ilgilidir ve bunu herkes bilir.

  38. 08 Nisan 2007 - 11:30 38.kuzucuk

    http://kuzucuk.files.wordpress.com/2007/04/ayin-yarilmasi-mucizesi-ile-ilgili-kaynaklar.doc

    Kaynakları buraya aktarıyorum yer kaplamaması için.

  39. 08 Nisan 2007 - 12:19 39.ahmet tunahan

    Kuzucuk aynen katılıyorum
    haddini bilmeyenleri toplum hep dışlamıştır

  40. 08 Nisan 2007 - 13:19 40.çuvaldız

    İyi ki dışlamış(!) değil mi Ahmet Tunahan,kimse kimsenin müslümanlığını beğenmesin ! Murat koçak yada Kuzucuk birbirlerine imanlarını neye dayandırdıklarını ispat etmek zorundalar mı?Bugün dinden uzak kalan insanlar varsa sebebi işte bu anlamsız yarış.
    Özenilecek ve özendirilecek davranışlar sergilemek yerine birbirini çürütmeye çalışan inananlar.!

  41. 08 Nisan 2007 - 14:47 41.murat koçak

    Sayın çuvaldız,

    Kimseyle yarış ettiğim yok, düşüncelerime ve şahsıma yapılan eleştirilere cevap verdim. Sizin söylediğiniz gibi bir niyetim olsa (son sözümdür) diyerek tartışmayı kesmezdim. Ve sadece sayın kuzucuk’un söylediklerine atıfta bulunarak sorular sordum, doğrudan eleştiri bile getirmedim.

    Yargıçlık güzel değil mi? biraz da adaletli olmayı deneseniz.

  42. 08 Nisan 2007 - 16:14 42.çuvaldız

    Yargıçlık değil sadece fikir beyanı,iki kişinin yorumlarını okuyan üçüncü kişinin fikri.
    “Her birey kendisi sorumludur, Kur’an ve hadisler herkes içindir birilerinin tekelinde değil.”sizin son cümleniz bağlamında ,oradaki tepkim ,Ahmet Tunahan’ın”haddini bilmeyenleri toplum hep dışlamıştır”cümlesine.

    “Had bilmek yada bildirmek” bunu iddia edenler kimlerse lafım onlara.

    Had bildirip dışlayarak mı din anlatılır?

    Murat bey,kusura bakmayın size değildi bu yorum.

  43. 09 Nisan 2007 - 07:45 43.murat koçak

    Sayın çuvaldız,

    Çok özür dilerim, mahçup oldum. Hakkınızı helal ediniz.

  44. 09 Nisan 2007 - 08:05 44.kuzucuk

    Kur’an ve hadisler herkes içindir deyip herkesin Kur’an ve Hadislerden hüküm çıkaracağını söylemek hatalıdır. Köylü Mehmet Ağa ile ömrünü din için ilim için harcayan ve ESER veren bir alimi aynı tutmak bu dine yapılacak en büyük ihanettir. Eğer sizlerin bahsettiği Kur’andan ve hadislerden hüküm çıkarmak bu kadar basit olsa idi bu kadar farklı fırka ortaya çıkmazdı. Hadislerin sıhhatini tetkik edecek ilminiz mi var, yada Kur’anı anlayacak o günün lehçesini bilecek ilminiz mi var ? Bir hadisin hangi olay üzerine söylendiği, ravilerinin durumu, bu hadislerin hepsini ezberden sırasına göre bilmek, hadislerin dinde delil olup olamayacağını bilmek önemlidir ve gereklidir. Buna bağlı daha PEKÇOK ilmi bilmek gerekir. Bu iş çocuk oyuncağı değildir.

    Bir kasap kollarını sıvamış ameliyat masasında hastayı ameliyat etmeye yelteniyorsa haddini bil ve kendi işini yap dememiz doğal bir durumdur.

    Peygamber efendimizin mucizelerini bildiren çok miktarda sahih hadis vardır. Hatta bazı hadisler mütevatir derecesindedir. (Peygamberimizin parmaklarından su akması mesela) . Bunları yanlış anlama abartma gibide değerlendiremezsiniz. 1 kişi 2 kişi yanlış anlasa 80 kişinin yanlış anlama ihtimali yoktur.

