Toplum & Düşünce & İslam Suat Öztürk - 10 Şubat 2007 08:35 am

İçtihad üzerine..

Geçtiğimiz yüzyıl İslam dünyasında en çok konuşulan konuların başında hiç kuşkusuz içtihad geliyor.

Bunun en önemli sebebi büyük bir hızla değişen dünyada  hukuk başta olmak üzere tüm alanlara sekülerizmin hakim olması. Bu değişen dünyada müslümanların  hayat tarzı da farklılaşıyor ama inandıkları değerlerden vazgeçmek istemeyen müslümanlar  değişen dünyanın şartları ile inançları arasında  uzlaşma arıyor.

İçtihad kelime manası itibarı ile bir konuda elden gelen çabayı sarf etmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak anlamlarına geliyor. Bir fıkıh terimi olarak ise müçtehidin tafsîlî delillerden şer’î-amelî hükümleri çıkarmak için bütün imkanını harcaması demek.

İslam medeniyetinin atalete uğradığı inkar edilmez bir gerçek. Ve bu atalet medeniyetlerin gerilemesinin doğal bir sonucu olarak bilimden sanata, edebiyattan hukuğa kadar her alana yayılmış durumda.

Elbette bunun sebeplerini birkaç noktaya indirgeyemeyiz; ki  esasen o zaten apayrı bir değerlendirmeyi teşkil ediyor.  Ama hukukî sonuçları içtihad kavramına dayandığı için kısaca buna değinmek gerek.

İslam medeniyeti doğuşundan 17.asra kadar canlılığını ve dinanizmini sürdürmüş ve bununla paralel olarak fıkıh müessesi de her türlü değişime kolaylıkla intibak etmiştir.

Bu tarihten sonra Batı medeniyetindeki hızlı değişime ayak uyduramayan hukuk sistemimiz zamanla yerini Batı’dan gelen seküler hukuğa bırakmıştır. Çünkü toplum/yaşam boşluk kabul etmez. Halen de ortadoğu coğrafyasında bu yöneliş devam etmektedir. Ki bugün içtihad konusundaki temel problemlerden birisi de budur: “Hukuğun hayatı kuşatamaması.”

Batıdaki hızlı değişime ayak uyduramamak bizim medeniyetimizin suçu değil. Daha önce başka bir yazımda da değindiğim gibi  Erol Güngör gibi düşünürler bir ataletten ziyade kıt’a avrupasındaki -dünya tarihinde şimdiye kadar görülmemiş hıza ulaşan- değişime ayak uyduramamaktan bahsederler. Bu değişim gerçekten korkunç bir hızda olmuştur ve bugün adeta tüm insanlığı, hem toplumsal ahlâk, hem çevre, hem de -doğal olarak- insanlığın biyolojik geleceği bakımından çok ciddi boyutlarda tehdit etmektedir. Ve bu hızlı değişim artan bir ivmeyle de devam ediyor.

Bu değişime diğer hiçbir kültür de ayak uyduramamış ve silinip gitmiştir. Bunun sebebi olarak  böyle bir hızın daha önce görülmediği öne sürülebilir. Bu değişimin iyi yönlerinin; kötü yönlerinin -ve insanlığa bedelinin- zekatı bile etmediğini düşündüğüm için bu çılgın sıçrayışı benimsemiyorum elbette.

Fakat bugün gelinen nokta bu ve biz bu noktadan ilerisini konuşmak zorundayız.

İslam değişime açıktır. Hz.Peygamber’in 23 yıllık risaleti sürecinde  bunun örneklerini görüyoruz. Bu süreçte iman ve ibadet esaslarında hiçbir değişiklik olmadığı halde sosyal meselelerde ve insanlararası ilişkilere değinen husularda şartlara göre neshin mevcudiyeti bilinmektedir.

Daha sonra Hz.Ömer ve Hz.Ali’nin halifelikleri sırasında  yine bu sosyal değişimler bağlamında vahyin ruhuna uygun içtihadları olmuştur.

Sonraki dönemde de, İslam yayıldıkça karşılaşılan sosyal meseleler nedeniyle bu içtihatlar devam etmiş çeşitli yorumlar ortaya çıkmış bunlardan bazıları mezhep ekolüne dönüşmüş ve günümüze kadar uzanan zengin bir fıkıh külliyati oluşmuştur.

Hz.Peygamber’in vefatının hemen ardından, 17.yy.ın ortalarına kadar baktığımızda hukuğun (İslam) medeniyet gelişimi/değişimi ile birlikte gittiğini görüyoruz. Bu tarihe kadar büyük bir tıkanma olmamış, içtihad müessesesi karşısına çıkan tüm sorunları ustalıkla çözmüştür. İslam fıkıh literatüründeki -inceleyen Batılıları da kendisine hayran bırakan- muhteşem zenginlik -ve metololoji- buna çok güzel bir kanıttır.

Bu tarihten sonra başlayan ve değişme ayak uyduramayan donukluk nedeniyle diğer alanlarda olduğu gibi hukuk alanında da içtihad müessesi giderek durgunlaşmıştır.

Hemen şunu belirteyim ki medeniyetler bir bütün olarak gelişir ya da atalete uğrarlar. Yani burada hukuğun donuklaşması İslam medeniyetinin gerilemesine yol açMamıştır.

İslam medeniyeti bir bütün olarak birçok sebepten dolayı atalete uğradığı için tabii bir sonuç olarak bu atalet, siyasetten hukuğa, bilimden felsefeye kadar tüm alanları donuklaştırmıştır. Bu genel ataletin sebeplerine daha önce değinmiştim. [ Bkn yazı ve yorumlar  ]

Son 200 yıla geldiğimizde de İslam geleneği/düşüncesi Batı’daki hızlı değişim sonrasında gelen materyalist Batı felsefesinin ve kültürünün  cüretkâr saldırısı nedeniyle kendisini tamamen izole etmiş  ve nihayetinde mesele  “İçtihad kapısı kapalı” denmesine kadar gelip dayanmıştır. Teorik olarak içtihad kapısı kapalı falan değildir, çünkü tüm İslam alimleri bilir ki bir taşra kadısının verdiği karar  bile içtihaddır. Buna 19 yy. kesîf ortamına karşı oluşmuş bir  refleks diyebiliriz. Belki de bu refleks “özü” korumak için  gerekliydi, bunu anlayışla karşılayabilirsek de donukluğu halen aşamıyor oluşumuzda bu gelenekçi yaklaşımın  sert tutumu olduğunu da unutmamalıyız.

Aslında burada gelenekçi kanadı suçlamak da hakkaniyetli olmaz. Çünkü bu sırada yürütülen 150 yıllık modernleşme projesi din konusunu ihmal etmenin de ötesinde tamamen devre dışı bırakma gayretine gitmiştir.

Bu Türkiye özelinde görülebilir ama şunu unutmamalıyız ki son yüzyılında yaşadığı sıkıntılara rağmen Osmanlı imparatorluğu İslam dünyasının lideriydi. Bu açıdan  İslam dünyasının diğer ülkelerinde görülen bazı yenileşme çabaları da gerek sömürge olmaları gerekse lidersizlik  nedeniyle kuşatıcı/yayılmacı bir  vizyona sahip  olmamaları nedeniyle yetersiz kalmıştır. (Tek istisna olarak İran gösterilebilir.)

Ülkemizde uygulanan bu proje, yüzyılların birikimine sahip, bu toprakların kültürüyle yoğrulmuş medrese geleneğinin donukluğunu üzerinden atmasına yardımcı olmak ve değişimine önayak olup revize etmek yerine, onu tamamen ortadan kaldırmış ve İslam’ı avam dediğimiz, taşra zihniyetli,  kendini yetiştirme imkanına sahip olamamış, samimi ama yetersiz müslümanların üzerine terketmiştir.

Bu  samimi müslümanlar  geçen yüzyılın ilk  döneminde  gerçekten büyük bir gayretle İslam’ı koruyup gözetmişler, geçiş dönemi sancısı çekmişler, bir çok sıkıntılarla karşılaştıkları halde yılmadan  bu milletin evladına dinlerini öğretmişlerdir. Ne garip bir tecelli ki bugün değişime çok sert biçimde direnen kesim de aynı kesim müslümanlardır.

Nihayetinde bugün Batı’da ve Batı’nın şartlarında gelişen modern hukuğun pek çok açmazı sırtımıza binmiş ve içtihad meselesi -ülkemiz özelinde düşünürsek- Diyanet gibi kurumlarla vicdanlara yönelik küçük ve suya sabuna dokunmayan fırça darbeleri atma konumuna indirgenmiştir.

Fakat bugün gelinen noktada  İslamî düşüncede büyük bir değişim görüyoruz. İslamî ehliyet tekrar taşradan elit kesime geçiyor ve kendini yetiştiren müslüman aydınlar İslam’ı, modernizmi, değişimi konuşuyor. Bu geçiş de şüphesiz sancılı bir geçiş fakat gözlenebildiği kadarı ile değişim ve intibak için gerekli dinamiklere sahip olduğumuz anlaşılıyor.

Modernizm çözümlenebildiğinde ve korkmadan yüzleşilebildiğinde içtihad vb. konular kolaylıkla halledilebilir. Bir süreç içinde gerçekleşecek bu değişim, ilkeleri ve nassları zerre kadar zedelemeden hukuktan, siyasete, ekonomiden felsefeye kadar tüm yaşam alanını kendiliğinden kuşatır; tıpkı Hz.Peygamber’den sonraki 11 asırda olduğu gibi. 

Bunun modernizmi olduğu gibi kabul etmek olmadığını ise söylemeye gerek bile yok sanırım.

Popularity: 39% [?]

“İçtihad üzerine..” icin yapilan 67 yorum var.

  1. 10 Şubat 2007 - 11:37 1.Suat Öztürk

    Değişim konusunda yapılan bir panelin iyi bir değerlendirmesi için bkn:

    http://www.derindusunce.org/2007/02/07/islami-dusunce-ve-uygulamada-degisebilir-ve-degisemez-olanlar/

  2. 10 Şubat 2007 - 12:19 2.Cihan

    Elinize zihninize sağlık Suat Bey.

    Gayet açık ve net bir biçimde süreci özetlemişsiniz.

    Yazılarınızdan çok istifade ediyorum, hususen teşekkür etmiştim ama buradan da belirteyim istedim.

    Saygılarımla..

  3. 10 Şubat 2007 - 12:26 3.levent

    Değerli yorumcular, pratiğin yakıcı gündemiyle kuşatılmışken bu
    akıl yorucu başlığa ihtiyacımız vardı. Suat Beye teşekkür ederim.
    Rububiyet yani Alemlerin Rabbi’nin, sonsuz bir kudret ile zabt,
    tedbir ve terbiyesi ışığında bakabilirsek:
    Meniden cenin, ceninden ağlayarak gülerek doğan bebek,
    kademe kedeme yuvarlanan, kekeleyen, dişlerini değiştiren,
    şahlanmaya başlayan çocuk, akıl ve buluğ çağına erişmiş, şahin
    gibi dünyaları tutan delikanlı, aslan gibi olgun bir orta yaşlı, sonra cismaniyeti ruhaniyetinde erimeye başlayan bir yaşlı,
    nihayet hayır veya şer tam bir ruh olup uçmaya veya göçmeye
    hazırlanan bir pir-i fani…(M.Hamdi Yazır)
    Tüm alemlerin bu seyri izleyen tekamül ve terbiyesi…
    İnsan denen varlığında tekamül seyrinde, rububiyetin izleri
    görünüyor.
    Toplumsal gelişim bu terbiyenin vucut bulacağı vasatın inşası diye
    okunabilirse, Batıda ve Doğu’da yaşanan toplumsal gelişmelerin tamamı bu seyre hizmet eder. Alemlerin Rabbine teslim olmuş
    kamil bir mümin için bu yaşananlar gerekli ve kaçınılmazdır.
    Bu karşıtlık ve çatışma Rububiyetin doğasındaki rüknünden olan,
    Dialektiğin tabii neticesidir. İnsan içe döner enfüsteki olgunluğu
    seyre dalar, dışa açılır afakta olanı yakalamayı arzular. Uzayı fethe kalkışır. Bu iki kutupluluk arasındaki denge yada kavga
    oranında ilerler, geriler yada bir saat sarkacı gbi salınır durur,
    taki uçup yada göçünceye değin.
    Batı afaktaki gerçeklerin seyri ise, Doğu enfüsteki gerçeklerin
    hazzıdır. Bu iki kanadı birlikte kullanmayanlar bazen sarkacın
    bir yönüne, bazen diğer yönüne savruluyorlar.
    Türkiyemiz bu ikiliği dengeye taşıyabilecek nadir yapılardan. Ben
    Orhan Pamuğun bu denli yankı bulmasınıda bu ikiliğin bu toprak
    larda denge bulacağına yada yakıcı sonuçlarının yaşanacağı
    endişesine bağlıyorum. Yine Avrupa Birliğininde ancak ve ancak
    Türkiye ile bu karar noktasına salınacağına inanıyorum. Yoksa
    zahitlerin üstesinden geleceği bir Fıkhi sorunun çok ötesinde bu
    içtihad meseleleri.
    Canlı bir organizma olarak güncele bir ayağıyla, pergelin sivri
    ucuyla sıkı sıkıya basmadan, Mevlana’nın pergelin gezen ayağı
    haline gelip yetmiş iki milleti nasıl dolaştığını asla kavrayamayız
    diye düşünüyorum. Tasavvufun, Hikmetin, Felsefenin ve dünyevi
    hırsların ve mücadelenin azmi aklın rehberliğinde harmanlansada
    ençok bu oluş ve dönüşün seyri keyfini verebilir insana. Onu
    çekip çevirenin, Azim sahibi gücün aşkına yönlenmede yardımcı
    olabilir ençok.
    Denizleri taşıran/Kayaları düşüren/ Yunusları söyleten/ Kuvvetli
    nesne aşk/ herkesi değişik iş ve oluşa sevkedip an be an yaratışı sürdüren, akan ırmak gibi her an yenilenen…
    Oluşta hayır vardır derler eskiler. Batının Doğu’yu geçmesi içinde
    yeniden geçileceği gerçeğini barındırır. Bunun öncüllerinin kokusunu alıyormusunuz. Obez ve doymak bilmez Batı, muhtac
    olduğu silkinme ve ruh ikliminin Doğu’da olduğunu görmeye baş
    ladı kanımca. Papa’nın İslam’a duyduğu gıpta ilk ip uçları olmalı
    bu duyuşun diye düşünüyorum.
    Saygılar.Levent.

  4. 10 Şubat 2007 - 14:26 4.Mustafa Ajlan Abudak

    Suat abi İslami içtihad açısından çok güzel bakmışsın fakat benimde çok inanadığım toplum boşluk kabul etmez bir şekilde onu bişeyle doldurur tezini açailirdin en önemlisi Batının klise doktirini müteşekkil sosyal hayatının hukuğa gelince Cicero ve Solon tarzı greko-romen bir kimlikle adalet terazisini elinde tuttuğuna vurgu yapabilirdin.Terazinin ölçütü temelde farklı olduğundan biri vahiye biri sosyal-adaptasyon ve pragmatizme dayalı olduğundandaha genel sosyal sorunlarından üstüne eklenmesiyle bir frozen state durumunda kalmıştır.Bu biraz Batı kültürünün hayasız siyasi kültürel ve ahlaki saldırılarına karşı bir koruma birazda geleneğe sahip çıkma içgüdüsü ve posizyon koruma kaygısından da ileri gelmiş olabilir.Bu şer drurumlar içersinde sanırım İslam Fıkhı çok hızlı değişen koşullarda pragmatik davranamadığından(kanımca beklenmemelide) vede klasik müfessirlerce içtihad yolu çoğu alanda kapatıldığından(mehzeplerce) vede bunlar üzerinden kimlikler inşa edildiğinden modern yorumların önü daima kapanmış tüm girişimler aynı genel çerçevede reform olarak algılanmış hatta şirk kabul edilegelmiş.Fıkıh dahil tüm dini ilimlerde bence esas sorun dışardan içeriye girmiş truva paradigmaları akademik olarak ayıklamaktır.Bunu Fıkhi olarakta felsefi olarakta yapmak zorundayız.Kuran apaçık bir kitaptır.Sünnet-i seniye bellidir.Bunlara sarılan asla kaybetmez ne kişisel olarak ne toplumsal olarak..orta yol vasat anlayış İslamın bize getirdiği erdemdir.Suat abim sayesindede çeşitli konularda bu bakış daha güzel bir şekilde dile getiriliyor.Allah razı olsun

  5. 10 Şubat 2007 - 14:49 5.çuvaldız

    Derin Düşünce’de Bahar Pınar’ın “Pozitif Ayrımcılık” başlıklı güzel bir yazısı var.Yazının sonundaki “Bu hayat tarzı, tasvip ettiğimiz, hayalini kurduğumuz, ideal hayat tarzı mıdır?”sorusunun cevabı Suat beyin bu yazısında cevap buluyor.

    Sorunun cevabının taşıdığı önem kadar cevabın nerede arandığı da önemli.Değişen hayatın kaynağı olarak gördüğümüz noktaya yönelerek onun içinde bu sorunun cevabını arıyor olursak, alacağımız cevap bizi varmak istediğimiz esas noktaya ulaştırmayacak aksine uzaklaştıracaktır.

    İslam ve modernizm diye iki ayrı merkezde düşünüldüğünde elbette ki uzlaşma aranır.Bu bir insanı, iki ayrı kolundan iki ayrı yöne çeken kuvvetlerin uyguladığı basıncı azaltmak ve bulunulan bu orta noktada rahatlamak için iki tarafın safra atmasını(değişmesini) beklemek olur.

    Ama modernizmi sadece yaşadığımız zaman dilimi ve onun araçları olarak kabul edip, İslam’ın felsefesinin de bir Müslüman olarak hayatımıza yön verirken seçmiş olduğumuz bir hedefe ulaşmakta öz disiplin sağlayıcımız olduğu gerçeğini önce kabullenirsek zaten bir uzlaşma arayışı içinde olmayız.

    Asıl mesele bu bilince sahip olabilmekte.

    Modernizm bu noktada içtihada hizmet edecektir çünkü sorulan her soru karşısında alınacak bir cevap akıl ve ruhları doyuracak nitelikte olacaktır.

    Konuşuluyor olması ,içtihadın başlangıcıdır.Dediğiniz gibi aydınların bu konu ile meşguliyeti modernizmin İslama hizmetidir bence diye düşünüyorum ve bu yazı ile haddimi aşmış gibi hissediyorum.

  6. 10 Şubat 2007 - 18:45 6.Tunç

    “Konuşuluyor olması ,içtihadın başlangıcıdır.” (Çuvaldiz)

    Aynen katiliyorum, bu konunun sürekli gündemde kalmasi gerek. Kanimca müslümanlarin en önemli davalarindan biri bu.

    Dostlukla

  7. 10 Şubat 2007 - 23:02 7.Suat Öztürk

    Değerli arkadaşlar,

    Hepinize teşekkür ederim. Bir meşguliyetim nedeniyle cevap veremedim halen de bu meşguliyet devam ediyor :-)

    Yorumlarınız konunun tüm boyutlarını tartışabilmemize olanak sağlıyor. Buna devam edelim.

    Cihan Hanım, teşekkür ederim. 

    Aclan kardeşim konu o kadar uzun ki kitaplara sığacak gibi değil. Ben genel bir değerlendirme yaptım, senin açtığının husulara da katılıyorum.

    Levent bey yine herzamanki gibi önemli noktalara temas etmiş. Katılıyorum.

    Tunç Bey; evet en önemlisi konuşmak.

    Çuvaldız hanım, evet bu konu o sorunun cevabını bulmaya yönelik. Pergel metaforu ise temel çıkış noktamız. Merkeze modernizmi almayacağız ama realiteyi de gözardı etmeyeceğiz.

    O başlığa eklediğim son yorumda söylediğimi tekrarlayayım:

    “Doğrusu bu arkadaş” deyip dış dünyadaki realiteye ve sosyal değişimlere vahyin ruhuna uygun çözümleme ve intibaklar yapılamazsa İslamî söylem herkesin inandığı ama kimsenin uygulama imkanı bulamadığı bir ütopyaya dönüşür. Ki günümüzde olan da budur.

    http://www.derindusunce.org/2007/02/07/islami-dusunce-ve-uygulamada-degisebilir-ve-degisemez-olanlar/#comment-222

    Bunu aşmanın yolu da konuşmaktır.

    Herkese selam ve sevgiler..

  8. 11 Şubat 2007 - 02:25 8.Muzaffer Edip Kayhan

    Merhabalar;

    Yazida genel olarak “kapi kapali anlayisina” atif var. Anlamak istedigim(n)iz hususu sormadan önce tarihe bir bakis:

    1.”Son 200 yıla geldiğimizde de İslam geleneği/düşüncesi Batı’daki hızlı değişim sonrasında gelen materyalist Batı felsefesinin ve kültürünün cüretkâr saldırısı nedeniyle kendisini tamamen izole etmiş ve nihayetinde mesele “İçtihad kapısı kapalı” denmesine kadar gelip dayanmıştır. Teorik olarak içtihad kapısı kapalı falan değildir, çünkü tüm İslam alimleri bilir ki bir taşra kadısının verdiği karar bile içtihaddır. Buna 19 yy. kesîf ortamına karşı oluşmuş bir refleks diyebiliriz. Belki de bu refleks “özü” korumak için gerekliydi, bunu anlayışla karşılayabilirsek de donukluğu halen aşamıyor oluşumuzda bu gelenekçi yaklaşımın sert tutumu olduğunu da unutmamalıyız.”

    2.”Ne garip bir tecelli ki bugün (değişime) çok sert biçimde direnen kesim de aynı kesim müslümanlardır.”

    1 icin: Cok karisik bir mevzu… Ictihat hakkinda konusmaya liyakatli degilim. Ama cok bilinmeyenli difrensiyel denklemi ben basitlestirsem kizar misiniz?

    Ictihat kapisi acilirsa ne olacak?

    Ben kendimi cevabimi vereyim:
    2. Madde´yi kastederek yazmissaniz üstteki sorunun cvabi sudur:

    Toplumsal dönüsüm ve gelismeler
    kendi mecrasinda oluyor, hadi biz degiselim bundan böyle “ictihat yapacagiz, diyerek kapiyi acsak bence “*degisen” bir sey olmayacak.

    2. maddeyi kastetmemisseniz cevabimi gecersiz sayiniz.

    Neyi degistirmemiz lazim?

    * degisimden kastim buarada müspet manada. Saniyorum siz de müspet degisimi kastetmistiniz.

  9. 11 Şubat 2007 - 03:06 9.kalemzede

    Merhaba Suat Bey,

    Oldukça hassas ve bir o kadar da can alıcı bir güncellik arz eden bir konuya temas etmişsiniz ve ahvali gayet iyi özetlemişsiniz. Konunun iki cephesi olduğu aşikâr: Bir yanda âlimlerin ilmî mahfillerde ve makalelerle meseleleri metodolojik ve akademik seviyede araştırma ve tartışma tecrübeleri; diğer yanda ise, ki bu benim için çok daha dikkat çekici ve çekmesi de gereken cephedir, tek tek Müslümanların kendi hayat tecrübeleri içerisinde hem modernist tahakküm tarafından cebri uygulamalara hem de gelenekçi hegemonya tarafından sürekli telkine maruz bırakıldıkları hallerle varoluşsal olarak hesaplaşmaları ve bu hesaplaşma sürecinde kendi Müslüman kimliklerini bir hayat pratiği olarak yeniden üretme ya da yeniden inşa etme çabası.