    Dini kendi anlayışınıza göre yorumlayamazsınız. Dinin kaynağı Allah’ın Kur’anı ve Resulünün sünnetidir. Allah’ın Kur’anını da en iyi açıklayan Peygamberimiz ve sahabilerinden başkası değildir. Alimlerin icma ettiği konularda bizim için geçerlidir.

    Din anlayışı zamana göre değişiyor mu? Modern insan dinde aklına yatmayan yerleri kabul etmez mi oldu? Aklına yatmayan yerleri yatar hale mi getirmeye başladı?

    Dini kendi anlayışınıza göre yorumlamaya kalkışırsanız mutlaka bir noktada ehli sünnetin yolundan ayrılır gidersiniz. Tıpkı geçmişteki yaşanan örneklerde olduğu gibi.

  45. 09 Nisan 2007 - 16:25 45.kuzucuk

    http://www.tahavi.com/makaleler/056.html

    Bu makaleyi okumanızı tavsiye ederim.

  46. 10 Nisan 2007 - 08:22 46.kuzucuk

    Hatırla Sevgili Dizisi yazısının yorum kısmı kapatılmış. Benimde cevap yazmam gerekiyordu buraya aktarıyorum yazıyı.

    Pazar günü Kocaeli’ye gezmeye gittik arkadaşla. Büyük şehirlerde yaşayanlarında hergün şahit olduğu gibi gençlerin durumu içler acısı. Sokak ortasında sevişenleremi rastlarsın, mini etekli dar elbiseli kızlara mı rastlarsın halinden kılık kıyafetinden İslamla bağının ne kadar kaldığı insanlara mı…

    Ezan okundu camideki gençlerin sayısını cami cemaatine oranlasak ancak % 10 ‘u kadar vardı.

    Diyebilirsiniz ki sokakta gördüğün herkes müslüman olmayabilir. Ama çoğunluğun müslüman olduğunu herkes kabul eder.

    Bir kadın sadece bir erkeğe ait olması gerekiyorken soyulmuş çıplaklaştırılmış elbisesi daraltılmış ve şeffaflaştırılmış hali ile tüm topluma sunulmuş.

    Daha yaşları 18 bile olmayan kızların kendilerini gazino sanatçılarına benzetmeleri, tesettürlü kızların dahi sokak ortasında karşı cinsle uygunsuz davranışları, kendine erkek diyen zibidilerin kılık kıyafetleri hal ve davranışları…

    Şehvet, fuhuş, ahlaksızlık …

    Peygamber Efendimizin ahlaki öğretileri nerede, peygamber sevgisi nerede, Allah ile olan bağımız nerede, İslamla olan bağımız nerede…

    Kılık kıyafeti, davranışı, konuşması, yürümesi ile velhasıl bize ne kadar yabancı olduklarını gösteren İslamla bağının ne derece uzak olduğunu gösteren bu tipleri gördükçe içim sızlıyor. Bizim istediğimiz arzu ettiğimiz gençliğin hali bu mu olacaktı?

    Allahın Resulünün bize emanet bıraktığı Allahın Kur’anı ve Resulünün sünneti nerede?

    Dava, fedakarlık, gözyaşı bu insanlar için ne anlam ifade ediyor?

    Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
    Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

  47. 13 Nisan 2007 - 20:57 47.malik

    şimdi üç muhammed kitabını okuduk ama şu var günlük hayatta bunları bir tasavuf erbabını alıp karşınız aldığınız zaman yukarıdaki bir çok şeyi yapmadıklarını söylerler ve bizde bunu onlara isnad ederiz.nuri muhammed olayında onlara hilafız vb ama genelde onlara sorunca farklı görüşler sunarlar.
    Ayrıca o kadar kitap okuduk bazan bakıyoruz okuduğumuz kitapla kitabı yazan sanki bir değil.
    Güzel ahlaktan yardımlaşmadan sonra fuzuli yere mesela tofaş araba varken jip almak fuzuliyeti gibi…
    sorularda varsa bir ağır kelime kusura bakmayın bazen sorular bizin adrenalinimize denk geliyor bunuda bağışlarsınız
    İnşallah.

    arkadaşın sorusu:kitaplarınızda ibni arabi imam gazali vs gibi kitaplarınızda yer verdiğiniz kişilerin bazen sapık cümleler kurduğunu ikram ettiniz peki o dönemde bir islam mücediti bulunmuyor muydu onların ağzının payını versin?