    Bu ikinci cephenin insanı odağa yerleştiren hayatiyeti, sözünü ettiğini o hızlı değişimin bizi de sürüklediği değişim rüzgârında savrulmaktan alıkoyan ve alıkoyacak en önemli unsurdur. Ne zamandır çeşitli vesilelerle dillendiriyorum, ülkemizin İslami hayat tecrübesinde son birkaç onyıldır yaşadığı en heyecan verici gelişme, şu ya da bu ölçüde ve biçimiyle geleneksel Müslüman hayat tarzının içerisinde yetişmiş yeni okuryazar ve aydınların, bilhassa da Müslüman kadınların artık konuşan özneler olarak kendilerini ifade ediyor ve ifade araçlarını geliştiriyor oluşudur. Kitaplarıyla, yazılarıyla, konuşmalarıyla gündemi belirleyecek kadar etki sahibi olmaya başlamış, olmuş bu yeni kuşak Müslüman aydınların ve kadınların ahval ve şeraite dair söylenecek ne çok sözü varmış meğer ve söz söyleme sanatlarını ve cesaretini hakiki Müslüman’a gayet yaraşır üsluplarla ne de güzel ifade ederlermiş.

    Sanırım en azından okuryazar kesimde Müslümanlar, kadını ve erkeğiyle, artık hayatlarına ve İslami varoluşlarına dair işaretleri şurada burada çöreklenmiş ve kerameti kendinden menkul birtakım zevatın parmağının ve dilinin ucunda değil, bizzat kendi içlerinde ve hayatın akışında aramakta ve bulmaktadırlar. Bu arayış onları bazen kendi çevrelerinde bile kim bilir belki de “zındık” derekesine dahi düşürse de, gayet iyi bilmektedirler ki, İslam özü itibariyle, beşerin varoluş sorumluluğunu ihlal eden hükümlere şu ya da bu vadede hayat hakkı tanımaz, bu mahkûmiyetleri gelip geçici kılar, beşere bir tecrübe vesilesi addeder.

    Benim nazarımda, bugün ülkenin en solcu aydınları işte bu her türlü övgüye layık gördüğüm yeni kuşak Müslüman aydınlar, kadınlardır. Başörtüsü mücadelesinin son yirmi yıllık hikâyesi ve bu süreçte geçilen kavşaklar, dönülen virajlar analiz edildiğinde bile görülecektir ki, selim akıl ve salih amel modern hayatın her türden yıkıcı tehdidine rağmen Müslümanların her daim yoldaşı olmuştur. İşte bunundur ki, apaçık bir solcu olarak ben varoluşumun ve sergüzeştimin Müslüman kardeşlerimle kesiştiğini, buluştuğunu kabul ediyor, bununla mutlu oluyorum. Sorumluluk ve vicdan sahibi her entelektüelin de bu İslami sorgulayışa pürdikkat kesilmesi, kulak vermesi gereğinin de altını çiziyorum. Bu toprakların çocukları devşirme fikirlerle hayli zaman kaybettiler, modernlik ve gelenek arasındaki ölümcül tercihlerinin hiçbir hayır getirmediğini, bu ikisinin birbiri içerisinde yeniden üretilebileceğini anlamış olmalılar, anlamalılar artık.

    Benim “içtihat”tan anladığım, kendi hesabıma, budur. Sözlerimdeki romantizmin ve manzum şiirselliğin elbette farkındayım, bunları da bile bile istihdam ediyorum. İslam âlimleri akademik seviyede araştırmalarını sürdürecek, ama bence bundan daha da hayati olan, tek tek Müslümanlar da hayatın akışı içerisinde kendi varoluşlarını sorgulamayı ve kendileriyle yüzleşmeyi birer roman kahramanı tadında ve estetiğinde tecrübe etmekten de artık vazgeçmeyeceklerdir, zira benim bildiğim ve anladığım şekliyle bu varoluş etiği İslam’ın özünde zaten mevcuttur.

    Muhabbetle…

  10. 11 Şubat 2007 - 14:55 10.metin-thePoor

    Suat Bey,

    En hayati öneme sahip konulardan birini gündeme getirmişsiniz. Tebrik ederim.

    Birşeyler yazmak için oturduğumda, Kalemzede Bey’in yorumunu görüp okuyunca, söyleyeceklerimi söylemekten vazgeçtim. O yorumun altına yazarının izniyle ben de imzamı atmak istiyorum.

  11. 11 Şubat 2007 - 15:37 11.Suat Öztürk

    Kalemzede Bey, Metin bey,

    Çok teşekkür ederim. Görüşlerinizde büyük ölçüde hemfikirim. Hürmetler.

    Muzaffer bey,

    Ben de ilahiyatçı değilim :-)

    Bir süreç içinde yoğun saldırı karşısında gelişen tepkiselliğin haklı olduğunu ama artık bunu aşmamzı gerektiğini vurguladım.

    2. maddeyi kasdettim. Bu kolay değil ve evet bugünden yarına hemen gerçekleşecek birşey de değil.

    Müsbet değişimi kasdediyorum; bunu teorisini konuşuyorum pratik yansımalarının ne olacağını ilahiyatçı olmadığım için bilemem. Ama realite ile İslam arasında, aslında hiç de olmaması gerektiği halde bu tepkiselliğin yansımaları nedeniyle sıkışmış, kafası karışık yığınlar var.

    Şimdi çıkmam lazım, yoğun bir meşguliyetim var bugün :-))

    Bu konuyu aynı mihvalde bir tartışmada biraz daha açmıştım. Oradaki tartışmaya bakılabilir:

    http://www.derindusunce.org/2007/02/07/islami-dusunce-ve-uygulamada-degisebilir-ve-degisemez-olanlar/

    Selam ve hürmetler.

  12. 11 Şubat 2007 - 21:48 12.Ecenaze

    Suat abi nin güzel yazısı üzerine, çok güzel teorik yorumlar yapılmış..
    Bu bağlamda herkese teşekkürler..
    Ama hiçkimse, yapılacak içtihatların sınırlarının ve sosyal hayata getirilerinin artılarının eksilerinin neler olabileceğine pratik olarak değinmemiş..

    Ben yazıyı okur okumaz aklıma bir yığın mesele geldi ve çoğu da kadına dair..

    Yaşar Nuri Öztürk ve daha öncesinde Konca Kuriş lerle dillendirilmeye başlanan ve özellikle biz kadınlar için 1500 yıllık geleneğe başkaldırı sayılabilecek nitelikteki yeni söylemler için ne düşünüyoruz?

    Kadınların cenaze namazı kılmasına yada başa açık cuma namazına katılmasına, Amina Wadud gibi namazlarda imamlık yapmasına evet mi diyeceğiz yoksa bunları kötü niyetli ve maksatlı girişimler kabul edip mücadele mi edeceğiz?
    İşte biz müslüman kadınların bocaladığı nokta budur..

    Ayrıca bu içtihatların merkeziyetçi bir otorite tarafından yapılması ve uygulanması sorunu da var..

    Örneğin bizim diyanet işleri başkanlığı uyduruk hadisleri incelemeye almıştı ama aynı konu El Ezher de yada İran da nasıl ele alınacak muamma..

    Kadına peçesiz dışarı çıkmazsın diyen bir islamdan gazetede köşe yazarlığı yapmasına imkan tanıyan bir islama döndük ama bu bence kendiliğinden ve doğal olarak gelişti..
    Yoksa şu an her cemaatin ve her tarikatın çoğu konuda farklı fetvaları ve uygulamaları mevcut..
    Açıkçası kafamın bir türlü durulamamasının nedeni de karşılaştığım bu pratik farklılıklarıdır..

    Biraz dağınık yazdım kusura bakmayın, umarım meramımı anlatabilmişimdir..

    sevgi ve saygılarımla
    Ece

  13. 12 Şubat 2007 - 11:59 13.blue

    Çok güzel bir yazı. Ece hanımın bahsettiği konu önemli. İçtihad kapısı açık ama içtihadı kim yapacak, kim kabullenecek. Herkes ayrı telden çalıyor. Sorun konsensüs’te. Sanırım bu biraz toplumsal olgunlaşmayla ilgili. İçtihad eskiden olduğu gibi fetva ile yapılmıyor. Bu konular konuşuluyor, tartışılıyor, efkar-ı umumiye-kamuoyu kendi yolunu benimsiyor. Yani Konca Kuriş veya Amina Wadud tartışılıyor ve bu tartışmadan herkes kendine bir sonuç çıkarıyor. Halifelik müessesesi olmadığına göre bu işin yöntemi budur. Ve bence daha da sağlıklı bir yöntemdir. Her cemaatin fetvasının ayrı olmasının, her kafadan farklı bir ses çıkmasının olumsuz çok yönü var, elhak. Ama çoğulculuk, geniş bakış açısı ve evrensellik açısından faydalı.
    Diyanet’in kadın konusundaki ve diğer konularındaki açılımları güzel. İran’da vs. bunların kabul görmesini bekleyemeyiz. Diyanet bize ait bir kurum. Onlar da kendi içlerinde bir içtihad mekanizması oluşturacaklar. Bu iş böyle…
    Dünya değişiyor, bizler de, müslüman toplumu da değişiyor, daha çok değişecek.
    Ama hala Irak’ta sünni-şii çatışması, Filistin’de Hamas/ El Fetih çatışması gibi angutlukları izliyoruz ki inanılacak gibi değil !!

  14. 12 Şubat 2007 - 13:12 14.çuvaldız

    Bildiğim kadarı ile yakında Diyanetin bir tv kanalı olacak.Büyük kitleler karşısında bu işin ehli olan insanların tartışmaları mutlaka topluma bir şekilde aksedecektir.

    “Ama realite ile İslam arasında, aslında hiç de olmaması gerektiği halde bu tepkiselliğin yansımaları nedeniyle sıkışmış, kafası karışık yığınlar var.”(S.Ö)

    Bu girişim,kafası karışık inasanların doğru soruları sormaya başlamalarına vesile olabilir diye düşünüyorum.

  15. 12 Şubat 2007 - 13:25 15.kuzucuk

    Bugün ki modern çağın fetvacılarına göre batının değerlerine ters ne varsa hepsi reddedilmelidir. Kurandan sünnetten işlerine gelmeyen bir yer mi var çaresi kolay. Sünnete uydurma dersin Kuranında olmadık tevilini yaparsın. Bugün sapıtmış Kur’an müslümanlığı yapanlar (hadislerden işlerine geleni reddedip işlerine geleni alanlar) batının değerlerine uyma uğruna bunu yapıyorlar. Kadının tesettürünü Kur’anda aradım taradım bulamadım diyebiliyorlar. Yada hoca geçinen bir zat devekuşundan , balıktan kurban olur fetvası verebiliyor. İnsanlar verilen hükme razı olacakları yerde kendileri hüküm koyuyorlar. Kendi çağının değerlerine İslamı uydurmaya çalışıyorlar.

    Doğru Yolun Sapık Kolları
    http://www.tahavi.com/dogruyolun/sapik_kollar/002.html

    üstad Necip Fazıl’ın bu linkdeki kitabının tamamını okumanızı tavsiye ederim. Vaktiniz yok ise o kadar özellikle doğru yol, mezhep, öbür reformcular, reformcuların özü, ham yobaz ve kaba softa başlıklarını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitap aklınızdaki soru işaretlerine yanıt verecektir inşaallah.

    Ayrıca aşağıdaki makaleleri de okumanızı tavsiye ederim.

    Modern Çağın Fetvacıları (özellikle bu konu ile ilgili mutlaka okuyun)
    http://www.tahavi.com/makaleler/029.html

    İslam Modernizmi Üzerine
    http://www.tahavi.com/makaleler/025.html

    Modern İslam Düşüncesi Üzerine
    http://www.tahavi.com/makaleler/034.html

    Sünnet mi Gelenek mi?
    http://www.tahavi.com/makaleler/048.html

    Sünnetin Otoritesi
    http://www.tahavi.com/makaleler/049.html

    Mezhepsizlik Niçin Dinsizliğin Köprüsüdür?
    http://www.tahavi.com/makaleler/028.html

    Modern Dönem Kuran Terakkileri
    http://www.tahavi.com/makaleler/015.html

    Kur’andaki Sünnet
    http://www.tahavi.com/makaleler/011.html

    ictihat farklılıkları ve mezhepler
    http://www.tahavi.com/makaleler/040.html

    İNDİRİLEN İSLAM’IN MUHKEM KALELERİ: MEZHEPLER
    http://www.tahavi.com/makaleler/021.html

  16. 12 Şubat 2007 - 17:02 16.kuzucuk

    Ece hanım kadının örtünmesi konusunda icmaa vardır.

    http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1042

    Burdaki açıklama yeterli.

    İçtihad günümüzün yeni meseleleri için yapılır ve buna yapmayada herkes yeterli değildir. Bunu yapan kişi müctehid olmalıdır televizyonlara çıkan soytarılar değil. Alimlerin arasında icma olmuş meseleleri dahi inkar eder oldular.

    “Allah Teala (c.c) ilmi insanlardan zorla söküp almaz. Ancak alimlerin ölümüyle alır. Alimler ölür ve geriye cahiller kalır. İnsanlar da alim bildikleri o cahil kimselere gidip meselelerini arz ederler. Onlar da ilimleri olmadığı için yanlış fetvalar vermek suretiyle hem halkı saptırırlar, hem de kendileri sapıtırlar.”

    Televizyonlardaki tartışmalardan herkesin kendisine bir yol çizmesi gerektiğini söyleyen blue kardeşim senin sözlerine katılmıyorum. Her akıl sahibi kendi aklına göre bir yol tutarsa ortada din adına ne kalır.

    İnsanların kafasını o kadar karıştırdılarki Ece hanım tesettürün farz olduğu konusunda dahi tereddüt yaşayabiliyor.

    ‘’İmam Mâlik’e, içinden çıkamadıkları yirmi küsür soruyu sorarak cevabını alması için uzak bir diyardan bir adam gönderirler. Adam günlerce yol teperek Medine’ye, İmam’ın meclisine gelir. Ders bitince adam durumunu İmam’a ileterek soruları sormak istediğini söyler. İmam müsaade eder ve adam o yirmi küsür soruyu teker teker sorar. İmam bu soruların büyük bir kısmına cevap vermeden susar. Birkaçına karşılık olarak “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” demekle yetinir ve geriye kalan bir-iki soruya cevap verir. Adam,

    - “Ya İmam! Sen ne yaptın? Ben sana yirmi küsür soru sordum. Sense sadece bir-ikisine cevap verdin. Şimdi ben memleketime dönüp ne diyeceğim?” der. İmam Mâlik’in cevabı oldukça ilginç ve ibretlidir:

    - “Mâlik bu işin altından kalkamadı, beceremedi dersin.”

    Bir imam Malik böyle söylüyorsa önüne her mikrofon uzatıldığında fetva veren şahıslara ne denilir.

  17. 13 Şubat 2007 - 00:59 17.Ecenaze

    Kuzucuk bey selamlar:)
    Konunun başörtüsünde düğümlenmesine sebep olmak istemem..
    Konu başlığı bence çok ama çok önemli..
    Hatta çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini etkileyebilecek olan İÇTİHAT kavramını konuşmamıza imkan tanımışken sadece başörtüsüne odaklanmak haksızlık olur ..

    Ama madem buna neden oldum kısaca izah edeyim..
    Bakın ben bizzat tanık olduğum iki örnekten bahsedeyim size..
    İki başörtülü arkadaşımızdan birisi, perukla ilgili fetva bulup öyle okudu, yani kapıda örtüsünü açıp peruk taktı ve derslere devam edebildi..

    Bir diğeri ise peruk takanları lanetleyen bir hadis i şerif bulmuş ve bu hadiste peygamberimiz peruk takanlarıo dönemde yahudi kadınlar takıyormuş] lanetliyormuş..
    Ve başını açarak derslere devam etti…
    Şimdi burada iki tane fetva var ve birbirinden farklı..
    ve modern çağda iki müslüman hanımın geleneksel fıkıhta çözümünü bulamayıp tutunmak zorunda kaldığı iki farklı görüş..
    Anlatabiliyor muyum?
    Her cemaatin her tarikatin farklı farklı yorumları ve fetvaları var..

    Ben isim vermeyeyim bir islami forumda Timurtaş hoca diye bir zatın ses kaydını dinleme fırsatı bulmuştum..
    Beyefendi bundan 20 yıl önce banka reklamı yapılan banklara oturmak bile caiz değildir hatta can korkusu olmadığı müddetçe bir bankaya adım atmak caiz değildir diye çok sert vaazlar veriyor..
    Bu beyefendi yıl 2007 de müslüman iş adamlarına bankasız nasıl iş yapacaklarını yada bana finans kurumlarının bankadan farklı olduğunu nasıl izah ederdi merak etmiyor değilim..

    Calvinist yada reformist olarak suçlanan hatta bazı cemaatler ve tarikat ehli tarafından zındık olarak nitelendirilen, papanın elini sıktı ve diyalog mesajları verdi diye kafir ilan edilen Fethullah Gülen hocaefendi için ne diyeceğiz peki?
    Kadınların en fazla çalışma imkanı bulduğu ve en çok okuyan cemaattir..
    Ama İsmailağa cemaatine bakınca kadınlar çarşaflıdır ve okutulmazlar, çalışmazlar..

    Şimdi biz içtihat ve modernizmle islamın yoğurulup yeniden yorumlanması konusunda hangisine tabi olacağız..
    İşte kafa karıştıran budur..
    Yoksa sizin verdiğiniz linklerdeki bilgileri herkes okuyor ama farklı yorumluyor..

    Mezhepler konusuna ve sünni şii mevzuuna zaten hiç girmeyeyim..

    sevgi ve saygılarımla

  18. 13 Şubat 2007 - 09:35 18.kuzucuk

    Merhaba,

    Ece Hanım konudan konuya atlıyorsunuz. Kadınların örtünmesi konusunda icmaa vardır. Dinde delile bakılır. Dinde delil Allahın Kuranı ve Resulünün sünnetidir. Yaşar Nuri, Konca Kuriş gibilerin sözlerine itibar edilmez. Ehli sünnet alimlerinin icması olan bir konuda Yaşar Nuri kim ki onun fetvalarına itibar edeceğiz. Sizin 1500 yıllık gelenek dediğiniz İslamın kendisidir. Bugün islam alimlerinin hallettiği pek çok meselenin aksine görüş belirtenler bizim yolumuzdan ayrılmaktadır.

    Hadisi Şerif: Ümmet aynı hata üzerinde birleşmez

    Bugüne kadar gelmiş geçmiş binlerce islam alimi ve milyarlarca müslümanın gittiği yoldan sapmak ve onların gittiği doğru yolu gelenek diye küçümsemek doğru mu? Sizler acaba islam alimi denilince kimi anlıyorsunuz. Bugün bir Gazaliyi, Suyutiyi, Heytemiyi, Kevseriyi, Fahreddin Raziyi, mezhep imamlarını … küçümseyemezsiniz. Bunca alim dini yanlış anladıda sonradan gelen çerden çöpden adamlar mı dini doğru anladı.

    Bir hadisi şerifde Allahın Resulünün zamanı ve ondan sonraki birkaç nesilden sonra İslamda sapmaların olacağını belirtiyor. Hadisi şerifde sonradan gelenlerin öncekileri cahillikle suçlayacağı yazıyor.

    Hadisi Şerif: “Siz, sizden önceki insanların yollarına mutlaka karış karış, adım adım uyacaksınız, hatta onlar kertenkele deliğine girseler bile, siz de onlara uyup, o deliğe gireceksiniz.”

    Sizden öncekilerden kastı Allahın Resulünün hıristiyanlar ve yahudiler. Bugün bu hadisi şerif aynen gerçekleşmekte.

    Kadının tesettüründe el ve yüzler haricindeki yerleri avrettir. Çarşafda tesettürü sağlar. Giysi içi göstermeyecek kadar ince olmamalı ve vücut hatlarını belli edecek kadar dar olmamalıdır. Ölçü belli. Eğer insanlar çarşafı tercih ediyorsa onları suçlayamazsınız.

    Bugün kızların pek çoğu okuyup okumamada tereddüt yaşıyor. Mesele şundan ibaret. Fethullah Gülen daha iyiyi elden kaçırmamak için kızların okuması gereklidir derken diğer kısım da tesettürün farz olduğunu İslamdan ödün verilmemesi gerektiğini bir farzın terkedilmemesi gerektiğini savunuyor. Bugünün modern islam anlayışına göre nasıl fetva verilmesini bekliyorsunuz kızlar açın başınızı okuyun Allah affeder mi diyeceksiniz. İnsanlar nefslerine ne hoş geliyorsa ona uygun fetva istiyorlar.

    Müslümanlar taviz verdikçe İslam düşmanları zulümlerini daha da artırıyor.

    Kadının illa çalışması gerektiği düşünceside batının bize empoze ettiği bir düşüncedir. İslamda kadın hakim ve imamlık dışında İslama uygun her işi yapabilir. Hatta bu günümüzde bir zarurettir. Ama İslamda kadının en büyük vazifesi analıktır.

    Necip Fazıldan alıntı:

    ‘’İslâmda kadın, içtimaî vazifeler arasında yalnız iki tanesinin ehliyetine malik değildir: Biri imamlılık, öbürü hâkimlik… Bunda da son derece ince bir hilkat sırrı güden İslâmiyet, her şeyden evvel hissîlik ilcaîlikten uzak bir erkek seciyesi isteyen bu iki işten başka kadına hiçbir içtimaî vazifeyi yasak etmemiş, fakat kadının en yüksek ve ulvî mevkiini, onun ve erkeğinin yuvası olarak göstermiştir.'’

    Benim kastım şu idi. İslam alimlerinin hallettiği meselelerin aksine görüş belirtenlerin (sizin cuma namazında başı açık namaz kılması, imamlık yapması örneklerinde olduğu gibi), nefsani yorum yapanların, dinde delil Allahın Kur’anı ve Resulünün sünneti iken bunları dikkate almayıp günün değer yargılarına göre fetva verenlerin sözlerine itibar etmemeliyiz. Koskoca imam malik fetva verirken bu kadar hassas davranıyorken medyanın maskarası olmuş zatların fetvalarına itibar etmemeliyiz.

    İslam şeriatini kabul etmeyenler ve bugünün değer yargılarına göre yorum yapanlarada itibar etmeyiz.

    Dini anlamayan kaba softa ve ham yobaza da itibar etmeyiz.

    Hadisler 200 yıl sonra yazılmaya başladı çoğu uydurma diyenlere de itibar etmeyiz.

  19. 13 Şubat 2007 - 11:13 19.levent

    Mesnevi 3. Defter. Mukaddimesinden alıntıdır.
    “Hikmetler, müminlerin ruhlarını güçlendirir. Bilgilerini cehalet
    şaibesinden uzak tutar…
    Hikmetler, peygamberlerin açıklamaları ve delilleridir; ariflere,
    dumanlı ve inci özellikli göğün üzerinde hakim olan nurani ve ilahi feleği, Allah’ın döndürüşünü bildirir. Aklın toprak suretlere,
    zahirdeki ve içteki hislere hakim olması gibidir bu. Hikmetli bilgiye
    talib olan, Hazların aşağılığından Allaha sığınır. İstekli olan bilgin
    kişinin, bilmediğini öğrenmesi ve bildiğini öğretmesi, zihninde
    zayıflık bulunana güzel davranması, aptalların aptallığından
    gururlanmaması, anlayışı az olanları kınamaması gerekir. “Sizde
    önce öyleydiniz. Allah size lütfetti.Nisa/4-9″
    Hikmetler, bilgileri cehalet şaibesinden; cömertlikleri riya şaibesinden; adaletleri zulüm şaibesinden ve sabırları ahmaklık
    şaibesinden uzak tutar.”
    İslamın, kınayanın kınamasından ibaret olmadığı gerçeğini
    Mevlanalar, Yunuslar ne güzel öğretiyor. Hazır 2007 Unesco tarafından Mevlana yılı olarak ilan edilmişken, kaplarımızı bu
    temiz kaynakla yıkamanın zamanı gelmiştir diye düşünüyorum.
    Sanma ey hace ki senden zer ü sim isterler
    “yevme la-yenfe’u” da “Kalb-i selim” isterler.
    Bağdatlı Ruhi’ye ait bu sözlerle Bağdat’da akan kanın durması içinde bir yakarış iletmiş olalım.

    Tasavvufun, düşünen, akıl yoran insana rehberliğinin önemini vurgulamak çok önemli. İlmihal dinciliğinin, abdestin
    kurallarının,soğuk kış günlerinde kolaylık için yada suyu israf etmemek için, ayağın meshinin hangi mezhep imamını takliden
    yapılması gerektiğinin önemide küçümsenmemeli, ancak, bu konuda yazan çok. Çağımızın karmaşıklaşan dünyasında teknolo
    jiye, popüler kültürün renklerine boğulan insana nefes aldırmak
    çok önemli. Buda Tasavvufun arındırıcı rehberliğinde bulunabilir
    kanısındayım. Zındıklıkla suçlanmayı göze alanlar, Şeyh Bedrettin
    üzerine incelemeyle başlayabilirler.
    Doğu-Batı sentezini, çatışmaya tercih edenler içinde Tasavvuf
    iyi bir yol gösterici olabilir.
    Saygılar.Levent.

  20. 13 Şubat 2007 - 11:54 20.kuzucuk

    @İlmihal dinciliğinin

    Bu söze itirazlarım var. İkinci binin yenileyicisi büyük alim tasavvuf adamı İmam-ı Rabbani Hazretleri der ki tarikattan maksattan ihlası elde etmektir. İmam-ı Rabbani Hazretleri ehli sünnet alimlerini över ve sona varmış bir tasavvuf adamının sözleri ile ehli sünnet alimlerinin sözleri arasında fark olmadığını söyler. Yani ilmihal dinciliği denilen Peygamberimizin bize bildirdiklerini taklid etmekten başka birşey değildir.

    http://kuzucuk.wordpress.com/2006/07/01/48mektup/

    bu linkde ilim öğrenen talebeyi daha üstün görüyor

    http://kuzucuk.wordpress.com/2006/07/01/36mektup/#more-323
    http://kuzucuk.wordpress.com/2006/07/01/41mektup/#more-318
    Bu linklerdeki mektublarında tasavvufdaki gayenin ne olduğunu açıklıyor. Daha fazla kaynak verebilirim ama bu kadar yeterli sanırım.

    Şeyh Bedreddin hakkında bir yazı:
    http://www.tahavi.com/dogruyolun/sapik_kollar/047.html

  21. 13 Şubat 2007 - 20:08 21.Ecenaze

    Kuzucuk bey,
    Öncelikle şu konuda anlaşalım:
    Ben islamda başörtüsü yoktur tezini savunuyor değilim!
    Yani beni bu konuda ikna etme çabanızın zaman israfı olması sözkonusu..
    Ve siz, ” kadının asıl görevi analıktır” diye kestirip atıyorsanız sizinle ortak bir noktada buluşmamız zaten sözkonusu olamaz..
    Ben asli görevimizin ve fıtratımızın tabi ki farkındayım ama, İslamın kadını sadece analık yapsın, örtünsün evinde otursun, şeklinde bir kısıtlamaya tabi kılmadığını da biliyorum..
    Bu konuda en güzel örnek de Hz Ayşe dir..
    Kendisi yemek yapmasını bile bilmezmiş..İlim tahsiliyle uğraşmış..Ve günümüze ulaşan pek çok hadisin de nakline vesile olmuş, kısacası o zamanın entelektüel beyinlerinden diyebileceğimiz bir kadındır..
    Hz Fatıma aynı şekilde, yaralı askerlere hemşirelik yapmış ve bizzat bu konuda kadınlardan sargı ekipleri kurmuş bir kadındır..
    Yada Kuran da kıssası anlatılan Sebe melikesi Belkıs, bir kadın idarecidir..
    Bunu baz alarak pekala kadından yönetici , siyasetçi de olabilir denilebilir..Yada tartışılabilir..[örn:Merve Kavakçı]
    Ben şu anda köşe yazarlığı yapmakta olan, kitaplar yazan, entellektüel ve aydın Müslüman kadın yazarları takipteyim ve hepsini de takdirle alkışlıyorum..
    Bundan 300 yıl evvel kim derdi ki Müslüman kadınlar okuyacak doktor olacak, sosyolog olacak, gazeteci olacak, siyasetçi olacak..
    Biliyorsunuz ki peçe takmadan sokağa çıkmak bile yasaktı..
    Suat abi nin de anlatmaya çalıştığı bence buydu..Kadın öznesi üzerinden yazmasa bile, doğal bir değişim süreci [ve tabiki sancılı bir süreç] yaşanıyor ve modern çağın getirileri ile deformasyon olmadan, ayetlerin özüne ve Allah ın rızasına ters düşmeden, fıkhi konular yeniden yorumlanıyor..

    Yaşar Nuri Öztürk ten hiç hazzetmem, ama ne diyor diye dinlerim..
    Siz anladığım kadarıyla bu tür yaklaşımları kötü niyetli kabul edip tümüyle reddedenlerdensiniz ve saygıyla karşılıyorum..
    Ama ben, Bir Hidayet Şefkatli Tuksal ne diyor, ne anlatmaya çalışıyor diye en azından dinliyorum..
    Diyorsunuz ki “ herkes nefsine uygun fetva istiyor..”
    Hayır!
    Nefsine uygun fetva değil aranan, insan fıtratına ve çağın gereklerine cevap verebilecek ve en önemlisi yaşanılabilir bir DİN arayışı benimkisi..
    Yaşayamayacağım bir dini ne yapayım?
    Evlenme ve boşanma hukuku şu an yetersiz kalıyorsa bunun yeniden yorumlanması, katı gelenekçilerin “din elden gidiyor” feveranına bahane olabilir mi?
    Benim kaderim günümüzün acımasız şartlarında, kocamın ağzından her an çıkabilecek 3 boşolla hallolacak kadar pamuk ipliğine bağlı olamaz artık..Ve ben bunun günümüz şartlarına göre düzenlenmesini tabi ki talep ederim..
    Ve nitekim çoğu ilahiyatçı da resmi nikahın da nikah hükmünde olduğunu ve kadının sosyal güvencelerinin yazılı medeni hukuka göre düzenlenmesinin sakıncalı olmadığını dile getirip bir nevi içtihat yapmış oluyorlar..Bu münafıklık mıdır sizce?
    Benim temennim işte bu içtihatların tek bir elden ve Suat ağabeyin de işaret ettiği gibi, taşralı samimi Müslümanlar yerine, entellektüel ve donanımlı ilahiyatçılar tarafından yapılmasıdır..

    Ve son olarak Sn Kuzucuk,
    şöyle bir hayal kurun lütfen, karşınızda NİKARAGUA lı heykeltraş bir hanım olduğunu ve sizden islamiyeti öğrenmeye niyetlendiğini farzedin..
    Bu hanım Nisa 34 ü okudu ve size sordu:
    İslamda kadını dövmek var mı?
    Hadi bakalım, bunu nasıl anlatacaksınız? Hangi meâli baz alacaksınız..
    Elimde bir kitap var:
    Din Devlet ve Toplum[Abant Platformu]-Gazeteciler ve Yazarlar vakfı yayınlarından çıkmış..
    syf 38 de İbrahim Canan, Mehmet Aydın Bekir Karlığa konuşuyorlar..Akıl-Vahiy ilişkisi üzerine ve konu fadribuhunne meselesine geliyor..

    İbrahim Canan:”Yoruma girer,fadribuhunne ayeti tefsir meselesidir..

    Mehmet Aydın: “Hayır!Çok açık bir ayettir, en son çıkan Suat Yıldırım ın mealinde” hafifçe dövünüz” ifadesi geçiyor sanırım, ”Hafifçe” kuranda yoktur,fadribuhunne vardır, dövün der bitti!”

    İbrahim Canan:…. “ihtilafta rahmet vardır ama temel meselede ihtilafa girersek o da vahyin kabul edilMemesi olur ve orada ihtilaf çıkmaz” ..

    Bekir Karlığa: “…bu bakımdan fadribuhunne ayetinde ve benzer ayetlerde olsun hepimiz kabule mecburuz.Ayeti yorumlarız,değerlendiririz,bugünkü şartlarda uygulanabilir mi, uygulanamaz mı diye ama metnini inkar edemeyiz.”
    ..şeklinde devam edip gidiyor..
    Okumanızı tavsiye ederim..
    Hadi bu ayeti bir şekilde izah ettiniz diyelim, ona İslamiyeti nasıl anlatırdınız?
    Hangi mezhebe tabi olmasını önerirdiniz?Hanefi , Şafii?
    Kıyafet olarak neyi tavsiye ederdiniz?
    [Tesettür olarak çarşafı mı yoksa Emine Erdoğan kıyafetini mi gösterirdiniz?]
    Size “Kadının aklı ve dini eksiktir” hadisinin anlamını sorsa nasıl izah ederdiniz?

    Yada size uçakla yalnız başına seyahat edip edemeyeceğini sorduğunda ne cevap verirdiniz?
    Yada ona heykel yapmanın caiz olmadığını nasıl anlatırdınız?
    Çok uzattım kusura bakmayın, dikkatinizi çekmeye çalıştığım şey şu an bu konularda tam bir kargaşanın hakim olduğuydu..
    Ve uygulamada kargaşa yaşanan hatta artık pratik hayatta uygulaması bulunmayan[cariyelik müessesesi gibi] meselelerin ,illegal yollardan, gayriresmi oluşumların doğal liderlerinin iki dudak arası fetvalarıyla değil, Abant platformu gibi konsüllerde , günün ihtiyaç ve şartlarına göre ehil kişiler tarafından konuşulması, tartışılması ve yeniden yorumlanmaya açık olması gerektiğidir..
    Sonuç olarak bence içtihad kapısı kapanMamalıdır..

    Sevgi ve saygılarımla
    Ece

  22. 14 Şubat 2007 - 10:03 22.kuzucuk

    Ben ne söylemişim siz neler anlatmışsınız. Ben sanki kadının çalışmasına karşıymışım gibi cevap yazmışsınız.

    Kadının en büyük vazifesi elbette analıktır. Bugün batının için için kanayan yarası, aile kavramının yok olması ise, bugün batı kadını özgürleştiriyorum diye fahişeleştirmişse elbette bende bunun nedenlerini sorgularım. Bir çocuğa annenin vereceği eğitimi başka kim verebilir.

    Ben kadının dinimizde imamlık ve hakimlik dışında İslam ahlakına uygun olan işlerde çalışabileceğini yazmışım siz bunları okumamışsınız sanırım. Kadın doktor olur, öğretmen olur, gazeteci olur ama kadın fahişe olamaz, barlarda sarhoş erkeklerin gönlünü eğlendiremez, vücudu pazarlanamaz (gazete reklam ürün tanıtımı hepsi içinde).

    Sizin bugün ki hukuk sisteminizle Ahmet Cevdet Paşa’nın Mecellesini karşılaştırın. Karşılaştırın bakalım hanımefendi Osmanlı zamanında mı yoksa bugün ki modern (!) insanlar mı daha çok boşanıyor. (kaynak olarak İlber ortaylı - osmanlıyı yeniden keşfetmek adlı esere bakabilirsin).

    Siz biraz araştırma yapın bakalım. Bugün ki sistem mi kadının boşanması durumunda kadına birşeyler veriyor yoksa İslam şeriati mi?

    http://www.tahavi.com/dusunce/004.html

    Bu linkde sorduğunuz pek çok soruya cevap var. Aslında bunlar ateistlere verilmiş cevaplar ama ne yapalım.

    Aslında bugünün insanlarının ana derdi şu. Allahın emir ve yasaklarını günün değer yargılarına uydurmak. Allah hırsızların elinin kesilmesini mi emrediyor kolayı var eline bir çizik at yeter. Erkeğe birden fazla kadınla evlenebileceği ruhsatı mı veriliyor kolayı var bu devirde böyle şey olur mu deyip Allahın kuranını tevile gidersin. Yada kısas mı var kolayı var bu o zamanın şartlarına göre idi şimdi böyle bir işi yapmak çağdışılıktır dersin ve yine tevile gidersin. (Bu ise küfürdür. Allahın herhangi bir emrini küçümsemek onu kabul etmemek)

    Allahın emir ve yasakları tüm insanlara gönderilmişken onu zaman ve mekanla sınırlamaya gidiyorlar.

    Ece hanım Sebe melikesi mecusi iken Hz.Süleyman’ın bildirdiği dine iman etmiştir. Verdiğiniz örnek pekde mantıklı değil.
    http://www.enfal.de/suleyman.htm

    Allahın Kur’anına Resulünün sünnetine ve alimlerin icmasına uymayan her ictihat reddedilir. ictihat nedir şartları nedir önce burdan başlamalısınz siz.

    http://kuzucuk.wordpress.com/2006/07/17/ictihat-nedir-sartlari-nelerdir/#comment-777

    Allahın Resulünün (sallallahu aleyhi vesellem) eli kanıyor ve Hz.Aişe (radiyallahu anha) kanını siliyor temizliyor ve sonra abdest alıyor. İmam-ı Azam Ebu Hanife diyor ki kan abdesti bozar. İmam şafii (Allah hepsinden razı olsun) diyor ki hanımının elinin değmesinden dolayı abdesti bozuluyor. Bugün islam alimlerinin icmaına göre 4 mezhep doğru yoldadır. Ehli sünnet velcemaatin görüşü budur.

    Said Ramazan El Butinin Mezhepsizlik İslam şeriatini tehdit eden en tehlikeli bidattir adlı kitabından alıntı:

    ‘’Ancak ne tuhaftır ki sizler, müctehid imamların geçmişte söz etmediği, hayat ve eşya sigortası, anonim vb. şirketler, bu­gün herkesin malumu olan sosyal sigortalar, sözleşmelere geti­rilen tazminatlar, arazi sahibiyle kiralayan arasındaki yeni ve muhtelif sözleşmeler …ilh. gibi, içinde bulunduğumuz asırla alâkalı bilinmesi gereken şeylerle karşılaştığınız halde bunları bir yana bırakıyor ve kalkıp dört müctehid imamı, ortaya koydukları ictihadî konularda cehaletle itham ediyor ve dahası, avam tabakasına, bu müctehid imamların ardından gitmekten ve bunlara uymaktan sakınmalarını söylüyorsunuz!..

    Evet, bu mezhepsizlerden hiçbirinin günlerden bir gün, hal­kın her Allah’ın günü fetva sorduğu bu yeni meseleler üzerinde araştırma yaptığını vallahi görmüş değilim. (Hele) bunlardan biri var ki, bütün gayret ve çabasını yalnızca (esasları ve) hü­kümleri yerli yerine oturtulmuş bir binayı yıkmak için sarfediyor.

    Halbuki müctehid imamlar ve bu zatları taklid edenler mez­kur hükümleri esas almakta Allah huzurunda mazurdurlar; esas aldıkları bu hükümler sebebiyle üzerlerindeki Allah’ın hakkını ödemiş ve zimmetten kurtulmuş sayılırlar.

    Beyler, kıymetli müctehid imamların tedvin ettiği ve Müs­lümanların da kuşaktan kuşağa kabul edip uyguladıkları yerli yerine oturmuş hükümlerle uğraşmayı bırakın da daha önce herhangi bir müctehidin temas edip görüş belirtmediği, Müslü­man ahâlinin bu konuda Allah’ın hükmünün ne olduğu hakkın­da bilgisizliklerinden şikâyet edip durdukları şu ortaya çıkan yeni meseleler hakkında ictihad etmek üzere kollarınızı bir sı­vayın bakalım’. Eğer sizler içtihadınızla bu konuda birşeyler çı­karır, buna dair delilleri Kitap ve Sünnetle irtibatlandırır ve or­taya koyduğunuz hükümlerin sebeplerini de belirtirseniz bu takdirde biz, dört imamın gözetimini sizlere havale eder, onla­rın ictihadlarını kendi içtihadınızla bozmanıza izin verir ve topyekûn insanları onları bırakıp sizin ardınızca gitmeye çağırı­rız. Haydi, yapın bu dediklerimizi!..'’

    Ramazan el Buti ne güzel tespitlerde bulunmuş.

    Ece Hanım bizim cevap veremediğimiz hiçbir mesele yok. Kitabın tamamını bu likden okuyabilirsiniz.

    http://www.tahavi.com/Mezhepsiz/mezhepsiz/001.html

    Mehmed Akif Ersoyun şu şiiride ne güzel anlatıyor bugün ki soytarıları.

    Müctehid Taslakları

    Bakın ne günlere kaldık: Ya beş, ya altı kopuk,

    Yamaklarıyle beraber ki hepsi kılkuyruk,

    Utanmadan çıkıyor, içtihada kalkışıyor!

    Bu hâle karşı tahammül hakikaten pek zor.

    Harîmi Şer’-i mübînin ahır değil… Oradan

    Çekil de kendine bir saha bul, behey nadan!

    Kilitli bir kapı var orta yerde anlaşana:

    Harem-sarây-ı Şerî’at değil dalan dalana.

    Nasıl ki her kapının ayrı bir anahtarı var,

    Onun da var. Bunu idrâk eder birinci nazar.

    Nedir mi? Anlatayım: Sizde olmıyan irfan.

    Biraz haya edin öyleyse şaklabanlıktan!

    Kilitlidir kapı “ümmî duhât” için, amma

    Kıyâm-ı haşre kadar ictihâd eder “ulemâ”.

    Evet, şeraiti mevcûd olunca insanda;

    Ne kaldı men’ edecek içtihadı, meydanda?

    İle’l-ebed yetişir müctehid bu ümmetten;

    Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nura zulmetten.

    Kıyâs-ı faside bir kerre eyleyin dikkat:

    Süveyş’i açtı herif… Doğru… Neyle açtı fakat?

    Omuzlamakla mı? Heyhat! Öyle bir fenle,

    Ki bir ömür telef olmuş o fenni tahsile.

    Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen,

    Zamanının olacak muktedâsı irfânen.

    Kitâb’ı, Sünnet’i, İcmâ’ı sağlam anlıyacak;

    Hilafı yoklıyacak, ihtiyâcı kollıyacak.

    Ne içtihadı yapar, yoksa, bir alay - zımmî

    Kadar nasîbe-i fikhîsi olmıyan - ümmî?

    Kuzum, eşek nalı yapsan: Bir usta çingenenin

    Yanında uğraşacaksın, başında mengenenin.

    Peki! Liyâkai-i fıtrîsi âdemin sâde,

    Kifayet eylemiyorken bu en hasîs işde,

    Ya içtihada nasıl kalkıyor bu sersemler?

    O içtihada ki: Dünyâ kadar ulûm ister!

    Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;

    Kalır selâmet-i milliyyemiz öbür gelişe!

    Neden vezâifî taksime hiç yanaşmıyoruz?

    Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz,

    Öbür gelişte de mümkün değil selâmetimiz!

    Yazık, yazık ki, bu yüzden bütün felâketimiz.

    İşin reculleri kimlerse çıksın orta yere;

    Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse, bir kerre.

    Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakîh;

    Sular karardı mı pek yosma bir edîb-i nezîh;

    Yarın müverrih; öbür gün siyasetin kurdu;

    Bakarsın: Ertesi gün içtihada pey vurdu!..

    Hülâsa bukalemun fıtratinde züppelerin

    Elinde maskara olduk… Deyin de hükmü verin!

    Mehmed Akif

    Mezhepler arasındaki farklar olabilir buda Allahın kullarına rahmetidir hanımefendi. Ben hanefi mezhebinde isem diğer mezhepdeki kardeşlerimi küçümsemem. Bütün mezhep imamlarının kaynağı Allahın Kur’anı ve Resulünün sünnetidir. Yukarıda verdiğim örnekteki gibi meselelerden dolayı bazı farklılıklar olmuştur. Ama bu ayrılıklar imana yönelik değildir.

    Mezheplere Tabi olmayanların durumu
    http://kuzucuk.wordpress.com/2006/07/17/mezheplere-tabi-olmayanlarin-durumu-nedir-aciklar-misiniz/

    Bana bir sürü meal yazmışsınız. Mealden tefsirden din öğrenilmez hanımefendi.

    http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=770

    İslamiyette mezheplerin farklı oluşunun hikmeti
    http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=2620&keyword=mezhep

    Mezheplerin arasındaki farkların sebebi
    http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=2800&keyword=mezhep

    İçtihad kapısının kapandığını söylemiyorum bende. Ama siz satır aralarında öyle şeyler söylüyorsunuz ki. Bugün içtihat yapıyorum diyerek namazı 3 vakte indirenler, Allahın emir ve yasaklarını beğenmeyenler, Allahın Resulünün sünnetinden sapanlar, Başı açık namaz kılmanın sakıncası olmadığına fetva verenler, balıktan kurban olur diyenler …

    Bizim itirazımız bunlara Ece hanım. Mezhep imamlarının hallettiği meselelerde dahi milletin kafasını karıştırıyorlar. İçtihad yapılacaksa Allahın Kuranına Resulünün sünnetine ve icmaya ters olmamalı. İçtihad yapacak kişinin alim olması müctehid olması gerekir. Buna rağmen insanlar arasında bazı fikir ayrılıkları olacaktır. Allahın Kuranına ve Resulünün sünnetine uygun her ne ise ona razıyız.

  23. 14 Şubat 2007 - 14:05 23.Gumuser

    Selamünaleyküm,
    Efendim öncelikle sayfa sahibi Suat beye saygılarımı ve takdirlerimi sunuyorum. Ve izniyle Ece hanımdan bir ricada bulunmak istiyorum.
    Ece hanım, sayfanızda email adresinizi aradım, malesef bulamadım.
    Sakıncası yoksa, lütfen bana şu adresten ulaşabilir misiniz:
    k.gumuser@gmail.com

    Ecenaze sayfanızda mesaj bırakamadım, yanılmıyorsam kapatmışsınız, o yüzden size buradan ulaşmak zorunda kaldım. Beni kırmazsanız çok mutlu olacağım.
    Muhabbetle

  24. 14 Şubat 2007 - 15:45 24.Ekneton

    Sayın kuzucuk Ece Hanıma hitaben şöyle demişsiniz;

    Ben kadının dinimizde imamlık ve hakimlik dışında İslam ahlakına uygun olan işlerde çalışabileceğini yazmışım siz bunları okumamışsınız sanırım

    Kadınların hâkim olamamalarının nedeni duygusal yapıda olup doğru karar veremeyecek olmaları mıdır? Siz bir kadının doktorluğuna (cerrahlığına), mimarlığına veya mühendisliğine duygusallığını önemsemeden güvenebiliyorken, onun hâkimliğine güvenmemeniz için geçerli bir neden öne sürebilir misiniz?

    Örneğin Condelizza Rice gibi duygusal olmayan çok kadın var, kadınlardan daha duygusal birçok erkek de var. Bu durumda adalet mekanizmasında “her koşulda tüm kadınlar duygusaldır ve hata yapar, tüm erkekler mantıklıdır ve hata yapmaz” denebilir mi?

    Öte yandan yine bu kontekstte ele alındığında, başörtülü öğrencilerin hukuk fakültelerinin kapısının önünde eylem yapmalarını ve bu eylemin ehlisünnet tabakasınca desteklenmesini de çelişkili buluyor musunuz?