  48. 14 Nisan 2007 - 07:59 48.kuzucuk

    İslam alimleri talebelerini yetiştirirken ilimden önce edebi öğretirler. Ağzının payını vermek gibi bir tabir uygun değildir. Ehli sünnetin kaynağı Kur’an Hadis İcma ve Kıyastır. İslam alimleri Kur’ana ve sünnete uymayan kitaplara, fikirlere, yazılara karşı reddiyeler yazmıştır.

    İbni Arabi (rahmetullahi aleyh) tasavvuf ehlidir. Keşflerinde hatalar olabilir yada bazı sözleri sekr halinde söylemiş olabilir. Yada sözlerinin tevili olabilir. Tasavvufun ne olduğunu bilmeyen hatta daha doğrusu yaşamayan bilemeyebilir.

    İmam-ı Gazali hazretlerinin ne tür bir sapık (!) sözü var onu bilemiyorum. Benim dinimi öğrenmemde ahlakımı güzelleştirmemde kendimi yetiştirmemde en büyük etkenlerden birisi Gazalidir diyebilirim. Denizde yürürken ayağınıza çakıl taşı geliyor ve bu çakıl taşına kızıp tüm denizi inkar etme hatasına düşmeyelim.

    Gazali Hazretlerinin hadisler konusunda bazı hataları olabilir. Bunlarda kitaplarının okunmamasını gerektirmez. Tam aksine bugün dinini öğrenmek isteyen bir kişiye tavsiye edeceğim kitapların başında onun kitabı gelir.

  49. 14 Nisan 2007 - 14:11 49.Malik

    demişsiniz ki sekir halinde söylemiş ondan bir mahzur göremiyorsunuz sizde sekir bu kadar masum ise neden sabahelerde göremiyor ki ?
    bence onlar yeni bir şey bulmuşum havasına girmişler imam gazali için demiyorum ibni arabi için diyorum hz huseyinin öldürülmesi için yezide destek verdi?
    buna bakılırsa ya ibni arabi yanlış yada hz huseyin ?
    ki biz biliyoruz hz huseyn haklı bir mücahit öyleyse ibni arabi kendiliğinden ortaya çıktı ne olduğu
    onlara aklamak için isterse onların her hatasını farklı tevil eden
    ben peygamberlerden üstünüm yada ben hatemul evliyayım demek bile sakat bir doğru ki yanlıştır
    kim ben alimim derse cahildir (hadisi şerif )bununla köprü kurarsak muhyiddin arabi yanlış şeyler söylemiş.neyse amacım sadece kişi eksenli olmak değil eğer diyorsanız onların bu doğruları sekir halinden ağızlarından kaçmış ama normal halde yapılmaz öyleyse o aklamak istediğiniz şeylere yanlış diyin ve istenmeden olmuş diyin bilmem yada adını yanlış koyun.
    ama siz onların o yanlışlarını hala aklamak peşindesiniz
    saygılarımla.

  50. 14 Nisan 2007 - 15:20 50.kuzucuk

    Peygamberin sohbetlerine katılan sahabiler ile tasavvuf ehli kişileri aynı kefeye koymanız hatalıdır.

    İmam-ı Rabbani Hazretleri bir mektubunda

    “Tarîkat büyüklerinden herhangi birinin bilgisinde ve işinde islâmiyete bir uygunsuzluk bulunması, sekrden, şü’ûrsuzluktan ileri gelir. Sekr, yolda ilerlerken hâsıl olmaktadır. Tasavvuf yolunun sonuna kavuşanlar, hep sahv, şü’ûr, uyanıklık hâlindedirler. ”

    diyor.

    Bir başka mektubunda

    “Hak teâlâ, zarar ziyân içinde olan bizleri, doğru oldukları müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerinin bildirdikleri îtikata kavuştursun! Beğendiği işleri yapmakla şereflendirsin! Bu iyi işleri yapmaktan hâsıl olan hâlleri de ihsân buyursun! Kendi mukaddes makamına çeksin! Fârisî mısra’ tercümesi:

    İş budur, bundan başkası hiçtir.