    Aslında bugünün insanlarının ana derdi şu. Allahın emir ve yasaklarını günün değer yargılarına uydurmak

    Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz - Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi kaçınılmazdır. — MECELLE

    Erkeğe birden fazla kadınla evlenebileceği ruhsatı mı veriliyor kolayı var bu devirde böyle şey olur mu deyip Allahın kuranını tevile gidersin

    Peki, bu ruhsat erkeklere “her koşulda” mı verilmiştir? Yani erkekler, “tüm zamanlarda, her koşulda ve keyfi olarak birden fazla kadınla evlenme ruhsatına sahiptir” mi demek istiyorsunuz? Böyle ise “İslam sadece erkekleri düşünüyor” diyenlerin haklılık payı var mıdır?

    Allahın emir ve yasakları tüm insanlara gönderilmişken onu zaman ve mekânla sınırlamaya gidiyorlar.

    Burada evrensellik tanımı üzerinde uzlaşmaya varılması gerekiyor. Çünkü tevil yolu ile “bilinen haliyle evrensel olmayan bir olay veya durum” evrensel sayılabiliyor veya sayılmayabiliyor.

    Emir ve yasaklar tüm insanlara gelmiştir doğrudur, fakat vahiy bilgisi doğrudan Arabistan topraklarına Arapça olarak indirilmiştir (bu vahyin evrensel olmadığı anlamını taşımıyor buraya dikkat edelim).

    Arabistan’a indirilmiş olması sadece o coğrafi yöreye ilişkin, yine o yörenin insanlarının anlayacağı düzey ve çeşitlilikte örneklerin verilmesini gerektirmiştir. Yani namaz ve oruç vakitleri sadece Ortadoğu coğrafyası baz alınarak şekillendirilmiş, kutuplara yakın yaşayan (Norveç, Rusya, Finlandiya ve İsveç gibi) ülkelerin insanlarına ise “siz de bir ortalama bulacak, ona göre kılacak veya tutacaksınız” denilerek tevil yoluna gidilmiştir.

    Şimdi biri çıkıp da haklı olarak sizin bu tevilinizi yine sizin ”Erkeğe birden fazla kadınla evlenebileceği ruhsatı mı veriliyor kolayı var bu devirde böyle şey olur mu deyip Allahın kuranını tevile gidersin” ifadenizde beyan ettiğiniz gibi aynı geçerlilikle itiraz edebilir.

    Tutarlı olmak adına ya hiç bir şeye tevil getirilmeyecek ya da tevil elden bırakılmayacak. Sizce hangisi? Ya da her ikisini de kabul ediyorsanız tevil getirerek açıklama yapanları yanlış yapıyor olmakla suçlamak için geçerli nedenleriniz olmalıdır.

    Tevilin “bu coğrafi hakikat ve zorunluluğu” bir zorunluluk olmaktan çıkarabileceğini kabul edebiliriz, yani “Ortadoğu’ya göre kılsınlar canım” diyebiliriz. Ancak, bunun kabul edilebilir evrenselliği olduğu konusu tartışmalıdır. Zira evrensellik tanımına göre “itiraz eden kişi” ile uzlaşamayacağınız aşikârdır. Nitekim o kişi bu örnekte evrenselliği ayeti veya hadisi tevile gerektirmeyecek şekilde salt haliyle kabul etmek isteyebilir. Yani “ne yazıyorsa o”, gibi.

    Benzer şekilde örneğin bu zamanda 3 günlük yürüme mesafesini aşan uçak yolculuğu oldukça güvenli yapılabilmektedir. Bir kadın, New York’tan Paris’e tek başına güven içinde gidebilmektedir. Oysa aynı kadın kapısının önündeki markete giderken kaçırılıp tecavüze uğrayabilmektedir. Üç gün mesafesi kuralının nesi evrenseldir veya nasıl işe yarar olduğu düşünülüyor? Zamanın şartlarına göre getirilmiş mahallî ve sınırlı bir kural mıdır yoksa -uçak örneği temel alındığında top yekûn - anlamsız bir kural mıdır?

    Ece Hanım Saba melikesi Mecusi iken Hz. Süleyman’ın bildirdiği dine iman etmiştir. Verdiğiniz örnek pekde mantıklı değil.

    Ece hanımın örneği bence doğru ve mantıklıdır. O’nun örneğinin yanlış olduğunu göstermek için Kuran’da Belkıs’ın Müslüman olduktan sonra Müslümanlığından dolayı devlet başkanlığından feragat etmesini gerektiren veya gösteren bir husus olup olmadığına bakılmalıdır.

    Kuran’da Belkıs’ın devlet başkanı olduğu yazılıdır. Hz. Süleyman’ın sonradan Belkıs’ı Müslüman yapması onun Müslüman kadın olduğundan dolayı devlet başkanı olmasını feshetmiyor, sadece krallığını başka bir krallığa katmış oluyor. Belkıs’ın Müslüman olma gerekçesi ise şahit olduğu görkem karşısındaki şaşkınlığıdır. Hâsılı bu ayetlerden kadınlar melike olamaz sonucu çıkmaz.

    Allahın Kur’anına Resulünün sünnetine ve alimlerin icmasına uymayan her ictihat reddedilir. ictihat nedir şartları nedir önce burdan başlamalısınz siz

    Âlimlerin icmâsı konusu tartışmalıdır. Doğru bir şeyi binlerce kişi reddedebildiği gibi yanlış bir şeyi milyarlarca insan kabul edebilir. Örneğin, en kalabalık semavi din Hıristiyanlıktır ama Müslümanlara göre Hıristiyanlar yanılgıda, çünkü kemiyet doğruluğun ölçütü sayılmıyor.

    Sonuçta Âlimlerin icmâsı neye dayandırılırsa dayandırılsın o Âlimlerin kanaatleridir. Tek bir Âlim icmâdan daha kabul edilebilir ve doğru hükme varabilir. Zaten icmânın özünde –tıpkı demokraside olduğu gibi- sorumluluktan kurtulma veya daha geniş anlamda sorumluluğu paylaşma anlayışı vardır (hükmün vebali altında ezilmeme, bir çeşit kaçış da denebilir).

    Geriye herkesin doğrudan –tartışmasız- kabul etmek zorunda olduğu iki şık kalıyor; Kuran’a ve sünnete uygunluk.

    Sayın kuzucuk’a göre Kuran ve sünnete uymayan her türden içtihat reddedilmelidir. Nazarî olarak doğru bir varsayımdır, ancak muamelâtta bu ikisinden ne anlaşıldığı veya nasıl anlaşılması gerektiği tartışması sorun oluşturuyor. Ece Hanım haklı olarak işte tam da bunu soruyor. Soru şu düzleme indirgenebilir; kimin yargısına, neye dayanarak, nasıl güvenilecek?

    Burada problem, Kuran ve sünnete uymayan içtihadın reddedilmesi değil, söz konusu içtihadın kimilerine göre Kuran ve sünnete uygun kabul edilmesi, kimilerine göre de uygun görülmemesidir.

    Bugün islam alimlerinin icmaına göre 4 mezhep doğru yoldadır. Ehli sünnet velcemaatin görüşü budur.

    Fakat mezheplere “kesinlikle uyma” zorunluluğu yoktur.

    Mehmed Akif Ersoyun şu şiiride ne güzel anlatıyor bugün ki soytarıları.

    Bence Akif o şiirinde daha çok Ortodoks İslam düşüncesine sitem ediyor. Tamam Ehli Sünnet ve İcma sözcüklerini kullanıyor fakat İslam dünyasını bu hale getiren anlayış Ehli Sünnet anlayışı değil mi zaten?

  25. 15 Şubat 2007 - 10:30 25.kuzucuk

    Selamun Aleyküm,

    Sayın Ekneton kadının hakim olması ile ilgili meseleyi biraz araştırdıkdan sonra inşaallah aktarırım. Diyanet işlerinin bir sakıncası yoktur fetvası var ama ben başka kaynaklardan da konuyu araştıracağım. Daha sonra tekrar sizlerle paylaşırım inşaallah.

    @Aslında bugünün insanlarının ana derdi şu. Allahın emir ve yasaklarını günün değer yargılarına uydurmak

    Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz - Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi kaçınılmazdır. — MECELLE

    (Mecelle)nin 36. cı ve sonraki maddelerinin (Dürer-ül-hükkâm) şerhinde diyor ki, (Zemânın değişmesi ile, örf ve âdete dayanan ahkâm değişebilir. Nassa, delîle dayanan ahkâm, zemânla değişmez. Hükm-i küllî değişmeyip, bu hükmün hâdiselere tatbîkı, zemânla değişebilir. İbâdetlerde, Nass ile bildirilmiş olmıyan bir hükmü anlamak ve bildirmek için, umûmî âdetler delîl olur. Âdetin umûmî olması için Eshâb-ı kirâm zemânından kalma ve müctehidlerin kullanmış olmaları ve devâmlı olmaları lâzımdır. Mu’âmelâtdaki hükmler için, bir beldenin, Nassa muhâlif olmıyan âdetleri de delîl olur. Bunları, fıkh âlimleri anlıyabilir).

    (kaynak: Tam ilmihal seadeti ebediyye)

    @Peki, bu ruhsat erkeklere “her koşulda” mı verilmiştir? Yani erkekler, “tüm zamanlarda, her koşulda ve keyfi olarak birden fazla kadınla evlenme ruhsatına sahiptir” mi demek istiyorsunuz? Böyle ise “İslam sadece erkekleri düşünüyor” diyenlerin haklılık payı var mıdır?

    “…Size helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet aralarında adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz, o zaman bir tane ile veya sahip olduğunuz (cariyelerle) yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur.”

    Kadının fıtratı ile erkeğin fıtratı farklıdır.

    Elmalılı Hamdi Yazırdan alıntı:

    3-Bunun için ve eğer yetimler hakkında onların haklarını gözetmeyeceğinizden korkarsanız, yani gerek canları, gerek ırzları ve gerek malları itibarıyla her yönden adalete ve doğruluğa riâyet edemiyeceğinizden korkarsanız -ki böyle büyük günahtan elbette korkarsınız ve korkmanız gerekir o halde durumunuza göre kadınlardan ikişer, üçer, dörder size helal ve hoşunuza gidenler ile evleniniz. Hem onları zarar ve tehlikeden korumada, hem de kendinizi zulüm ve tecavüzden korumaya vesile olur. Genellikle kadınlar kimsesizlikten ve ortaya düşmekten kurtulur. Siz de zina ve diğer günahlara, haksızlıklara düşmezsiniz. Ancak bunda da birden fazla kadınlar arasında adaleti korumak, birine d i ğerinden fazla muamele etmemek gerekir. Bunun için ve eğer birden fazla kadınlar arasında da adalet yapamayacağınızdan korkarsanız -ki bundan da korkmalısınız o halde ancak bir kadınla evleniniz.- Ca’fer kırâetinde ötre ile okunduğuna göre - bir kadın y eter. Yahut da sahip olacağınız cariyeler alırsınız. O, yani bir kadınla evlenme adaletsizlik yapmamanız ve haksızlık etmemenize daha elverişlidir. Yalnız bir kadının hakkını gözetmek elbette daha kolaydır. Bunda sıkıntıya düşmemek ihtimali daha yakındır. Bu cümleden fakirlik ve çaresizliğe düşmemenize, yani iktisadınıza daha elverişlidir mânâsı da anlaşılmıştır ki, bunda gibi düşünülmüş veya bu mânâ, konunun bir gereği olmak üzere gösterilmiştir. İlk önce görülüyor ki burada “Yetimler hakkında ad a let yapamayacağınızdan korkarsanız” diye bir şart vardır. hitabı ile nikah (evlenme) emri buna bağlanmıştır. Bundan dolayı, bu şartın mânâsını ve bu emrin meydana geliş şeklini iyi anlamak için bu konuda rivâyet yoluyla gelen tefsir şekillerini bilmek ge r ekir. Şöyle ki:

    1- Buhari ve Müslimde de rivâyet olunduğu üzere Urve b. Zübeyr (r.a.) demiştir ki: “Ben, Hz. Âişe (r.a.)den ilâhî kelâmının mânâsını sordum. Hz. Âişe dedi ki: “Kızkardeşimin oğlu! Bu o yetimdir ki velisinin gözetimi altında bulunur ve mal hususunda ortak da bulunurlar. Malı ve güzelliği velisinin hoşuna gider, mehrinde adalet yapmıyarak onunla evlenmek ister. Başkalarının vereceği mehir kadar mehir vermez. İşte bu âyette bu gibi velilerin hakk ve adalete riâyet edip, mehirlerini özel l ikle en yüksek miktarına eriştirmedikçe gözetimleri altında bulunan yetim kızlarla evlenmeleri yasaklanmış ve hoşlarına giden diğer kadınlarla evlenmeleri emredilmiştir. “Hz. Âişe

    devamla şöyle demiştir: Bu âyetten sonra insanlar bunlar hakkında Resulullah’tan fetva sordular, Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ da: “Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: O kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor. Yazılan haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınların, zayıf düşürü l en çocukların hakkındaki ve yetimlere adaletli davranmanız hususundaki hükümleri, Kur’ân’da size okunan âyetler açıklar. Ne hayır işlerseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir”. (Nisâ, 4/127) âyeti indirildi. Bu “Kur’ân’da size okunan” önceki âyetidir. âyet i de herhangi birinizin, himayesi altında bulunan yetim kıza, mal ve güzelliği az olduğu zaman rağbet göstermemesidir. Bundan dolayı, bunlara rağbet edilmediğinden dolayı mal ve güzelliğine rağbet ettikleri yetim kızları hak ve adaleti gözetmedikçe onlarl a evlenmekten men edildiler.”

    Yine Sahih-i Müslim’de Hz. Âişe’den Urve, Urve’den oğlu Hişam yoluyla rivâyet edilmiştir. Hazreti Âişe demiştir ki: ” âyeti şunun hakkında indi ki, bir erkeğin yanında yetim bir kız olur ve bu erkek onun velisi ve mirasçısı bulunur. Yetim kızın malı var, fakat o erkekten başka onu koruyacak ve evlenmesi için yol gösterecek bir velisi de yoktur. İşte biricik velisi olan bu erkek, malına tamah ederek, malına ortak olmak için onu kimse ile evlendirmez, evlenmesine engel olur, zarar verir ve birlikte yaşayıp hoş geçinmez. Bundan dolayı Allah Teâlâ buyurdu ki: “Size neler helal kıldım bak ve kendisine zarar vereceğin şu yetim kızı bırak” diyor.

    “Yetimlerin mallarını veriniz ve malları dolayısıyla onlara zarar da vermeyiniz” mânâsıyla bu tefsirin bir önceki âyetle bağlantısı pek açıktır. Zuhrî ve Rebi de bu şekilde tefsir etmişlerdir. Ebu Bekir er-Razî de Ahkamu’l-Kur’ân’da bunu tercih etmiş ve bunun İbnü Abbas’tan da rivâyet edildiğini zikretmiştir. Böylece evlenmesi düş ü nülebilen velilerde amca çocukları gibi nikah düşen akrabalar olabilir.

    2- İbnü Abbas hazretlerinden şu iki cümle rivâyet edilmiştir: “Erkekler, yetimlerin mallarından dolayı dört kadınla sınırlandırıldılar. Çünkü bir adam, yetimlerin malları ile dilediği kadar kadınla evlenebiliyordu, Allah Teâlâ bunu yasakladı.” Buna yakın olmak üzere tabiîn müfessirlerinden Hasan b. el-Hasan hazretleri de demiştir ki: Veliler, velâyetleri altında

    bulunan yetim kızlardan nikahı halil olanlarla evlenirlerdi. Fakat kendilerine rağbetlerinden değil, mallarına rağbet ettiklerinden dolayı evlenirlerdi. Ve bundan dolayı onlarla iyi geçinmiyorlardı, miraslarını yemek için ölümlerini gözlerlerdi, bundan men edildiler.

    3- Bundan önceki âyeti inince veliler, yetimlerin haklarında adalet yapamayıp günaha gireceklerinden korkarak onlara vasilikten çekinmeye başlamışlar. Ve halbuki o zaman nikahları altında on veya daha fazla veya daha az kadın bulunabiliyor ve bunların haklarını gözetemiyorlardı, adalet yapamıyorlardı. B u ndan dolayı bu âyetle onlara şöyle denilmiş oluyor: “Eğer yetimlerin haklarında adalet yapamamaktan korkuyor ve bundan dolayı onlara velilikten çekiniyorsanız, genel olarak kadınlar hakkında da adaletsizlikten korkunuz da haklarını yerine getirebileceğin i z miktarda kadınlar alınız ki bu da en son dört tane olabilir.” İbnü Abbas’tan naklen Katâde ve Sûddi böyle söylemişlerdir. Fakat bu rivâyet şöyle şarta bağlanıyor: Buna göre önceki âyetin bundan önce inmiş ve yaygın olması gerekiyor. Halbuki onun hükmünü n ortaya çıkması bundan sonraki (Nisâ, 4/5-6) âyetlerine bağlı bulunuyor. Bu ise beraber inmelerini gerektirir. Onun için bu mânâ açısından sebeb, zikredilen âyet değildir; cahiliyye devrinde bile Arapların yetimlerin işlerini günah sayıp da kadın işini g ünah saymamaları olduğu zikrolunuyor ki, İbnü Cerir Taberi de Süddi’den ve Katede’den bu şekilde rivâyet etmiştir. Sa’id b. Cübeyr hazretleri de demiştir ki: “İnsanlar o zaman bir emir veya yasak söylenmedikçe cahiliyle dönemi gelenekleri üzere bulunuyorl a rdı. Resulullah’a yetimler hakkında soru sordular. Allah Teâlâ’da bunu indirdi ki yetimler hakkında adaletsizlikten korktuğunuz gibi kadınlar hakkında da korkunuz da adalet yapabilecek kadar evleniniz.” demektir.

    4- İkrime’den de şöyle rivâyet edilmiştir: “Kureyşten bir adamın bir çok kadınları bulunur, yanında yetimler de bulunurdu. Derken kendi malı tükenir, yetimlerin malına meylederdi. Bundan dolayı bu âyet indi: Bir adam dört, beş, altı ve on kadınla evlenirdi, diğer biri de ben de falan gib i niçin evlenmiyeyim der, yetimin malını alır, bu mal ile evlenirdi. Bundan dolayı dörtten fazla kadınla evlenmekten men edildi.” Fahreddin Razi de: Bu görüş, gerçeğe en yakın görüştür. Çok sayıda kadınla evlenilince o oranda çok harcama

    ve masrafa ihtiyaç ortaya çıkacağından bu ihtiyacın sevkiyle (iticiliğiyle) yetim velilerinin, yetim malına tecavüz etmesinin gerçekleşmesi ihtimali üzerine Yüce Allah, fazla kadınla evlenmekten insanları korkutmuş gibidir.” diyerek bunu tercih etmiştir. Fakat bu tercih, t e nkide değer. Çünkü yasak sebebinin yalnız yetimin malına tecavüz endişesine bağlanması ve gerek yetimlerin nefsinin ve gerek diğer taraftan kadınlara adaletli davranma meselesinin asıl sebepte düşünülmemesi ve bunların nihâyet bir delalet (yol gösterme) m e vkiinde tutulmaları âyetin derin ve çeşitli olan iniş hikmetinin hakkını vermemektir. Sonra cariye meselesinde aynı sakıncanın söz konusu olmayacağı da kabul edilemez. Bundan başka âyetin burada bulunması doğrudan doğruya kadın sayısını azaltmayı hedef ed i ndiği, ilk önce ve bizzat dörtten fazlasını yasaklamaya yönelik bulunduğu da herkes tarafından kabul edilmiş değildir. Gerçi bu âyet ile birden fazla kadınla evlenmenin en fazla dört kadınla sınırlandırılması vaki bir emir ve bundan dolayı fazlasının yasa k lanması da ister istemez sabit ve bu şekilde cahiliye geleneğine göre sayının aşağı indirilmesi de kesin olmakla beraber Kur’ân âyetinin, dörde indirmesi tarzında bir azaltma mânâsı ile değil, birden dörde kadar müsaade ile yine bir çeşit çoğaltma üslubun d a bulunduğu ve Hz. Aişe’nin dediği gibi, “Bakınız ben size neler helal ettim” mânâsını bildirdiği de apaçıkça anlaşılır. Bundan dolayı azaltma ve çoğaltmayı yasaklama, ibare ile değil, işaret iledir. Yukarda nakledilen İbnü Abbas’ın sözü de olsa olsa bu s a yıyı azaltmanın ve fazlasını yasak etmenin ancak sabit olduğunu ifade eder.

    5- Bazı müfessirler de demişlerdir ki, bir adam, mal sahibi ve güzel bir yetim kız buldu mu başkasından esirgeyip kıskanarak onunla hemen evleniyordu ve bu şekilde bazen yanında haklarını gözetemeyeceği kadar birçok yetim kızlar toplanırdı, âyeti bunlar hakkındadır ve şöyle demektir: “Ve eğer o yetim kızlar ve kadınlarla evlendiğiniz zaman haklarında adalet yapamamaktan korkarsanız, diğer kadınlardan hoşunuza gidenlerle evlen i niz”. Kadı Beydâvî de bunu tercih etmiştir. Fakat Ebu’s-Suud’un haklı olarak tenkid ettiği şekilde buna nazım (Kur’ân’ın ibaresi) müsaid değildir.

    Çünkü bu şekilde; “diğer kadınlarla evleniniz” diye emir ve teşvik anlamsız olur. yerine denilmesi ger ekirdi.

    6- Mücahid demiştir ki, bunun mânâsı: “Yetimler hakkında adalet yapamamaktan korkuyorsanız zinadan korkunuz da size helal ve hoşunuza giden kadınlardan ikişer, üçer, dörder alınız ki harama düşmek tehlikesine maruz olmayınız.”

    Bu tefsir, büyük bir hakikatı kapsamaktadır ki, yetimlerin hakları ve kadınlara adaletle davranma mânâsı içinde zinadan sakınma mânâsının önemli bir esas teşkil ettiğini ve birden fazla kadınla evlenme müsaadesinin bu hikmet ile ilgili olduğunu ve bunda fuhuş ve zin a sefaletlerine (aşağılıklarına) karşı köklü bir mücadele bulunduğunu gösterir. Bu şekilde görülüyor ki, bu rivâyetlerin bazıları âyetin iniş sebebini, bazıları da iniş hikmet ve faydalarını göstermektedir.

    Buna göre her biri bir görüş açısından önem arzetmektedir. Ve bu rivâyetlerin toplamı, âyetin muhtemel olan veya içine aldığı mânâları da göstermektedir. İniş sebebini en açık olarak gösteren, Hz. Âişe rivâyetidir. Yetimlerin veliler tarafından mal veya güzelliğine tamah edilerek başkaları ile evlen m elerine engel olunup, uygun olmayan bir mehir ile kendilerine zorla nikah ve can ve mal açısından zarara uğratılmaları ve bu şekilde mal ve güzelliği az olan yetimlere hiç rağbet edilmeyerek tamamen sefilliğe düşürülmeleri âyetin inmesinin esas sebebi olm u ş ve bunun için âyet, emirden önce yasağı kapsamış ve bütün kadınlara adaletle davranma gayesi de inmesinin hikmeti olmuştur. Ve işte birden fazla kadınla evlenmeyi sınırlandırma, bu hikmetlerin ve faydaların bazıları olduğu gibi, birden fazla kadınla evl e nmeye müsaade etmek de kadınların sefaletine meydan vermemek ve tarlayı (çocuk verecek anaları) artırma hikmet ve faydasını kapsamıştır.

    Yukarıda dul kadınlara bile yetim denildiğini açıklamıştık. Âyetin inme sebebi gerek yalnızca küçük yetimler olsun ve gerekse kayıtsız olarak kendileri ile evlenilmiş kadınlarla da ilgili bulunsun, her şekilde âyetin mutlak surette kadınlara adaletli davranma hikmet ve gayesi ile ilgili bulunduğu da açıkça bellidir. Bundan dolayı âyetin iniş sebebinin özel oluşu, mân â ve hükmünün de özel olmasını gerektirmeyeceğinden, da yetimler, delalet yolu ile olsa bile, dul kadınları da kapsayan genel bir mânâ ile ele alınırsa, âyetin hükmü ve hikmeti daha fazla bir açıklık ile düşünülebilecektir. Demek ki, âyetin iniş sebebi ba k ımından velilerle ve kocalarla ve bir dereceye kadar özel menfaatlerle ilgili olan bu âyet, hüküm ve hikmet ve iniş gayesi açısından onlarla beraber kamuyu ve kamu yararını ilgilendiriyor. Ve bunun için evlenme ile ilgili meseleler, kul haklarından başka bir de Allah hakkını ve kamu hakkını kapsamaktadır. Bundan dolayıdır ki, evlenme, bir bakımdan hak ve bir bakımdan vazifedir. Hem muamele, hem de ibadettir. Allah Teâlâ, en açık şekilde acıma

    ve şefkata müstahak olan yakınlara ve yetimlere dikkati çektikten sonra, her iki ince duygunun heyecanının etkisi altında adalet duygusunu tahrik ederek hayat ve insanlığın mutluluğunun gelişme kanunu olan ve malî meseleler ile de ilgisi bulunan evlenme işinin, hem hak ve hem vazife yönlerine sahip, bir bakımdan geniş l emeyi ve bir bakımdan sınırlamayı kapsayan ve kadınla erkek arasındaki yaratılışta var olan ilişkinin bütün inceliklerini içerecek bir şekilde tesbit etmiş ve genel olarak erkekleri teşvik ile kadınları korumaya sevketmiş ve cefa ve haksızlıktan, ahlâksız l ıktan, fuhuştan men etmiş ve iğrendirmiştir. Yetimlerin ve kadınların haklarının ve bu hakları korumanın genel vazifeler arasında bulunduğunu ve bu konuda evlenmenin önemli bir esas meydana getirdiğini ve akla uygun olan birden fazla kadınla evlenmenin, k a dınların hakları ve kadın cinsinin şerefinin gereklerinden olduğunu ve fakat bunun kadınlara adaletle davranma gayesini bozmayacak bir adalet ve nöbet taksimi ile tatbik edilmesinin gerektiğini ve bu şekilde birden fazla kadınla evlenmenin erkeklere ağır y ük ve vazifeler yüklediğinden dolayı hakka riâyet edemeyip adaletsizlikten korkanların bir kadınla veya cariyelerle yetinmeleri lazım geleceğini anlatmış ve siz Allah’ın sakındırma emirlerine karşı yetimlerin ve kadınların haklarını gözetmemekten korkan i n sanlarsınız, durumunuza göre bu etraflı açıklama çerçevesinde hareket etmeniz gerekir, buyurmuştur ki, işte “Yetimler hakkında adalet yapmamaktan korkarsanız.” şartının mânâsı bu oluyor. Burada önce şu soru akla gelebilir: Bu şart bulunmazsa ne olacak? B u rada korkunun gerçek mânâsına göre böyle bir soru mümkün değildir. Çünkü yetimler hakkında adaletsizlikten korkmamak bir küfür demek olur. Bundan dolayı herhangi bir mümin için bu, şartının bulunmamasını düşünmek bir çelişki meydana getirir. Bu şart bulunmayınca cezasının küfür olacağı bellidir. Bu açıdan bu şart, emrini kayıt ve şarta bağlamaz, onu destekleme mânâsındadır. Fakat “korkarsanız” demek de olduğu gibi mecaz olarak “bilirseniz, bir haksızlık olacağını zannederseniz,” mânâsına olduğu tak d irde durum böyle değildir. Bu şartın bulunmadığını farzetmek mümkündür. Bu şekilde yetimler hakkında haksızlık olmayacağı, onların ne mallarına, ne canlarına, ne ırzlarına bir tecavüz edilmeyeceği bilinir. Haksızlık düşünülmezse ne olacağını belirlemek ây e tin mefhüm-ı muhalifine ait bir hüküm olacağından dolayı bunu belirtmek bir ictihad meselesi olur. Hz. Âişe de iniş sebebine göre bunun bir çözüm şeklini göstermiştir. Mantığa göre bir şart önermesinde önde bulunan cümlenin gerçekleşmemesinden, sonra ge l en cümlenin gerçekleşmemesi lazım gelmeyeceğinden dolayı yukarıda zikredilen korku bulunmadığı takdirde de gerek bir ve gerek birden fazla kadınla evlenme akdi yapılamayacağı anlaşılmaz. Bunun

    için müctehid imamlardan ve tefsircilerden hiç biri, bu şartın Hz. Âişe’nin söylediği küçük kızların mehrinden başka yargı açısından bir hükmü anlattığını söylememiştir. Her iki mânâ ile korku şartı, kalble ilgili işlerden olduğu için yargı açısından değil, ancak dindarlık açısından bir hüküm ifade eder. Çünkü ada l et yapamayacağını bilen bir adam, birden fazla kadınla evlenirse haksızlıktan sakınmadığı için günahkar olur. Fakat evlenmede, dörtten fazla kadınla evlenmiş gibi bu evlenme hükümsüz ve bozulmuş olmaz. Nafaka, soy gibi yargı ile ilgili hükümler gerçekleşi r. Ve evlenmeden sonra haksızlıktan sakınabilirse yine sevab kazanmış olur.

    Şu halde emrinin anlamı nedir? Emir zahiren vacib mânâsına geldiği için, Zahiriyye (mezhebine mensup olanlar), bu emrin vacib mânâsına geldiğini ve bundan dolayı birleşmeye ve harcama yapmaya gücü yeten her kişi için evlenmenin farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu da nefsin coşması ve zina yapma korkusu durumunda, aile için harcama yapmaya gücü yetenler için farz-ı ayn olduğunda görüş birliği hali n de iseler de genel olarak evlenmenin vacib olduğunu söylemiyorlar. Hanefîlere göre kişisel açıdan cinsel arzunun coşması halinde vacib, normal durumda “Nikah benim sünnetimdir. Kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” hadisi şerifi gereğince müek k ed bir sünnettir. Kadına haksızlık etme korkusu durumunda ise mekruhtur. Bundan başka yine Hanefilere göre farz-ı kifaye olduğunu açıkça belirtenler de vardır ki, her kişiye değil ise de ümmetin hepsine göre farzdır. Bütün ümmet, evlenmeyi terkederse güna h kar olurlar, demek olur. Biz de âyetten bunu anlıyoruz. Gerçekten bütün ümmetin birden evlenmeyi terkettiği varsayımı karşısında hepsinin ibadetle meşgul olduğu bile düşünülse bütün ümmetin yok olacağı bir gerçektir. Ve hiç birinin İslâm’ın devam etmesine karşı kötü niyette bulunma cezasından kurtulamıyacağı apaçıktır. Bundan dolayı evlenenlere her yönden yardım etmek de bir vazifedir. Evlenme muameleleri de güçleştirilmeyip daima kolaylaştırılmalıdır. Çünkü evlenmeyi güçleştirmek, zinayı kolaylaştırmak de mektir.

    Sözün özü emri bağlı olduğu şartlara göre bazı durumlarda vaciblik, bazı durumlarda mendubluk delillerine yakın olduğundan en genel mânâsı mendub olmasıdır. Evlenme, nafile ibadet ile meşgul olmak için bekar kalmaktan daha iyidir. İmam Şafiî hazretleri ise nikahın mübah olduğunu söylemiş. İbadet için bekar kalmanın nikahtan daha faziletli ve hayırlı olduğuna hükmetmiştir ki,

    bunların uzun uzadıya açıklaması fıkıh ilmine aittir.

    Birden fazla kadınla evlenmeye gelince: Bu esas itibariyle yalnız bir müsade ve mübah kılmak olduğunda ve haksızlık etme endişesi bulunduğu takdirde mekruh olduğu hususunda söylenecek bir söz yoktur. Bununla beraber âyet, birden fazla kadınla evlenmenin bazı durumlarda mendub olduğunu ve hatta vacib olduğunu bildirm e kten de uzak değildir ki, bunu da en fazla gerek erkekler ve gerek kadınlar için fuhuş ve zina tehlikesinin yüz göstereceği durumlarda aramak gerekir. ifadesi gereğince bu müsadenin en fazlası dört (kadın) olmuştur. Çünkü dile göre, “Şu elmaları şu cema a te ikişer ve üçer ve dörder paylaştır.” denildiği zaman bir kısmına yalnız iki, bir kısmına yalnız üç ve bir kısmına yalnız dört elma düşeceği anlaşılır. Fakat Zahiriyye mezhebinden bazıları bu sayıların üleştirme sayıları olduğunu i düşünmeyerek aradaki ye bakıp bundan bu sayıların bir şahısta toplanması gerektiği hayaline kapılmış ve toplamını iki, artı üç, artı dört gibi dokuz saymıştır. Bunlar (zahiriler), fikir yürütmeyi kabul etmedikleri gibi, icmaı da kabul etmediklerinden Hz. Peygamberin asrından beri gelen İslâm geleneğine, din imamlarına ve bütün müçtehid fakihlerin icmalarına (görüş birliğine) aykırı hareket etmişlerdir. Hz. Peygamber âyetin hitabına girmemekle beraber buradaki dokuz (kadın) kuruntusunu Hz. Peygamberin kendine ait bir özelliğin e yorumlasalardı belki doğru bir görüş olurdu. Yoksa iki defa iki, iki defa üç, iki defa dört demek olduğundan bu hesaba göre dokuza değil, on sekize çıkmaları gerekirdi.

    Diğer taraftan Râfızî şiîlerden bir kısmı bu sayıların hiçbir sınırlandırma anlatmadığını ve ifadesinin genel mânâsı üzere kaldığını, bu sayıların ikişer, üçer, dörder v.d. gibi bu genel mânâyı pekiştirmiş olduğunu iddia etmeye kadar varmışlar. Ve sırf nefsanî arzu ve heveslerine uymuşlardır. “Allah korusun.”

  26. 15 Şubat 2007 - 11:05 26.kuzucuk

    @Ece Hanım Saba melikesi Mecusi iken Hz. Süleyman’ın bildirdiği dine iman etmiştir. Verdiğiniz örnek pekde mantıklı değil.

    Ece hanımın örneği bence doğru ve mantıklıdır. O’nun örneğinin yanlış olduğunu göstermek için Kuran’da Belkıs’ın Müslüman olduktan sonra Müslümanlığından dolayı devlet başkanlığından feragat etmesini gerektiren veya gösteren bir husus olup olmadığına bakılmalıdır.

    Kuran’da Belkıs’ın devlet başkanı olduğu yazılıdır. Hz. Süleyman’ın sonradan Belkıs’ı Müslüman yapması onun Müslüman kadın olduğundan dolayı devlet başkanı olmasını feshetmiyor, sadece krallığını başka bir krallığa katmış oluyor. Belkıs’ın Müslüman olma gerekçesi ise şahit olduğu görkem karşısındaki şaşkınlığıdır. Hâsılı bu ayetlerden kadınlar melike olamaz sonucu çıkmaz.

    Dinimzin bildirdiği emir ve yasaklarla başka bir peygamberin dininin emir ve yasakları farklı olabilir. İslamın emirleri başka Peygamberlerin bildirdiği emir ve yasakları nesh etmiş olabilir. Yani sizin melike olur sonucuda sağlıklı değil.

    http://kuzucuk.wordpress.com/2006/07/01/63mektup/

    @Fakat mezheplere “kesinlikle uyma” zorunluluğu yoktur.

    Müctehid olmayanların uyması zorunludur.

    Alimler Peygamberlerin varisidir.
    Ümmetimin alimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.

    Allahın resulünün hadisi:

    Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.

    Bu fırka Allahın Resulünün sahabesine uyanlardır.

    İmam-ı Rabbani Hazretlerinden alıntı:

    Kitaba ve sünnete, yâni Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uygun îtikat lâzım olduğu gibi, müctehidlerin Kitap ve sünnetten çıkardıkları ahkâma, yâni islâmiyete uygun işleri yapmak da lâzımdır. Bu ahkâm, helâl, haram, farz, vâcib, sünnet, müstehab, mekruh ve şübheli olan işler demektir. Bu ahkâmı öğrenmek de lâzımdır. [Müslümanlar iki kısmdır: Yâ (Müctehid)dir veya (Mukallid)dir. Müctehid olmıyan her müslümana mukallid denir.] Mukallidlerin, Kitaptan ve sünnetten, müctehidlerin çıkarmış olduğu hükmlere uymıyan hükm çıkarmaları câiz değildir. Kendi çıkardığı hükmlere göre yapacağı işleri kabûl olmaz. Her mukallidin bir müctehide uyması, yâni bir mezhebe girmesi lâzımdır. Bulunduğu mezhebin muhtâr olan, yâni âlimlerin çoğunun uyduğu hükmlerine uymalıdır. Ruhsat, izn verilen işleri yapmaktan sakınmalı, azîmet ile amel etmelidir. Kendi mezhebine uymakla berâber, başka mezheblere de uymaya çalışmalıdır. Böylece müctehidlerin sözbirliğine uyulmuş olur. Meselâ, imam-ı Şâfi’î “rahimehullah” abdest alırken, niyyet etmek farz demiştir. Hanefîler de, abdest alırken niyyet etmelidir. Bunun gibi, uzvları yıkarken sıra gözetmek ve birbiri ardına çabuk yıkamak lâzımdır. İmâm-ı Mâlik, abdest uzvlarını uğmak farz demiştir. Elbette uğmalıdır. Şâfi’î mezhebinde, elin yabancı kadına ve kendi zekerine dokunması abdesti bozar. Hanefî olanın eli, kendi zekerine veya onsekiz yakın kadınından başka bir kadına dokununca, abdestini tâzelemelidir. Her işi, dört mezhebe de uygun yapmaya çalışmalıdır. [(Mîzân-ül-kübrâ) kırkıncı sayfasının başında diyor ki, (Her müslümanın hilâfdan kurtulmasının, yâni dört mezhebe de uygun ibâdet etmesinin en iyi yol olduğu sözbirliği ile bildirilmiştir).]

    186.Mektup:

    Allahü teâlâya ağlıyarak, sızlıyarak ve Ona sığınarak ve güvenerek yalvarıyorum ki, bu fakiri ve ona bağlı olanları, bid’at olan işleri yapmaktan korusun ve bid’atlerin güzel ve faydalı görünmelerine aldanmaktan muhâfaza buyursun! Seçilmiş olanların, sevilenlerin efendisi, en üstünü hâtırı için bu duâyı kabûl eylesin! (Bid’at) demek, Resûlullahın zamanında ve Onun dört halîfesi zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan şeylere denir. Bid’atleri ikiye ayırmışlar: (Hasene) [güzel] ve (Seyyie) [kötü]. Resûlullahın ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebep olmıyan güzel şeylere, (Hasene) demişlerdir. Sünneti ortadan kaldıran bid’ate de, (Seyyie) demişlerdir. Bu fakir, bu bid’atlerin hiçbirinde güzellik ve parlaklık görmüyorum. Yalnız karanlık ve bulanıklık duyuyorum. Eğer bugün, kalbler kararmış olduğundan, bid’at sahibinin işleri iyi ve güzel görülürse de, yarın kıyâmet günü, kalbler uyandığı zaman, bunların zarar ve pişmanlıktan başka bir netîce vermedikleri görülecektir. Fârisî beyt tercümesi:

    Ciğeri yakan düşünceden, gözüme uyku girmedi,

    acaba o sevgilim, geceyi kiminle geçirdi?

    Resûlullah buyurdu ki, (Bizim dînimizde yapılan her yenilik, her reform fenadır, atılmalıdır). Atılması lâzım olan şeyin neresi güzel olur? Bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitabıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi dalâlettir, sapıklıktır). Başka bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâdan korkunuz! Sözümü iyi dinleyiniz ve itaat ediniz! Ben öldükten sonra gelecekler, çok ayrılıklar göreceklerdir. O zaman, benim ve halîfelerimin yolumuza sarılınız! Dinde yeni ortaya çıkan şeylerden kaçınınız! Çünkü, bu yeni şeylerin hepsi bid’attir. Bid’atlerin hepsi dalâlettir, doğru yoldan ayrılmaktır) buyuruldu. Dinde yapılan her değişiklik bid’at olunca ve her bid’at, dalâlet olunca, bid’atlerin hangisine güzel denilebilir? Bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, her bid’at sünneti ortadan kaldırmaktadır. Bid’atlerin, bir kısmı kaldırır, bir kısmı kaldırmaz demek, pek yanlıştır. Görülüyor ki, bid’atlerin hepsi seyyiedir, kötüdür. Resûlullah buyurdu ki: (İnsanlar, ortaya bir bid’at çıkarırlarsa, Allahü teâlâ, buna karşılık bir sünneti yok eder. Sünnete yapışmak, ortaya bid’at çıkarmaktan iyidir). Hassân bin Sâbitin bildirdiği hadis-i şerifte, (Bir millet, dinlerinde bir bid’at yaparsa, Allahü teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyâmete kadar bir daha geri getirmez) buyuruldu.

    Âlimlerimizin hasene dedikleri bid’atlerden bir kısmına dikkat edilirse, sünneti yok etmekte oldukları görülmektedir. Meselâ, meyyiti kefenlerken, ölünün başına sarık sarmaya (Bid’at-i hasene) demişler. İyi düşünülürse, bu bid’at, sünneti bozmaktadır. Çünkü kefende sünnet, üç parça olmasıdır. Sarık dördüncü oluyor. Sünneti değiştiriyor. Değiştirmek, yok etmek demektir. Âlimler, sarığın ucunu sol omuz üzerine sarkıtmak güzel olur demiş. Hâlbuki, iki kürek arasına sarkıtmak sünnettir. Bu bid’at de, sünneti, açıkça yok ediyor. Bunun gibi âlimler, namazda, kalb ile niyet etmekle berâber, ağız ile de söylemek müstehab olur demiştir. Hâlbuki, Resûlullah efendimizin, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn-i ızâmın söz ile niyet ettikleri, ne kuvvetli bir haber ile, ne de zayıf bir haber ile bizlere hiç ulaşmamıştır. İkâmet okununca hemen (Allahü ekber) diyerek namaza dururlardı. Bunun için, ağız ile niyet etmek bid’at oluyor. Bu bid’ate hasene demişlerdir. Hâlbuki anlıyorum ki, bu bid’at, yalnız sünneti yok etmekle kalmıyor, farzı da yok ediyor. Çünkü ağız ile niyet etmek câiz olunca, çok kimse, yalnız ağızla niyet ederek kalb ile niyet etmediklerinden hiç korkmuyorlar. Böylece, namazın farzlarından biri olan kalb ile niyet yapılmıyor. Bu farz yok oluyor. Namaz kabûl olmuyor. Bunlar gibi daha nice bid’atler, reformlar, herhangi bir bakımdan olsa bile, sünnetten fazla oluyorlar. Bu ziyâdelik, sünneti değiştirmek demektir. Değişiklik ise, yok etmek demektir.

    O hâlde, Resûlullahın sünnetine birşey katmamalı ve Onun Eshâb-ı kirâmına uymalıdır. Çünkü, Eshâb-ı kirâmdan herbiri, gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan saadete kavuşur.

    [İbni Âbidîn diyor ki, (Namaza başlarken niyet etmenin farz olduğu sözbirliği ile bildirildi. Niyet, yalnız kalb ile olur. Yalnız söz ile niyet etmek bid’attir. Kalb ile niyet edenin, şüpheden, vesveseden kurtulmak için, söz ile de niyet etmesi câizdir.)]

    Kıyâs ve ictihâd, bid’at değildirler. Çünkü bunlar, (Nusûs)un, yâni âyetlerin mânalarını meydana çıkarmaktadırlar. Bu mânalara başka birşey eklemezler. (Ey akıl sahipleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerime, kıyâs ve ictihâdı emretmektedir.

    286,94,177,193,213 ve 237. Mektuplarıda okunabilir.

    Sizin kutuplarda namaz kıyas ve içtihada girer. Bizler kıyas ve içtihadı reddetmiyoruz ki. Ehli kişiler tarafından müctehidler tarafından yapılsın diyoruz. Allahın Resulü Muaz bin Cebel’i (radiyallahu anh) Yemen Vali olarak gönderdiğinde ona karşılaştığı meselelerde nasıl davranacağını soruyor. O da cevabında

    Önce Kur’an’a müracaat edeceğini, orada bulamazsa sünnete baş vuracağını, orada da rastlamazsa kendi içtihadı üzere halledeceğini söylemiş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de, Muaz bin Cebel radıyallahu anhın bu görüşünü tasdik etmiştir.

    Bugün önüne gelen kendisini müctehid ilan ediyor. Bu ise kendisini cerrah sanan kasapın haline benziyor. Sonuç her zaman hastanın ameliyat masasında kalmasıdır.

    Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür başlıklı bir link vermiştim onu okumanızı tavsiye ederim

  27. 15 Şubat 2007 - 16:40 27.kuzucuk

    http://www.dinimizislam.com/detay.asp?id=499

    Bu linkde Mehmet Ali Demirbaş hoca güzel cevaplar vermiş. Okumanızı tavsiye ederim.

  28. 15 Şubat 2007 - 20:10 28.Ecenaze

    Kuzucuk bey,
    samimiyetinizin ve iyi niyetinizin farkındayım..
    Allah razı olsun ..
    Ama, buraya copy paste yapmak yerine, kendi fikirlerinizi yazmadığınız sürece, sizinle fikir teatisinde bulunmamızın nerdeyse imkansız olduğunu görüyorum..

    Kadının en büyük vazifesi elbette analıktır. Bugün batının için için kanayan yarası, aile kavramının yok olması ise, bugün batı kadını özgürleştiriyorum diye fahişeleştirmişse elbette bende bunun nedenlerini sorgularım. Bir çocuğa annenin vereceği eğitimi başka kim verebilir.
    fahişe nedir?

    Ben kadının dinimizde imamlık ve hakimlik dışında İslam ahlakına uygun olan işlerde çalışabileceğini yazmışım siz bunları okumamışsınız sanırım. Kadın doktor olur, öğretmen olur, gazeteci olur ama kadın fahişe olamaz, barlarda sarhoş erkeklerin gönlünü eğlendiremez, vücudu pazarlanamaz (gazete reklam ürün tanıtımı hepsi içinde).

    Barlarda sarhoş adamları eğlendirmesi özgürlük değil ki zaten?
    Okuyan ve parasını kazanan bir kadın barlara adam eğlendirmeye düşer mi ?

    saygılar

  29. 15 Şubat 2007 - 20:11 29.Ecenaze

    mailini bırakan arkadaşımıza ne yazacaksa buraya yazmasını rica etsem kabalık mı etmiş olurum acaba?

    saygılarımla

    ps:
    xsı hanım belki arkadaşa yazmak isteyebilirsiniz:))

  30. 15 Şubat 2007 - 22:29 30.Ekneton

    Sayın kuzucuk
    Sayın Ekneton kadının hakim olması ile ilgili meseleyi biraz araştırdıkdan sonra inşaallah aktarırım. Diyanet işlerinin bir sakıncası yoktur fetvası var ama ben başka kaynaklardan da konuyu araştıracağım. Daha sonra tekrar sizlerle paylaşırım inşaallah

    Peki, araştırınız ama buraya kendi düşüncelerinizle harmanlayarak aktarabilirseniz seviniriz.