    Çünkü, bu kurtuluş fırkasının îtikadı olmadan hâsıl olan hâller, vecdler, istidrâcdan başka birşey değildir. İnsanı haraplığa, felakete sürüklerler. Bu kurtuluş fırkasına uymak nîmetine kavuştuktan sonra, her ne verirlerse seviniriz, Şükrederiz. Râzı oluruz. Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl ve sekr kapladığı zaman, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymıyan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmazlar. Kıyâmette, bunlar için sorguya çekilmemeleri umulur. Bunlar ictihâdında yanılan müctehidler gibidirler. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevap verilir. Böyle, birbirlerine uymıyan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğrudur. Çünkü bunların bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmıştır. Bu bilgiler, kesinlikle doğru olan vahy ile bildirilmiştir. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, keşf ve ilhâm ile anlaşılmaktadır. Keşf ve ilhâm, kesinlikle doğru olamaz. Keşf ve ilhâmın doğru olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış oldukları anlaşılır. İşin doğrusu böyledir. İşin doğrusu bilindikten sonra, buna uymıyan keşflerin, dalâlet, sapıklık oldukları anlaşılır. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, zâhirimizi, bâtınımızı, îtikatımızı, ibâdetlerimizi, Peygamberlerin efendisine uygun eylemekle şereflendirsin! Size ve doğru yolda olanlara selâmet versin! Âmîn.”

    diye yazıyor.

    Sahabilerde sekr hali görülmez onlar bu yolun sonuna Peygamberimizin sohbetleriyle sekr hali olmadan varmışlardır.

    Peygamberin sünnetine uymada son derece titiz olan tasavvuf adamlarını kafirlikle suçlamak mı doğru bir davranıştır yoksa onların hallerine uygun tevil mi yapmak. Nitekim Hallac-ı Mansur sekr halinde enel hak demiştir fakat uyanıklık halinde bu sözü reddetmiştir.

    Yaşantıları ile İslama bağlılığı aşikar olan bu kişilerin tamamının yalan söyleme ihtimali olmayacağına göre tasavvuf yolunda bir adım dahi atanların Allaha olan yakınlıklarının artmasıda göz önüne alırsak onlara hak veririz. Tasavvufda gaye acaip şeyler görmek değildir tasavvufda gaye tahkiki imanı elde etmektir. Tasavvufda gaye ihlası elde etmektir. Tasavvuf büyüklerinin (Allah hepsinden razı olsun) örnek yaşantıları ortada iken onlara kötü söz söylemek yakışır mı?

    İbni Arabi’nin Yezid’e Hz.Hüseyin’i öldürmesi için destek verdiğini (bu sözlerinizden öldürülmesinin doğru olduğunu onayladığını anlıyorum) ilk defa duyuyorum. Böyle bir şey doğru olsa idi şia (sitelerinde çok bulundum) mensupları kesin bunu söylerlerdi. Hz.Hüseyin’in öldürülmesi doğruydu diyen bir ehli sünnet alimi veya bir tasavvuf büyüğünün olduğunu sanmıyorum.

  51. 14 Nisan 2007 - 18:16 51.çuvaldız

    Murat bey,helal edilmeyi gerektirecek bir durum söz konusu değil zira o yorumda benim ifade edişimde bir hata vardı o yüzden içiniz rahat olsun ve helal olsun aslında sizin bana etmeniz gerek ama :-)

  52. 14 Nisan 2007 - 18:39 52.murat koçak

    Sayın çuvaldız, ben zaten biliyorum da nezaket olsun işte:)
    Şaka bir yana inceliğiniz için teşekkür ederim. Sizin bir suçunuz yok, ben leb demeden leblebiyi anlamalıydım. Yakışıyo mu bana:)

  53. 14 Nisan 2007 - 18:56 53.çuvaldız

    Murat bey,yakışıyor mu size diye baktım da….göğüs kısmı biraz kasmış..siz bir beden büyüğünü deneyin bence :-)
    leb-i derya !

  54. 15 Nisan 2007 - 09:59 54.murat koçak

    Eyvallah:)

  55. 15 Nisan 2007 - 14:24 55.Malik

    farklı kaynaklardan beslenmişiz kuzucuk kardeş ondan dolayı ne kadar söyleşirsek söyleşelim bir kavşakta zor buluşuruz ama sizinle ilgili kitaplar okuyacam haksa başım üstüne değilse savaşacam.
    ama ümmet bölünmüşken bunu yapmıcam
    benim parolam şudur
    eğer birleşmediysen tefrika yapar isen şunu bil müslümanım olurum sana diken.
    bu olayla beraber tecdit ve ihya çalışmları yapacağız inşallah elimizden geldiğince.

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Yorum Ekleyin...