    Mecelle’den verdiğiniz açıklamada nassa dayananların değişmeyeceği, dayanmayanların da değişebileceği şeklinde ayrım yapılmış. Dolayısıyla hâkimlik ve melikelik gibi nas ile belirtilmemiş olan bir meselede kadınlar hâkim ve başkan olamaz gibi net/sabit hüküm veremeyiz.

    Elmalılı’dan getirdiğiniz örneğe gelince;

    İlk önce görülüyor ki burada “Yetimler hakkında ad a let yapamayacağınızdan korkarsanız” diye bir şart vardır. hitabı ile nikah (evlenme) emri buna bağlanmıştır.

    Dikkat ederseniz Elmalılı tefsirinde “yetimler hakkında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız” diye şart düşüldüğünden bahsediliyor.

    Bir alıntı;

    “Şayet öksüzler hakkında adaleti yerine getirme hususunda endişe ediyorsanız, size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın…” (en-Nisâ, 4/3) âyetinde sözün muhtasar oluşundan dolayı anlam kapalılığı sözkonusudur. Âyetteki ihtisar, öksüzler hakkında endişenin ne konuda olduğunun belirtilmemiş olması ve helâl olan kadınlarla evlenme konusunun bu meseleyle ilgisinin ne olduğunun belirtilmemiş olmasıdır. Hz. Aişe’ye göre âyet, velâyeti altında bulunan yetim kızlarla evlenip onlara hakettikleri sadakayı vermeyen, onlarla evlendikten sonra da onlara iyi davranmayanlar hakkındadır. “Sadakalarını vermeyecek ya da evlendikten sonra onlara iyi davranmayacaksanız, onlarla evlenmeyin” denmektedir.

    İbn Abbas’a göre ise, Araplar, yetimlerin malları konusunda âdil idiler. Fakat evlendikleri kadınlara âdil davranmıyorlardı. Âyet, bu konuda inmiştir ve şunu anlatmaktadır: “Nasıl yetimin malına özen gösteriyor ve âdil davranıyorsanız,kadınlar konusunda da âdil olun” (Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1965, III, 11-12; İbn Cüzeyy, Kitabu’t-Teshil li Ulûmi’t-Tenzîl, Beyrut 1983, I,129).

    (Özellikle İbn Abbas’ın yorumunun ne kadar farklı olduğuna dikkat edin).

    Demek ki “bir erkek her koşulda birden fazla kadınla evlenilebilir” diye açık seçik bir ruhsat yok. Tefsire göre önce o sınırlı ve gerçekleşmesi pek olası olmayan koşulların oluşması gerekiyor ki bu koşulların oluşması için de “oldukça özel şartlara” gereksinim duyulacağını hesaba katarsanız söz konusu ruhsatın ne kadar mümkün olduğunu da anlayabilirsiniz.

    Dinimzin bildirdiği emir ve yasaklarla başka bir peygamberin dininin emir ve yasakları farklı olabilir. İslamın emirleri başka Peygamberlerin bildirdiği emir ve yasakları nesh etmiş olabilir. Yani sizin melike olur sonucuda sağlıklı değil.

    “Melike olur” diye bir hüküm bildirmedim, sizin getirdiğiniz ayetlerden “melike olamaz” hükmünün çıkamayacağını söyledim.

    Müctehid olmayanların uyması zorunludur.
    Alimler Peygamberlerin varisidir.

    Mezheplerin bağlayıcılığından kurtulmak için müçtehid olma şartı getiriyorsunuz. Oysa olaya temelden baktığınızda mezheplerin sonradan çıktığını görürsünüz. Mezhepler topyekün yanlıştır denemez, fakat inanan biri için bağlayıcı unsur olduğunu söylemek için elinizde bu iddianızın kesinliği kadar kanıtlar olmalıdır.

    Bu kanıtlar var mıdır?

    Temel bilginin dört kanala ayrıldığını ve inananların bu dört temel bilgi kaynağının dışında ayrı bir kaynaktan bilgi alamayacağını “şart” olarak öne sürüyorsunuz. Kökten gelen bilgi zamanla dörde bölündü ve günümüze kadar geldi, hepsi birleşince de bir bütün olarak kökeni yansıtıyor. Örneğin Hz. Peygamber’in bir davranışı dört farklı sebebe dayandırılabiliyor, akabinde dört farklı yorum getiriliyor. Ve böylece harici bilgi kullanılmadan mevcut bilgi havuzunun (yani dört davranışın) dışına çıkılmamış oluyor. Yöntem olarak -kısmen- doğru kabul edilebilir.

    Ancak, bu iddianın doğruluğunun gösterilmesi için dört bilgi kaynağının bu zamana kadar kesintisiz ve değişmeden geldiğinin tarihsel olarak gösterilmesi gerekir ki bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü uzun bir dönem boyunca hadis yazılmamış,

    Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür başlıklı bir link vermiştim onu okumanızı tavsiye ederim
    1991’den beri mezheplere (daha doğrusu hepsinde gezinip duruyorum demek daha doğru olur) uymamakla birlikte, pratik yaşamda da her müminin uyduğunu da sanmıyorum. Ve imanımda bir miligram azalma olmadı, daha da arttı:=)

  31. 16 Şubat 2007 - 10:04 31.kuzucuk

    @Ama, buraya copy paste yapmak yerine, kendi fikirlerinizi yazmadığınız sürece, sizinle fikir teatisinde bulunmamızın nerdeyse imkansız olduğunu görüyorum..

    Koskoca imam Malik fetva vermekten bu kadar sakınıyorken ben İslam alimlerinin görüşlerini aktarmaktan başka birşey yapamam. Kusura bakmayınız sizler kadar alim, müctehid olamadım.

    @Barlarda sarhoş adamları eğlendirmesi özgürlük değil ki zaten?
    Okuyan ve parasını kazanan bir kadın barlara adam eğlendirmeye düşer mi ?

    Ece Hanım genelevde fahişelik yapan kadınların pekçoğu bu işi yıllarca zevk alarak yaptığını anlatıyor. (Engin Ardıç’ın köşe yazısına bakabilirsiniz)

    Bütün kadınları okumadığı için bu işi yapıyor demeniz hatalı olur. Benim kastım İslam ahlaki olmayan işlere ve bu işlere giden yollara izin vermediği idi. Siz verilen misali yanlış anlamışsınız sanırım.

    Batıda bugün özgürlük adı altında neler isteniyor haberiniz yok galiba.

    Batıda çocuk pornografisinin serbest bırakılması için parti kurulduğunu, batıda gaylerin ilişkisinin pekçok kesim tarafından normal karşılandığını, batıda en çok satan porno filmlerinin içinde pislik yedirme olduğunu biliyor muydunuz. Bugün Türkiye’nin insanlarınında aynı yolda olduğunun farkında mısınız.

    Batıda evlenene kadar kaç kişiyle birlikte olduğu meçhul kişileri okur yazar değiller, belli bir işleri yok onun için mi yapıyorlar diyeceksiniz.

    @Mecelle’den verdiğiniz açıklamada nassa dayananların değişmeyeceği, dayanmayanların da değişebileceği şeklinde ayrım yapılmış. Dolayısıyla hâkimlik ve melikelik gibi nas ile belirtilmemiş olan bir meselede kadınlar hâkim ve başkan olamaz gibi net/sabit hüküm veremeyiz.

    Ece hanım Kur’anda böyle bir kıssayı aktardığı için bende ona cevap yazdım. Sebe melikesi başka bir peygamberin şeriatine uyar. Bunun delil olamayacağını aktardım. Ayrıca burdan delil çıkarmak da müctehidlerin işidir.

    Çok kadınla evlilikde aralarındaki adaletin korunması emri var. Birden fazla kadınla evlenenlere hata etti diyemezsiniz. İslam şeriati ile yönetilen bir ülkede bir erkek hali vakti yerinde ise birden fazla kadınla evlenebilir. Gerek sahabe devrinde gerekse ondan sonraki devirlerde birden fazla kadınla evlenmenin yasaklandığı görülmüş mü? Ama şurasıda bir gerçek ki insanların çoğu genelde tek eşli evlilik yapmışlardır. Osmanlı zamanında evli erkeklerin en çok tek kadınla evli oldukları dört kadınla evli olanların ise çok az olduğudur.

    Bugün ki İslam şeriati ile yönetilmeyen mesele bizim ülkemizde birden fazla kadınla evli olmanın zorluğu ve resmi nikahı olmayan diğer kadınlarda adaletsizliğe yolaçağı da aşikar.

    Birden fazla kadınla evlenmeyide sadece nefsi tatmin etmek demek olduğunuda düşünmek hatalı olur.

    @Mezheplerin bağlayıcılığından kurtulmak için müçtehid olma şartı getiriyorsunuz. Oysa olaya temelden baktığınızda mezheplerin sonradan çıktığını görürsünüz. Mezhepler topyekün yanlıştır denemez, fakat inanan biri için bağlayıcı unsur olduğunu söylemek için elinizde bu iddianızın kesinliği kadar kanıtlar olmalıdır.

    Bu kanıtlar var mıdır?

    Temel bilginin dört kanala ayrıldığını ve inananların bu dört temel bilgi kaynağının dışında ayrı bir kaynaktan bilgi alamayacağını “şart” olarak öne sürüyorsunuz. Kökten gelen bilgi zamanla dörde bölündü ve günümüze kadar geldi, hepsi birleşince de bir bütün olarak kökeni yansıtıyor. Örneğin Hz. Peygamber’in bir davranışı dört farklı sebebe dayandırılabiliyor, akabinde dört farklı yorum getiriliyor. Ve böylece harici bilgi kullanılmadan mevcut bilgi havuzunun (yani dört davranışın) dışına çıkılmamış oluyor. Yöntem olarak -kısmen- doğru kabul edilebilir.

    Ancak, bu iddianın doğruluğunun gösterilmesi için dört bilgi kaynağının bu zamana kadar kesintisiz ve değişmeden geldiğinin tarihsel olarak gösterilmesi gerekir ki bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü uzun bir dönem boyunca hadis yazılmamış,

    Dört mezhebinde kaynağı Allahın Kur’anı ve Resulünün sünnetidir. Sizin bugüne kadar sağlıklı bir şekilde ulaşıp ulaşmadığını kanıtlayın demeniz Allahın Kur’anının bugüne kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmadığını iddia etmek kadar saçmadır. Siz ne söylediğinizin farkında değilsiniz galiba. Dört mezhep imamını takip eden, onların çıkardığı hükümleri hayatına tatbik eden müslümanların, nesilden nesile aktardığı bir durum için nasıl kanıtınız var mı dersiniz. Dört mezhep imamının öğrencileri - mesela imam Ebu Yusuf- bu bilgileri aralarında tartışmışken ve onları takip eden yüzbinlerce müslüman varken siz nasıl kanıt var mı dersiniz.

    Günümüze kadar Allahın Kur’anından ve Resulünün sünnetinden nasıl hüküm çıkardıkları açıklanmışken delilleriyle herşey ortada iken nasıl kanıt ararsınız.

    Mezhep imamlarından sonra gelen alimler - ki alimler Peygamberlerin varisidir ve ümmetimin alimleri İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir hadisleri varken- mezhep imamlarını kötülememişken onları övmüşken siz daha nasıl bir kanıt arıyorsunuz.

    ‘’Vekî’ b. el-Cerrâh’ın bulunduğu bir ortamda birisi, “Ebû Hanîfe hata etti” dedi. Bunun üzerine Vekî’ şöyle mukabele etti: “Kıyastaki maharetleriyle Ebû Yusuf ve Züfer gibi, Hadis ezber kapasiteleriyle Yahya b. Ebî Zâide, Hafs b. Ğiyâs, Hibbân ve Mendel gibi, dil ve gramer bilgisiyle el-Kasım b. Ma’n gibi, zühd ve veralarıyla Dâvûd et-Tâî ve Fudayl b. Iyâd gibi kimseler yanında bulunuyorken Ebû Hanîfe hata yapmaya nasıl muktedir olur? Bunlarla aynı meclisi paylaşan kimse hemen hiç hata yapmaz. Çünkü hata yapacak olsa bunlar onu hemen doğruya yöneltir.” (el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIV, 247)'’

    Tabiki Allahın Kur’anından ve Resulünün sünnetinden ahkam çıkarmak için müctehid olma şartı arayacağım. Siz Allahın Kur’anından ve hadisi şeriflerden hüküm çıkarmayı kolay mı sanıyorsunuz. Bu işi boyacı küpümü sandınız. Demek ki bir kişi doktor olmak için yıllarca çalışması gerekiyorken hadis fıkıh Arapça Arapçanın lehçelerini, hadisi şeriflerin sıhhatinin durumunu bilmeden (ve daha pek çok ilim bilmek gerekir) herkes müçtehid olabiliyor öyle mi?

    Bir Mezhebe Uymak:
    http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=425

    Taklidden Geri Durulmaz
    http://www.tahavi.com/Mezhepsiz/mezhepsiz/012.html

    Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür
    http://www.tahavi.com/Mezhepsiz/mezhepsiz/003.html

    İnsanlar Mezhepsizlik Çölünde Başıboş Dolaşsalardı Ne Olurdu?
    http://www.tahavi.com/Mezhepsiz/mezhepsiz/016.html

    Kusura bakmayın ama boş boş konuşmaktan başka birşey yapmıyorsunuz. Yani şunu kastediyorum sizler fıkhi hiçbir meseleyi halletmemişken Allahın Kur’anından ve hadislerden ahkam çıkarmanın zorluğu belli iken bu işi yapan müslümanların hayatını kolaylaştıran bu mezhep imamlarını küçümsüyorsunuz. Sanki sizler kaç tane meseleyi hallettiniz ki? Yukarıda Ramazan el Butiden alıntı yapmıştım yeni ortaya çıkan meseleleri çözmek için uğraşmıyorsunuzda mezhep imamlarına uymanın zorunluluk olmadığını iddia ediyorsunuz.

    72 sapık fırkanın ehli sünnetten ayrı bir itikadı olduğu ortada iken bugün mezhepsizlerin verdiği günün değer yargılarına göre fetvaları ile ümmetten ayrıldığı ortada iken mezheplere bağlanmak zorunluluktur.

    @1991’den beri mezheplere (daha doğrusu hepsinde gezinip duruyorum demek daha doğru olur) uymamakla birlikte, pratik yaşamda da her müminin uyduğunu da sanmıyorum. Ve imanımda bir miligram azalma olmadı, daha da arttı:=)

    Bize Allahın Kur’anından ve Resulünün sünnetinden nasıl ahkam çıkardığınızı aktarmanız lazım doğru yolda olduğunuzu iddia etmeniz için. Doğru yolda olmak için Allahın Kuranına Resulünün sünnetine ve eshabı kirama uymanız gerekiyor.

  32. 16 Şubat 2007 - 16:07 32.kalemzede

    “Ece Hanım genelevde fahişelik yapan kadınların pekçoğu bu işi yıllarca zevk alarak yaptığını anlatıyor. (Engin Ardıç’ın köşe yazısına bakabilirsiniz)”

    Bozacının şahidi şıracı, derler ya, bu da böyle bir durum işte. Ya sabır!

  33. 16 Şubat 2007 - 17:33 33.kuzucuk

    @“Ece Hanım genelevde fahişelik yapan kadınların pekçoğu bu işi yıllarca zevk alarak yaptığını anlatıyor. (Engin Ardıç’ın köşe yazısına bakabilirsiniz)”

    Bozacının şahidi şıracı, derler ya, bu da böyle bir durum işte. Ya sabır!

    Böyle bir yorumu size yakıştıramadım. Engin Ardıç’ın köşesinde bu konuyu yazmıştı. Bir fahişenin yıllarca bu işi zevkle yaptığını anlatıyordu. Yanlış hatırlamıyorsan Melih Gökçek de genelevdeki kadınlara iş imkanı verebileceğini söylemişti. Ama kabul etmediler. Dünyada bu tür ahlaksız işi yapanları sadece okur yazar olmama bir iş sahibi olmama gibi nedenlere bağlayamazsınız.

    Türkiye’ye fahişelik yapmaya gelenlerin (yabancı uyruklu) pekçoğu eğitimli (doktor,mühendis, öğretmen …) olmasıda bu işi sadece okur yazar olmaya bağlayamazsınız.

    Yorumlarınızda beni düşman olarak göreceğinize benim neyi anlatmak istediğimi anlarsanız karşınızdaki kişinin kalbini kırmamış olursunuz.

  34. 16 Şubat 2007 - 18:02 34.Tarık T.

    Sn.Kuzucuk
    kimse bedenini köle gibi satmaktan zevk almaz

    Böyle abuk subuk fikirleri nerden buluyorsunuz Allah aşkına?

    kalemzedeye açıklama diye yazdığınız şeyler ilkinden aşağı kalır değil..

    Gerçekten ya sabır…

  35. 16 Şubat 2007 - 19:11 35.levent

    En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun
    Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın. Ziya Paşa

    Bilgiye erişim günümüzde ne kadar kolay.
    Şeyhi Ekber İbni Arabi, Anadoluya gelmek için Endülüsten, Fas’a
    Cezayire, Sudan çöllerinden Mısır’a, Şam’a ve oradan Rum’a…

    Sadrettin Konevi’yi irşat ediyor ve Belhten gelen Mevlana, Konevi ile arkadaşlık edip, Tasavvuf deryasına dalıyor…

    Tefekkür, derin düşünce, kalbi keşiflere açılmak. Deryalara dalmak, inci mercan bulmak. Sufi ıstılahında benzetmeler çok
    önemli.
    Hiç ummadığın yerde
    Nagahan açılır perde
    Derman erişir derde
    Görelim mevla neyler
    Neylerse güzel eyler.

    Müminler birbirine sabrı tavsiye ederler.
    Sufiler hilm ile davranırlar.
    İlmi bilgi yani okuyarak elde edilen bilgiye
    ulaşmak çok kolay bugün. Engeller, perdeler ise çok güçlü, sabır
    bu noktada çok mühim.
    Dinleyen her zerreye binbir hitabım var benim.
    Kainat isminde hiçten bir kitabım var benim.
    Ya hitabımdan okursun ya kitabımdan beni. N.Tevfik
    Alemler için kainat kitabı dersek, bu kitabı yazmaya yetmeye yedi deniz. Bunu kuşatmaktan ne yazıkki aciziz.
    Ancak hepimizin ulaşıp okuyabileceği hitabı, Yani Kur’an-ı hepimiz
    okuyabiliriz. Atatürk’ün bizzat kendi parasal katkısıyla desteklediği henüz misli yazılamamış, belagat ve fesehatda
    aşılamamış mükemmellikteki Muhammed Hamdi Yazır tefsiri
    mutlaka okunmalı derim. Hele Tefsirin mukaddimesi gerçek bir
    edebi şaheser.
    Kızmak küsmek yok. İslam kimsenin tekelinde değil. Ben müminim, yani Alemlerin Rabbine iman ettim diyen kimseyi muaheze etmemek gerekir. şeyh Bedrettinde siyaset davasında
    kaybeden tarafta değilde, yani Musa çelebinin kazaskeri değilde
    kazanan Mehmet çelebinin kazaskeri olsaydı bugün farklı şiirler
    dinler farklı bir hikayesi olurdu. Ezher şeyhi Simavne kadısıoğlu
    Şeyh Bedrettinin. Ezherde fıkıh ilmi okuyan Bedrettini hemen
    zındık ilan etmek bu kadar kolay olmamalı.
    Saygılar. Levent

  36. 17 Şubat 2007 - 00:05 36.kalemzede

    kuzucuk,

    Herkesin bir sabır sınırı var, ben her koşulda özdenetimimi koruyabilecek bir insan değilim, o olgunluğa, bilgeliğe henüz erebilmiş değilim, “bî-edeb râ edeb kerden edeb est” sözünün mealini ve tefsirini bloğumda yapmıştım ama o sözün hakkını verecek tekâmülü tamamlamış değilim.

    Yaklaşımınız, tutumunuz son derece ortodoks, insan aklının ve gönlünün gösterdiği yollarda sayısız sınav olduğunu, bu sınavlarda başa gelenin o insanca çekileceğini, bunun bütün sorumluluğunun aslen ona ait olduğunu, hayata ve dünyaya ve insana ne verilmişse, ne bahşedilmişse, hangi sınavlara sevk edilmişse onlarla hemhal olmanın kurallarının değişmez kurallar olduğunu ve bu kuralları uygulayacak, ölçütlerini oluşturacak, teraziye vuracak nihai mercinin neresi olduğunu siz de bilirsiniz.

    İzleyenler bilir, benim dünya görüşüm sol’dur, sol’un sorgulayıcı aklını yaşamımın yönünü belirlemede daima şiar edinmişimdir. Bana göre, bugün, bu “sol” aklı hayata en samimi uygulayanlar günümüzün Müslümanları, özellikle genç Müslümanlardır. Ben varoluşumun yazgısını onlarınkiyle komşu, akraba sayıyorum. Onların sokaklarda, evlerde, okullarda, meydanlarda, kimsenin olmadığı tenhalarda, gazetelerde, dergilerde, kitaplarda sorduğu soruları, verdikleri cevapları, hatta bazen kafa karışıklıklarını bile çok seviyorum, kendiminkilere çok yakın buluyorum. Yaşadığım ülkenin gündelik hayatında benim aklımı ve kalbimi harekete geçiren en çok etkiyi bu yol arkadaşlarım yaratıyor.

    Sizin tepeden inmeci, sorguyu suali neredeyse yok eden, sıradan insanların sorulara kendi başlarına cevap bulma gayretini handiyse tehlikeli bir sapkınlık ihtimali olarak değerlendiren, hayatımızın tam ortasında ve bizi de tam ortasına alan sorunlara ve sorulara dair bütün çareleri ve çözümleri sadece seçkin bilginler zümresine havale eden tutumunuzu son derece baskıcı, bağnaz, katı buluyorum.

    Ne dünya ne de bu ülke sizin bildiğiniz o eski dünya, o eski ülke değil. Bundan yirmi-otuz yıl öncesinde ve hatta bugün bile bir sürü hurafeyi zihinlere yerleştiren şeyhleri, tarikat efendilerini hatırlayın, sıradan insanları olmadık hallere mecbur bırakacak kadar çaresizliğe sürükleyenleri. Hayattaki akli ve kalbî sorumluluklarını İslam’ı severek sorgulayan kadınların, genç kızların, analık vazifesiyle kutsanarak kapatıldıkları evden sokağa çıkıp kitapçılara gittiğini, beyaz kâğıtlara kırık dökük kelimeler dizerek başladıkları entelektüel serüvenlerinden hangi menzillere ulaştıklarını, yoldaş bildikleri erkeklerin yanında iki çift söz ettiler diye olmadık hakaretlere maruz kaldıklarını, zındık ve feminist ilan edildiklerini, anlı şanlı köşe yazarlarının diline düştüklerini, ama ve fakat her şeye rağmen yollarından, doğru bildiklerinden sapmadıklarını ve benim gibi bir adama, dünyaya sol’dan bakmayı ilke edinmiş bir insana kitaplarını, makalelerini satır satır okuttuklarını unutmayın.

    Size naçizane tavsiyem, bu dünyada yarsiz yarensiz, eşsiz dostsuz, yolsuz yoldaşsız kalmak istemiyorsanız, ki böyle bir hayat hiçbir Müslüman’a yakışmaz, tutumunuzu biraz olsun esnetin, sıradan insanların aklına ve gönlüne daha çok güvenin, zira bu dünyaya günahsız geldiler ve günahlarının bütün sorumlulukları onlara aittir. Hiç kimseye iyiliği zorla emredemez, hiç kimseyi kötülükten yasakla alıkoyamazsınız.

    Sözlerimin sert olduğunu biliyorum, olgunluk düzeyime veriniz.

    Saygılarımla…

  37. 17 Şubat 2007 - 00:34 37.metin-thePoor

    Hayvan tekmelemek isteyenlerin müslümanlık dersi vermesi ne kadar da ilginç, değil mi Ece Hanım! O bey size cevap verdiğini sanıyor, ama çok yanılıyor.

  38. 17 Şubat 2007 - 10:28 38.kuzucuk

    Öncelikle şunu söyleyim İslamın ne solla ne sağla ne sonu izm le biten sonradan insanların uydurduğu payandalara ihtiyacı yoktur.

    Sırasıyla sorularınıza cevap veriyim.

    Levent Bey tasavvuf adamları islam şeriatinden kıl ucu kadar olsun ayrılmazlar. Onlar sünnetlere ve edeblere dahi farzlar kadar dikkat ederler. Allahın Kur’anından ve Resulünün sünnetinden başka da birşey söylemezler. Tasavvuf adamlarının bazı sözleri ya sekr halinde söylenmiştir yada keşfleri hatalıdır. Bunları İmam-ı Rabbani söylüyor. Siz tasavvuf denilince aklınıza şeyh bedreddin geliyorsa söyleyecek lafım yok. Bir şahı Nakşibendi’yi, Abdulkadir Geylani’yi, Ubeydullah Ahrar’ı, İmam-ı Rabbaniyi ve altun halka olarak adlandırılan diğer büyük velileri görmezden gelemezsiniz. İmam-ı Rabbani der ki ehli sünnet alimlerinin bildirdikleri ile tasavvufda sona varmış bir velinin söyledikleri arasında kıl ucu kadar dahi fark yoktur. Bunu İmam-ı Rabbani Hazretleri söylüyor. Tarikattan ve hakikattan maksat ihlası elde etmektir.

    İmam-ı Rabbani Hazretlerinden alıntı:

    ['’Sona varmamış olan tasavvuf yolcuları, başka şeyleri, O sanarak tanır, görür. Taklîd eden müminler, böyle tasavvufculardan, katkat iyidir. Çünkü bunlar, Peygamberimizden gelen bilgilere uymaktadır. Bu bilgilerde hatâ, yanlışlık olamaz. Yarı yoldaki tasavvufcular ise, kendi gördüklerine, anladıklarına uymaktadır. Bu hareketleri ile, Zat-i ilâhîye inanmamış oluyorlar. Zat-i ilâhîyi görüyoruz, Onun sevgisi içinde yüzüyoruz diyorlarsa da, Zat-i ilâhîye olan böyle îmanları, hakîkatte, inkâr demektir. (38.Mektup)'’]

    [Hâce Behâeddîn-i Nakşibend hazretlerinden (Sülûk niçin yapılıyor?) diye sorulduğunda, (Kısa, toplu olan bilgilerin genişlemesi, açıklanması ve akıl ile, düşünce ile bulunan bilgilerin, keşf ile, kalb ile anlaşılması için) buyurdu. İslâmiyetin bildirdiği bilgilerden başka şeyler öğrenmek için demedi. Tasavvuf yolunda ilerlerken, islâmiyette bulunmayan şeylerle karşılaşılmakta ise de, yolun sonuna varınca bu bilgilerin hepsi yok olur. Yalnız islâmiyetin bildirdiği şeyler, açık ve geniş olarak bilinir. Aklın dar çerçevesinden kurtularak, keşfin sonsuz meydanına açılmak hâsıl olur. Yâni Peygamberimiz bu bilgileri melekten aldığı gibi, bu büyükler de, bu bilgilerin hepsini, kalblerine gelen ilhâm yolu ile kaynaktan alırlar. Âlimler, bu bilgileri islâmiyetten alırlar. Kısaca, topluca bildirirler. Bu bilgiler, Peygamberlere keşf yolu ile geniş, uzun bildirildiği gibi, Evliyâya da böylece bildirilmektedir. Ancak Peygamberler asldırlar, önce gidenlerdir. Evliyâ ise bunların arkalarında, izlerinde gelenlerdir. Evliyânın yükseklerinden pek azını ancak yüzlerle sene sonra, birbirinden pek uzak zamanlarda seçerek bu yüksek makama kavuştururlar.30.mektup]

    Yani sizin ilmihal dinciliği gibi sözleriniz güzel ve hoş olmadı.

    Sayın kalemzede,

    Sizin sabrınızı ölçmek için yazmıyorum burda. Bendeniz yaklaşık iki yıldır forumlarda yazıyorum, iki adet sitem var. Beni tanıyanlar iyi bilir ki ben toplumdaki ahlaki bozulmaya tepki gösteren ve bunun nedenlerini sorgulayan birisiyim. Bunun çilesini, üzüntüsünü, vicdan azabını çekiyorum. Ama ortada bir gerçek var ve bunu gözardı edemeyiz. Beni sanki işin fantezi boyutundaymışım gibi suçlayamazsınız.

    Öncelikle islam şeriatini beğenmeyen batının değer yargılarına göre islam isteyenlere Hz.Ali radiyallahu anhın cevabı yerinde olur.

    ‘’Eğer İslam akıl dini olsaydı mestlerin üzerini değil altını mesh ederdik.'’

    Bu islamın akla ters bir din olduğu anlamına gelmiyor elbette ama islamda her işi akılla çözemezsiniz. Mesela niye namazda iki secde yaptığımız gibi… islamın emir ve yasakları da böyledir.

    Ahzab 36. Ve bir mümin ve bir mümine için sahîh değildir ki, Allah ve Resul bir işe hükmettiği vakit onlar için kendi işlerinden dolayı -o ilâhî hükme karşı- bir seçme hakkı olsun. Ve her kim Allah’a ve Peygamberine isyan ederse artık apaçık bir sapıklık ile sapıtmış olur.

    Bakara 216. Cihad hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyden hoşlanmazsınız. Halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen de bir şeyi seversiniz halbuki o şey sizin için bir serdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.

    Nur 19. Muhakkak o kimseler ki, îmân etmiş olanlar arasında çirkin, yaramaz şeylerin yayılmasını arzu ederler, o kimseler için dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap vardır ve Allah bilir, sizler ise bilmezsiniz.

    Nisa 115. Her kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse onu o takib ettiği yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız. Ve o ne fena bir gidilecek yer

    İsra 85. Sana ruhtan sual ederler. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak az bir şey verilmiştir.

    Sayın kalemzede dine sonradan her türlü ekleme ve eksiltmeler bidattir.

    Ben kadınların İslam ahlakına emirlerine yasaklarına uygun bir işte çalışabileceğini söylüyorum zaten. Ama kadını özgürleştiriyorum diyerekten de kadını kocasına itaat etmeyen kendi başına buyruk İslamın emrettiği tesettürden kopuk bir meta haline döndürülmesine de karşı çıkıyorum. Sadece kocasına ait olan bir kadını soyup tüm topluma sunulmasına ve göz zinasına itiraz ediyorum.

    Bize başkalarının karar verdiği bir hayat tarzını dayatmalarına karşıyım. Bugün batıda ahlaki değerler yozlaşmış aile hayatı yok olmuşken, batı bunca teknolojisine, buluşuna keşfine rağmen ahlaken yerin dibine batmışken ahlaki yozlaşma onun için için kanayan yarası iken benim bunlara itirazım olacaktır elbette.

    Öncelikle şunu söyleyim sizin fikirlerinize uymuyor diye beni linç edemezsiniz. Bizde deliller konuşur sizin çizdiğiniz toz pembe hayat değil.

    Batının ahlaki bozulmalarına örnekler:

    http://www.milliyet.com.tr/2006/08/10/yazar/dundar.html

    http://kuzucuk.wordpress.com/2006/12/27/iste-sapiklarin-analizi/

    Yukarıda yazdığım iki örnek herşeyi açıklamaya yetiyor. Bugün Türk insanın da aynı yolda olduğunu görmemek için kör olmak lazım.

    http://kuzucuk.wordpress.com/tag/islam-dava-toplum/

    bu linkde google da en çok arama yapılan kelimelerin neler olduğunu okuyabilirsiniz.

    Bizim itirazımız bunlara. Kadını özgürleştiriyorum diyerek toplum hayatına kazandırıyorum diyerek hata etmeyelim. Kadının en önemli vazifesi analıktır diyorum buna bile itiraz ediyorsunuz. Aile hayatının korunmasında ve çocuğun topluma kazandırılmasında yetiştirilmesinde eğitiminde en büyük etken ana iken buna bile itiraz ediyorsunuz. Tüm kadınların çalışma zorunluluğu olmadığı gibi kadının çalışmamasını gerektiren bir emir olmadığını (İslamın emir ve yasaklarına uygun bir iş, ortamda aynı şekilde uygun olmalı) söylüyorum buna da itiraz ediyorsunuz. Sanki çalışmayan her kadın hapis hayatı yaşıyormuş gibi saçmasapan sözler söylüyorsunuz. Kadının özgür olması sanki onun illa çalışmasında yatıyor gibi sözler sarfediyorsunuz.

    İşin doğrusu burda sapla saman iyice karıştı. Biz Allahın Kur’anında ve Resulünün sünnetinden sapmayalım diyoruz. Allahın Kur’anından ve Resulünün sünnetinden ahkam çıkarmanın zorluğundan bahsediyoruz ayet yazıyoruz hadis yazıyoruz sizler modern islam düşüncesini (batının bize biçtiği ) savunuyorsunuz.

    Engin Ardıçın yazısı:

    http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=65757,10,2

    Biz ne demişiz toplum ahlakına uymayan her işi yapanı iş güç sahibi değildi bu yüzden bu işi yapıyorlardı demenin yanlış olduğu idi. Örnekler veriyorum size sizler ya sabır çekiyorsunuz. Batıda her türlü ahlaksızlığı yapanlar okur yazar takımı mı yoksa halkın avam takımı mı? Bunu sadece eğitimli olmaya bir iş güç sahibi olmaya bağlamanın hatalı olduğunu anlatmak istedim.

    Metin beyin yorumunuda sizin takdirinize bırakıyorum.

    Allahın selamı rahmeti bereketi üzerinize olsun.

  39. 17 Şubat 2007 - 17:35 39.Ecenaze

    Büyüklerim son noktayı koymuşlar gerçi ..
    Ama birkaç noktaya temas etmeden bu ilmeği terketmek istemiyorum..
    SN Kuzucuk,
    Engin Ardıç ın aynı yazısını ben bloğumda yoruma açmıştım..Vaktiniz olduğunda lütfen siz de okuyun..
    http://e-ce-naze.blogspot.com/2007/02/seksel-obezite-ve-fahielik-zerine.html
    Adam, ev hanımlarına da o…u diyor..Sanırım o kısmına da katılıyor olmalısınız..

    Rusya dan gelip fahişelik yapan okumuş kadınlar, sizin ve biat ettiğiniz yüce alim(!!) Engin Ardıç ın iddia ettiği gibi zevkinden ve özgürlük adına fahişelik yapmıyorlar..
    Ekonomileri bozulduğu ve kapitalizme yenildikleri için aç kalMamak için çaresizlikten yapıyorlar…

    Ama Allah ın izniyle inşaallah İslam gelecek ve bu bacılarımızı üçer dörder nikahlamak suretiyle takva sahibi erkeklerimiz fahişelikten kurtaracaklar!!!

    Benim hala umudum var!!

    saygılar

  40. 17 Şubat 2007 - 17:50 40.kuzucuk

    Ece hanım sizin büyükleriniz neye nokta koymuş anlayamadım gitti. Herkes fikrini söylüyor büyüklerim bilir diyorsanız bişey diyemem. Maalesef sizin blogunuza giriş yapamıyorum şirketin koyduğu filtre yasaklıyor. Yasaklı sizin site :)

    Yapmayın Ece hanım Türkiyede çok azla kanaat eden milyonlarca kişi var. Her aç kalan fahişelik yapmıyor. İnsanlar kolay yoldan para kazanmanın yollarını arıyor.

    Ece hanım şok olacaksınız ama ülkemizde eşcinse ilişki de yaygınlaşmaya başladı. Herşeyi para ve işle açıklayamassınız. İnsanların nefsi, ahlakın bozulması ve daha birçok neden …

    Köşe yazısını ahlaki bozulmaya örnek olsun diye verdim.

    Yabancı uyruklu fahişe aç kaldığı için değil daha çok para kazanmak için ülkemize geliyor. Dünyada milyar dolarla ifade edilen rakamlarda ülkeler po… dan para kazanıyor. Bu kadınlar aç kaldığı için bu işi yapmıyor.

    Saygılar, Sevgiler

  41. 17 Şubat 2007 - 17:54 41.XSI

    Yabancı uyruklu fahişe aç kaldığı için değil daha çok para kazanmak için ülkemize geliyor. Dünyada milyar dolarla ifade edilen rakamlarda ülkeler por…. dan para kazanıyor. Bu kadınlar aç kaldığı için bu işi yapmıyor

    Tamam kadinlarin tümü mecburiyetten yapmiyor bunu. Hedonizm aldi yürüdü ve geri dönüsü de yok bu ahlaki cöküntünün. Bir kac nesil sonra normal adam bulamayacagiz belkide.

    Ama vesikali fahiselerin büyük cogunlugu normal yasamlarinda güzel bir aile kurmayi düslemislerdir. Seve seve o sektörde onun bunun mali olmayi kim ister ki?

    Hedonistlerle mecbur kalanlari birbirine karistirmamak lazim.

  42. 17 Şubat 2007 - 18:42 42.Ecenaze

    Kuzucuk bey,
    Maalesef sizin blogunuza giriş yapamıyorum şirketin koyduğu filtre yasaklıyor. Yasaklı sizin site :)

    Şirketiniz caiz değil diye, hanım sitelerine girişi engelliyor olmasın:))))

    saygılar

  43. 17 Şubat 2007 - 18:45 43.XSI

    Şirketiniz caiz değil diye, hanım sitelerine girişi engelliyor olmasın:))))

    ))))))))

    Cumartesi gününün esprisi ilan ediyorum.

  44. 18 Şubat 2007 - 00:49 44.XSI

    Konu fahiselige kaymis gerci biraz.

    Madem konu hazir acilmis fahiseligin cözümü üzerine nacizane fikrimi belirteyim.

    Fahiseligi savunanlarin en klise argümani “-fahiseligin en eski mesleklerden biri oldugu” sacmaligidir. Burada eski olup olmasini önemsemiyorum, fakat onlar eski olmasini su cümleye endekslerler “-birak elleme, bu cark böyle döner, degismez bir gercektir bu” .

    Burada “-eski olan degismez, degistirilemez, degistirilmemelidir” mantiginin yanlisliginin farkina varamamakla birlikte fahiselige ve ona paralel seyreden kurumlsal p..venklige care bulunamayacagini iddia ederler.

    Oysa bunun caresi vardir, Arabistan’da mazallah birinin karisini sattiginizi düsünsenize? Basiniza neler gelir? )..

    Orada olmuyor mu bu vakalar? Olmuyor tabi ki. yapmak isteyen ya gizli yapiyor (ki buda cok risklidir, bu yüzden münferit vaka sayisi yok gibidir) ya da disarida yapiyor yapacagini.

    Cözüm basit. Ciddi bir yasak getirilmeli. Yasaklarin cignenmek icin varoldugunu iddia edenlere ise “-cezalarin yasaklari cigneyenler icin varoldugunu hatiratilmalidir.

  45. 18 Şubat 2007 - 00:52 45.XSI

    Düzeltme.

    “-varoldugunu” daki “nu” fazla kacmis.

  46. 18 Şubat 2007 - 00:56 46.Ecenaze

    XSI bey,
    fahişelik iyi birşey yada masumlar gibi bir tezim yok ama bu fahişelere gidenler erkek değil mi?
    Arz-talep dengesi diye bir şey var biliyorsunuz..
    Kadınlar fahişeyse onlara giden erkekler de fahişedir..yada adını siz koyun..

    Ayrıca konumuz nereden buraya geldi bir hatırlayalım..
    Kuzucuk bey çok büyük bir GAF yaptı..
    Ve Ali Bulaç ın bir ara kazara ağzından çıkıp günlerce başını ağrıtan cümleyi daha farklı bir tarzda sarfetti..

    Batıyı ve batı kaynaklı ideolojileri [feminizm vb] suçlayacağım derken modern kadını fahişe olarak tanımladı..
    Yani kadın onun gözünde ya kutsal anne yada fahişelik ikileminde sıkışmış kalmış gibi bir anlam ortaya koydu..

    Ne yani şimdi ben mühendisim ve yeni çalışmaya başladım..
    Anne de değilim..
    Batı beni fahişe mi yaptı?

    Aslında bu kadar sığ bir düşünce tartışmaya bile değmez ama, işte ister istemez reaksiyon veriyoruz..

    Huyumuz kurusun:)

    sayg.

  47. 18 Şubat 2007 - 00:58 47.XSI

    Huyun batsin evet ))..

    Ama kuzucuk beyin niyeti kötü degil bunu biliyoruz.

  48. 18 Şubat 2007 - 01:08 48.Ecenaze

    XSI Bey,
    sağ omzu ameliyatlı bir arkadaşım sormamı rica etti..
    Sol elle tenis oynamak caiz midir acaba?

    [valla çok ciddiyim]

    sayg.

  49. 18 Şubat 2007 - 01:15 49.XSI

    Fetvanin kritigi nasil yapilir bilmiyorum ama, okuduklarimdan yola cikacagim. Yetersizlik veya yanlisliklardan sahsim sorumludur. Kimse dogru analiz beklemesin.

    Önce tenis oynamanin dinen ne derece kabul edilebilir oldugu sorgulanmalidir. Mesela tenis oynamak fiili önce kadinlari daha sonra da onlarin eteklerini akla getiriyor (gülmeyin, bu nesnel bir tespittir).

    Etek bicimi ve boyu adaba uygunsa sol el sorununa gecebiliriz.

    Bildigim kadariyla sag elle is tutmak daha makbul sayilir İslami gelenegimizde. Sol elle is tutmanin negatif cagrisimlara yol actigi düsünülür.

    Bunda “-kitabi sol veya sag tarafindan verilenler” hükmünün etkisi olabilir diye düsünüyorum. İlgili bir hadis varsa da bilmiyorum.

    Eger sag omuz sakatlanmis ve sag elle raket tutulamiyor ve tenisten mahrum kaliniyorsa mecburiyet geregi sol elle oynamasi icap etmelidir.

    Hasili sol elle oynayabilmesinde bir mahzur yoktur. Allah’u A’lem.

    Bir an kendimi fetva makami gibi hissettim)

  50. 18 Şubat 2007 - 01:16 50.XSI

    Bu arada kolu sakat olan arkadasimizin hangi mezhepten oldugu da önem tasiyabilir bunu da belirtmekte fayda var.

  51. 18 Şubat 2007 - 01:19 51.Ecenaze

    Teşekkürler:)
    Kendisi etek giymek zorunda olmayan, yani hemcinsiniz olduğu için sanırım tenis oynaması otomatikman caiz oluyor..

    Sol el meselesini de akılla halletmiş oldunuz..
    Vebali boynunuza:))))

    iyi geceler..

  52. 18 Şubat 2007 - 01:21 52.Ecenaze

    Bu arada kolu sakat olan arkadasimizin hangi mezhepten oldugu da önem tasiyabilir bunu da belirtmekte fayda var.
    :)))))
    töbe yarabbim..
    gece gece güldüm bir sürü..
    Afaroz edildim zaten ağlanacak halime gülmekteyim..
    Bir de siz pazar gününün esprisini patlattınız..
    ilahi:)

  53. 18 Şubat 2007 - 01:25 53.XSI

    Teşekkürler:)

    Rica ederiz (biz ekibiz de ondan ederiz diyoruz).

    Kendisi etek giymek zorunda olmayan, yani hemcinsiniz olduğu için sanırım tenis oynaması otomatikman caiz oluyor..

    Zorla etek giydirin o halde (ters bir sey mi dedim?)

    Sol el meselesini de akılla halletmiş oldunuz..
    Vebali boynunuza:))))

    Ben rasyonel bir cözüm getirmeye calistim. Süphesiz dogru bilgi Allah katindadir.

    iyi geceler..

    Bu yalan, cünkü asagida bir mesajiniz daha var.

  54. 18 Şubat 2007 - 01:28 54.XSI

    Saka maka müctehidlik zor bir is. Vebali büyük. Ölcü kacinca Allah adina ahkam kesmeye kadar vardirabiliyor.

    Fakat yukaridaki mezkur sakalasmalarda oldugu gibi itikadi olarak önem arzetmeyen mevzularda kisi eger tuvaletine kendi gidebilecek kadar kudrete sahipse genel bir görüse veya bir alimin fetvasina gerek duymamalidir.

  55. 18 Şubat 2007 - 11:10 55.kuzucuk

    Selamun Aleyküm,

    Benim söylemediğim ve yapmadığım işleri sanki benim hayat anlayışım buymuş gibi karşı tarafın bana yüklemesine üzüldüm.

    Metin Bey diyor ki,

    ‘’Hayvan tekmelemek isteyenlerin müslümanlık dersi vermesi ne kadar da ilginç, değil mi Ece Hanım! O bey size cevap verdiğini sanıyor, ama çok yanılıyor. ‘’

    Benim sözlerimden hayvan tekmelemek istediğimi nerden çıkarmış bu beyefendi acaba. Dinimizde karşı tarafa suizan etmek yasaklanmıştır. Dinimizde hayvanlara da eziyet etmek yasaklanmış ki hayvan tekmeleme isteği bizde olsun.

    ‘’Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu ve içine indi; su alıp dışarı çıktı. Bir de ne görsün, bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu. Adam kendi kendine “bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış” deyip hemen kuyuya indi, mestini su ile doldurdu ve mesti ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Onun bu hareketinden Allah Teâlâ hoşnut oldu ve adamı bağışladı.”

    Konu fahişelik ve nedenleri olmadığı için daha fazla uzatmayı lüzumsuz görüyorum. Sadece şunu söyleyim. İslamın fuhşa giden yolları kapadığını toplum hayatında yaygınlaşmasına alenileşmesine engel olduğunu buna rağmen bunu yapanlara en ağır cezayı verdiğini hatırlatıyım. Burda İslamın emirlerinin, Peygamberimizin emirlerinin öğütlerinin insanların nefslerini terbiye etmesine yönelik olduğunun ve insanında nefsini terbiye etmeye mecbur olduğunu söyleyim.

    Tebük seferi dönüşünde Allah Resulü (a.s.v.) sahabesine şöyle buyuruyor.

    “Küçük cihattan büyük cihada döndük

    Büyük cihat kişinin kendi nefsi ile savaşıdır'’

    Bugün kadını sosyal hayata kazandırıyoruz diyerekten onu her türlü edep ve hayadan sıyırıp tüm topluma sunulmasına karşıyız. Bugün fuhş gazetesi albümü paçavra kağıdına, her türlü ahlaksızlığı gözler önüne seren medyasına, toplumun ahlakını bozan her ne var ise ona karşıyız.

    Ece hanım demiş ki,

    ‘’Kuzucuk bey çok büyük bir GAF yaptı..
    Ve Ali Bulaç ın bir ara kazara ağzından çıkıp günlerce başını ağrıtan cümleyi daha farklı bir tarzda sarfetti..

    Batıyı ve batı kaynaklı ideolojileri [feminizm vb] suçlayacağım derken modern kadını fahişe olarak tanımladı..'’

    Ece hanım bir müslüman kadının kılıf kıyafetine dikkat etmesi gerektiğini söylememin neresi yanlış. Bir karış boyundaki eteğiyle, dar ve şeffaf giysisiyle (hiç giymese daha az dikkat çeker belki) müslüman olan bir bayan, başkalarının göz zinasına girmesine neden olmuyor mu?

    Sizin özgürlük anlayışınız batıdan kaynaklandığı için anlamak istemiyorsunuz. Bir toplumda eğer kadın ahlaken ne kadar üstün ise o toplumda başarı beklersin. Yoksa bugün ki gibiyse nereye baksan rezaletten başka birşey görmessin. Ben size bugün batının ahlaken ne durumda olduğunu bunca keşfine teknolojisine rağmen ahlakın, aile kavramının yok olmaya başladığını anlatmaya çalıştım. Bu onun için için kanayan yarası.

    Benim derdim müslüman bir kadının çalışıp çalışmaması veya evinde oturup oturmaması değil. Benim derdim batının bize biçtiği kılıf ve bunun bizi birgün içinden çıkılmaz durumlara düşüreceği. Kadını özgürleştiriyorum diyerekten onu kendi başına buyruk, ailesine kopuk bireyler haline getirilmesine karşı çıkıyorum.

    Konuyu çalışan kadın böyledir çalışmayan böyledir diye dar bir alanda düşünme.

    Ayrıca mezheplerle ilgili şakalaşmanızda hiç hoş olmamış. Bizler Peygamber Efendimiz s.a.v. in sünnetine uyarız. Arkadaşımın sağ omzu sakatlandı sol eliyle oynayabilir mi gibi sözler size yakışıyor mu? Bunun ardından yaptığınız yorumlar size yakışıyor mu? Peygamber Efendimiz s.a.v. in sünnetine uyan müslümanlara bu yapmış olduğunuz saygısızlık değil mi? Dinle hiç alay edilir mi?

    Ayrıca Ece hanım aforoz edilmek hıristiyanlara ait bir tabir böyle bir sözü kullanmanızda hatalı.

  56. 18 Şubat 2007 - 11:26 56.murat koçak

    Ya! Allahtan arkadaşın sağ kolu ameliyatlıymış, eğer sağ bacağı ameliyatlı olsa caiz mi değilmi diye tek ayağının üzerindede yürütmeyeceksiniz:)) diğeri sol bacak ya.

    Hem sağ kolu normalken bile sol kolu ile tenis oynayamayacağını kim söylüyor. Yav! ben yoksa başka bir Kitap mı okuyorum?:)

    Hiçbir şey olmasa bile mecburiyet diye bir kural var. İnsana domuz etini bile yediren. Sağ elini mecburen kullanamayan bir insan her işini sol eli ile yapacak, başka yolumu var?

    XSI Kardeşim kusura bakma alanına girdim. Mevzuya ufak bir katkımız olsun:)

  57. 18 Şubat 2007 - 12:16 57.XSI

    Murat Kocak kardesim

    Lütfen uzmanlarin alanina müdahale etmeyiniz ))..

    kuzucuk kardesim,

    Ece’s Advocate (-))) olarak sunu söylemek isterim; burada türlü türlü yaziliyor ciziliyor ama bir türlü ölcü tutturulamiyor gördügüm kadariyla.

    Örnegin Ece Hanim’in itirazi kadini hor gör gördügü halde hor görmemis gibi gösteren anlayisadir. Bu anlayis geleneksel düsüncenin icinde var ben de bu anlayisin icinde oldugum icin biliyorum.

    Esat efendinin söyledigi bir söz geldi aklima, o söyle demisti; mecbur kalmadikca kadini pazara dahi cikarmayin. Bu sakat bir anlayistir, hükmü verenin dürüstlügü, güvenilirligi, deger, alimligi veya is bilirliginin bu hükmün dogrulugunu göstermeyecegi asikardir.

    Hüküm yanlistir bir kere.

    Ece hanım bir müslüman kadının kılıf kıyafetine dikkat etmesi gerektiğini söylememin neresi yanlış. Bir karış boyundaki eteğiyle, dar ve şeffaf giysisiyle (hiç giymese daha az dikkat çeker belki) müslüman olan bir bayan, başkalarının göz zinasına girmesine neden olmuyor mu? / kuzucuk

    Bunlara itiraz eden yok ki?

    Sizin özgürlük anlayışınız batıdan kaynaklandığı için anlamak istemiyorsunuz. / kuzucuk

    Sizin özgürlük anlayisiniz ise uzakdogudan kaynaklaniyor degil mi? Ya da Güney Kutbu’ndan? Yanlis mi biliyorum? Yoksa sizin gibi bilip bilmeden desteksizce atiyor muyum?

    Kadinin calismasindan bahseden birinin özgürlük anlayisi neden batidan kaynaklaniyor olsun? Bu nasil birön yargidir?

    Benim derdim müslüman bir kadının çalışıp çalışmaması veya evinde oturup oturmaması değil. Benim derdim batının bize biçtiği kılıf ve bunun bizi birgün içinden çıkılmaz durumlara düşüreceği. Kadını özgürleştiriyorum diyerekten onu kendi başına buyruk, ailesine kopuk bireyler haline getirilmesine karşı çıkıyorum.

    Buna da kimse itiraz etmiyor ki?

    Ayrıca mezheplerle ilgili şakalaşmanızda hiç hoş olmamış. Bizler Peygamber Efendimiz s.a.v. in sünnetine uyarız. Arkadaşımın sağ omzu sakatlandı sol eliyle oynayabilir mi gibi sözler size yakışıyor mu?

    Bence cok yerinde bir saka olmus. Elinin kolunun nasil yikacagini akledemeyen bir insan (dogaldir olabilir, baskasinin yönlendirmesine ihtiyca duymasi cok anormal degildir) herkesi kendi gibi sanip “-bak öyle yapma yanlis, bu konuda ittifak var, söyle söyle yapmalisin” deme hakkina sahip degildir.

    Sen akledemiyorsun beceremiyorsun diye bu herkesin senin uydugun muamelata uymasini zorunlu kilmaz. O senin sorunundur.

    Bir insana balik tutmayi ögretmek ona hergün hazir balik vermekten daha efdaldir ve akillicadir.

    İnsanlarin her anina karisirsaniz onlari robotlastirmis olursunuz. Nitekim bulundugum cemaatlerde cok robot görmüslügüm ve tanimisligim vardir. Her özel durumunu seyhine veya su anki yasam tecrübesini bilmesine olanak olmayan Gazzali vb alimlere refere eden adamlar var düsünün..

    Simdi böyle düsününce itikadi olarak yoldan cikmis mi olunur? Hayir. Ama geleneksel anlayisa göre itikad zayiflamis oluyor ki bu cok sacma.

    Hasili Allah’in adina kimse hüküm veremez. Ve icine et düsmüs durgun bir suyun icilip icilmemesi mezhep imamlarina degil, doktorlara ve bu isin ehillerine sorulacak sorulardir. Zaten imamlar o dönemin en iyi tib bilgisine göre cevaplamislardir bu sorulari.

    Sizler hikmete degil sekle baktiginizdan gerksiz detaylar icinde kayboluyorsunuz.

    Vesselam. )

    Biraz uyumam lazim..

  58. 18 Şubat 2007 - 13:43 58.kuzucuk

    Geleneksel düşünceyi eleştiriyorum diyerek onun tam zıddını yapmakta her zaman doğru sonuç vermez. Ben taaa en başından bu yana kadının çalışabileceğini belirttim. Ama kadının çalışmasıyla, kadının toplum hayatına kazandırıyorum diyerekten de aslından maneviyatından dini değerlerinden koparılmasına karşı olduğumu söyledim.

    Bugün ki eğitim sistemi ve kadınların çalışma şartının İslam Şeriatine ters olduğu tarafları var. İslam şeriatine ters olan hiçbir işin benim gözümde değeri yoktur. Bizim ilk amacımız ilk önce bu ülkeye İslam Şeriatini getirmek ve laikliği ait olduğu yere yollamak. Her ne kadar laiklik kişilerin dinlerini güvence altına almak olduğu gibi tanımlamalar getirilsede realite çok farklı. Allahın emir ve yasaklarının özellikle ceza ve eğitim (dini eğitim) kısmını budayıp sosyal hayatta uygulanmasını engellemek. Dini kişilerin vicdanlarına hapsetmek. Kısas mı bu çağda olur mu yahu, hırsızın elinin kesilmesi mi vahşet, dinin emir ve yasaklarımı bu devirde olur mu yahu diye başlayan teraneler.

    Bugün Diyanet İşleri devletin yayın organı haline gelmişse , müslümanlar camilerde mahpus kalmışsa bunun nedenlerini iyi anlamak lazım.

    Anlayacağınız kadını sosyal hayata sürerken kurtların arasına kuzuları yollamayacağız.

    Esad Efendi kim bilmiyorum. (Esad Coşan mı? )

    Niçin böyle bir söz söylemiş bilemiyorum açıklaması olsa gerek.

    Sağ tarafına yatmak, hayırlı işlerde sağını kullanmak Peygamberimizin sünnetidir. Peygamberimizin sünnetiyle alay edende sadece bir zavallıdır. Peygamber Efendimiz s.a.v. ne derse o bizim için geçerlidir.

    Mezhep imamlarına laf atan zavallılara İmam-ı Azam Ebu Hanifenin şu sözleri yerinde olur.

    Bir gün imam-ı Azam ebu Hanife Hazretleri çamaşırlarını yıkamaktadır. Çamaşırlarını suyun için daldırıp daldırıp çıkarmakta ve defalarca yıkamaktadır. Ordan geçen birisi fetvan 3 kere yıkamayla temiz olurdu niye böyle yapıyorsun sorusuna şu cevabı verir.

    - O fetva bu takva.

  59. 18 Şubat 2007 - 14:06 59.kuzucuk

    Gazali büyük bir islam alimidir. Ben kendisinden çok faydalandım. Eserleri ortada. Boş boş konuşmamış hayatı boyunca çalışmış ve eser vermiş. Onun gibi daha nice muteber alim müslümanlara doğru yolu göstermiş.

    itikada ait meseleler ayrı muamelata ait meseleler ayrıdır.

  60. 18 Şubat 2007 - 16:53 60.Ecenaze

    Sn Kuzucuk kimse burada ne peygamberimizle ne de sünnetle dalga geçmiyor..
    Bir kere din ve Allah sizin tekelinizde de değil! Lütfen artık şu at gözlüğünüzü birazcık kenara koyun da bunlar ne demeye çalışıyor diye biraz kafa yorun..
    Belki Allah beni sizden daha çok seviyor, nerden biliyorsunuz?
    Ben yukarıda bir yığın ironi yaparak biraz zihin jimnastiği yapmanızı istedim ama boşa kürek çekiyorum..Sizin kafanızda bir şeriat tanımı var ve benim o katı duvarı kırıp sizin beyninize ulaşmama imkan yok görünüyor..

    Bugün tevafuk oldu; üç yere aynı şeyi yazıyorum..
    Ben senin gül bahçende oyunlarıyla mutlu
    Ve affedilmeyi çok seven yaramaz bir çocuğum.

    Benim Allah ım böyle ve ben ümid ediyorum ki beni seviyor..Çünkü ben onu çok seviyorum..
    Sevmesem zaten şimdiye kadar çoktan terkederdim ve sorgulamayı bırakırdım..
    Ben beşeri bir Din oluştuğunu ve bir sürü bidattan temizlenmesi gerektiğini düşünüyorum..
    Yani bir sol elimi kullandım diye Allah ın beni yakacağını sanmıyorum ve bu kadar basit bir meseleyi de O nun bana bahşettiği akılla çözebileceğimi düşünüyorum..

    Bana dediniz ki;
    Tefsirden mealden din öğrenilmez hanfendi!

    E be kardeşim, tefsir ve mealler bile binbir türlü..Fıkıh ve ilmihaller desen binbir çeşit..Sen kendinin en doğru olduğunu söylüyorsun, bir diğeri hayır ben en doğruyum diyor ve herkes kendine göre bir Din yazıyor..
    İşte ben de diyorum ki ; böyle çok seslilik varken, adam gibi konsüller toplansın da uzman ilahiyatçılar bir karara bağlasınlar madem..
    Nedense her cemaat her tarikat farklı telden çalıyor..
    Ön yargılarınızı bir kenara bırakıp bu kız ne demeye çalışıyor diye biraz daha kafa patlatsaydınız ortak bir nokta bile bulabilirdik..
    En son yazdığınız post da evlere şenlik oldu yine..

    Bugün ki eğitim sistemi ve kadınların çalışma şartının İslam Şeriatine ters olduğu tarafları var. İslam şeriatine ters olan hiçbir işin benim gözümde değeri yoktur.

    İslam şeriati gelene kadar kadınlar ne yapacaklar peki?
    Okula gitmeyip takva koca adayları gelip beni bulsun diye, görücü yolu mu gözleyecekler..
    Alternatif sunun bakalım?
    Ayrıca bana ne kadar haramsa sana da o kadar haram..Sizin çalıştığınız şirkette hanım yok mu?
    Biz çok gördük caiz değil diye karısını çalıştırmayıp kendisi hanımlarla 8 saat mesai yapan takva kardeşlerimizi..!
    Üniveriste ortamı da aynı şekilde, bana haramsa sana da haram..
    Gidip kadın hocalardan ders alman caiz mi?
    Sen de okuma o zaman!

    Bizim ilk amacımız ilk önce bu ülkeye İslam Şeriatini getirmek ve laikliği ait olduğu yere yollamak.
    Siz kimsiniz arkadaşım?
    Taleban gibi kadınları alıp burkaya sokarım hayalleri mi görüyorsunuz yoksa?
    Müslüman kadının gözü açıldı, hiç kusura bakmayın..
    Zaten okumasına karşı olmanızın nedeni de gözünün açılması ve haklarını öğrenmesi!
    Okumuş dindar kadınlarla evlenmekten çekinen, dindarların neden çekindiklerini az çok biliyoruz..

    Her ne kadar laiklik kişilerin dinlerini güvence altına almak olduğu gibi tanımlamalar getirilsede realite çok farklı. Allahın emir ve yasaklarının özellikle ceza ve eğitim (dini eğitim) kısmını budayıp sosyal hayatta uygulanmasını engellemek. Dini kişilerin vicdanlarına hapsetmek. Kısas mı bu çağda olur mu yahu, hırsızın elinin kesilmesi mi vahşet, dinin emir ve yasaklarımı bu devirde olur mu yahu diye başlayan teraneler.
    Valla bir talebanla müşerref olduğumu bilseydim, ona göre yazardım:)
    Saygıda kusur ettiysem affola:))

    Bugün Diyanet İşleri devletin yayın organı haline gelmişse , müslümanlar camilerde mahpus kalmışsa bunun nedenlerini iyi anlamak lazım.
    konuyu zaten iyice dağıttık..Buna hiç yorum getirmeyelim..

    Anlayacağınız kadını sosyal hayata sürerken kurtların arasına kuzuları yollamayacağız.
    :)))
    Yollamayın size zorla yollayın diyen yok zaten…
    Ama şu önce şu kurtları ıslah etseniz nasıl olur?

    saygılar

  61. 18 Şubat 2007 - 17:36 61.XSI

    Geleneksel düşünceyi eleştiriyorum diyerek onun tam zıddını yapmakta her zaman doğru sonuç vermez. Ben taaa en başından bu yana kadının çalışabileceğini belirttim. Ama kadının çalışmasıyla, kadının toplum hayatına kazandırıyorum diyerekten de aslından maneviyatından dini değerlerinden koparılmasına karşı olduğumu söyledim / Kuzucuk

    Tamam kabul de, karsi tarafin demedigi seyleri demis gibi farzetmeniz size de garip gelmiyor mu? Bu dediklerinize sizin anladiginiz manada itiraz eden olmadi su ana kadar.

    Bugün ki eğitim sistemi ve kadınların çalışma şartının İslam Şeriatine ters olduğu tarafları var

    Peki erkeklerin durumu? Ece hanim özetlemis, erkekleri calisma ortamlarindan kim koruyacak? Minietekli, seksi kiyafet giyen kadinlardan kim koruyacak?

    Erkekler o ortamlarda calismali mi?

    Adini vermek istemedigim büyük müslüman bir sirket var, hepiniz bilirsiniz.Gida üzerine yaptigi reklamlari ile ünlüdür. Bu sirketin yönetim binasina giderseniz mini eteklilerin arasinda bogulursunuz.

    Bu adamlar gelenekcidir ve carsambadaki bir cok cemaate el altindan para yardimi yaparlar. Buna karsin mini eteklilerden kuma yapma gibi garabet özellikleri de vardir. Hanimlari mi?. Onlari altlarina Jeep cekerek ikna ederler, Jeep hem iyi bir arazi hem de iyi bir teselli aracidir. Adi üstünde General Purpose = Her türlü kullanim )))..

    İslam şeriatine ters olan hiçbir işin benim gözümde değeri yoktur.
    Amenna. Seriat=mesruiyyet.

    Bizim ilk amacımız ilk önce bu ülkeye İslam Şeriatini getirmek ve laikliği ait olduğu yere yollamak

    Getireceginiz İslam Seriati dediginiz sey gercekten İslam Seriati mi olacak? O Allah’in dedigi degil, sizin kafanizdaki seriat olacak. Kuran, sünnet ve icma diyerek “-Allah’in seriati zaten bunlardan olusur” gibi sig bir yorum getirmeyin. Ben o ücünden sizin anladiklarinizi anlamiyorum mesela.

    Her ne kadar laiklik kişilerin dinlerini güvence altına almak olduğu gibi tanımlamalar getirilsede realite çok farklı. Allahın emir ve yasaklarının özellikle ceza ve eğitim (dini eğitim) kısmını budayıp sosyal hayatta uygulanmasını engellemek. Dini kişilerin vicdanlarına hapsetmek.

    Katiliyorum. Fakat dileyen diledigi dine inanabilir, din degistiren veya cikani öldürmeye kalkarsaniz o kafanizdaki sistemi kiyamete kadar getiremezsiniz.

    Dini kişilerin vicdanlarına hapsetmek. Kısas mı bu çağda olur mu yahu, hırsızın elinin kesilmesi mi vahşet, dinin emir ve yasaklarımı bu devirde olur mu yahu diye başlayan teraneler.

    Hirsizin gerektiginde basi bile kesilir. El yetmeyebilir. ABD’de gectigimiz senelerde New Orleans’ta ser’i kaideler uygulandi ve yagmacilar makineli tüfeklerle tarandi. ABD ordusu taradi. Cünkü baska cözümü yoktu, tecavüz, adam öldürme, hirsizlik, gasp kisacasi kanunsuzluk vardi. Kanun geldi demir yumrugunu indirdi ve olayi cözdü.

    El kesilmesinin altindaki hikmet “sorunun cözülmeye calisilmasi”dir. Her zaman el kesersin sorun cözülür mü? Hayir, cözülmez. İste o andan sonra el degil baska seyler kesmeye baslarsin. Sekle semale uygulamaya degil, altinda yatan hikmete bakacaksin. Ashab döneminde adalet kilicin omuzdan basi indirmesi kadar kisa sürüyordu. Baska care yoktu.

    Ben sahsen hirsizlarin derece derece uzuvlarinin kesilmesini arzularim. Özellikle büyük hirsizlarin dogranmasi gerekiyor.

    Sağ tarafına yatmak, hayırlı işlerde sağını kullanmak Peygamberimizin sünnetidir. Peygamberimizin sünnetiyle alay edende sadece bir zavallıdır. Peygamber Efendimiz s.a.v. ne derse o bizim için geçerlidir.

    Kardesim acayip duygusal yaklasiyorsunuz. Hala sekle semale bakiyorsunuz, hikmet denen bir sey var di mi?

    Mezhep imamlarına laf atan zavallılara İmam-ı Azam Ebu Hanifenin şu sözleri yerinde olur.

    Onlara hakaret eden yok, severiz de sayariz da. Ama onlari mükemmel bulmayiz. Mükemmel olan sadece Allah’tir, gerisi yaratilmis aciz/kusurlu varliklardir.

    Gazali büyük bir islam alimidir. Ben kendisinden çok faydalandım. Eserleri ortada. Boş boş konuşmamış hayatı boyunca çalışmış ve eser vermiş. Onun gibi daha nice muteber alim müslümanlara doğru yolu göstermiş.

    Evet büyük bir alimdir, cok iyi bir mantikcidir ayni zamanda. Onun dedüktif kanitlarini Immanuel Kant bile cürütememistir. Ve Gazzali 1000 sene öncesinden ezeliyet problemini cözmüstür, bilerek veya bilmeyerek.

  62. 18 Şubat 2007 - 17:38 62.XSI

    Valla bir talebanla müşerref olduğumu bilseydim, ona göre yazardım:)
    Saygıda kusur ettiysem affola:))
    ( Ece )

    Bu tirsaklik sonucu söylenmis bir ifadedir? ))

  63. 18 Şubat 2007 - 17:42 63.XSI

    Düzeltme;

    Adi üstünde General Purpose = Her türlü kullanim.

    olacakti. Jeep –> Geep..

  64. 20 Şubat 2007 - 08:35 64.kuzucuk

    Selamun Aleyküm,

    Ece hanım demişki,

    [ ‘’Sn Kuzucuk kimse burada ne peygamberimizle ne de sünnetle dalga geçmiyor..'’ ]

    Ece hanım içtihad üzerine açılmış ciddi bir konuda arkadaşimın sağ omzu sakatlandı sol koluyla oynayabilir mi gibi sözleri sarfeden siz değilmisiniz. Burda maksadınız ne idi acaba bizlere açıklarsanız seviniriz. Peygamber efendimiz s.a.v. Hayırlı işlerde sağ tarafını kullanırdı.

    [‘’Bir kere din ve Allah sizin tekelinizde de değil! Lütfen artık şu at gözlüğünüzü birazcık kenara koyun da bunlar ne demeye çalisiyor diye biraz kafa yorun..’’]

    Ben burda ehli sünnet itikatını anlatmaya çalisiyorum hanımefendi siz ne diyorsunuz. İnsanlar niyeyse her işde işin ehline müracaat ederken iş dine gelince böyle olmuyor. Ece hanım bende bir meslektaşinız olarak soruyorum size. Mühendis olana kadar nice kitaplar okudunuz, nice hocalardan ders aldınız ve buna rağmen daha ögrenmeniz gereken pekçok şey var. Yıllar geçmiş ve siz işinizde çok başarılı olmuşsunuz ve yeni yetmenin birisi hiçbir ilim tahsil etmeden sizden iyi mühendis olduğunu iddia ediyor. Ona nasıl bir cevap verirsiniz. Sizin durumunuzda aynı bunun gibi.

    İslam alimlerine tabi olmadıkça doğru yolda olamazsınız hanımefendi. Ehli sünnet alimleri Allah’ın Kur’anından ve Resulünün sünnetinden dinin emir ve yasaklarını bildirmişlerdir.

    Bir hadisi şerifde Alimler Peygamberlerin varisidir. Başka bir hadisi şerifte de ümmetimin alimleri İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir buyuruyor Peygamber Efendimiz (a.s.v.)

    [‘’Belki Allah beni sizden daha çok seviyor, nerden biliyorsunuz?
    Ben yukarıda bir yığın ironi yaparak biraz zihin jimnastiği yapmanızı istedim ama boşa kürek çekiyorum..Sizin kafanızda bir şeriat tanımı var ve benim o katı duvarı kırıp sizin beyninize ulaşmama imkan yok görünüyor..’’]

    Bunu bilemem elbette.

    Peygamber Efendimiz s.a.v. Kişi sevdiği ile beraberdir buyurmuş. Allah’ı sevmenin alameti Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmek ve Peygamber Efendimizi örnek almasındadır. Yoksa ben kalben Allah’ı seviyorum Allah’da beni seviyordur demek ne kadar inandırıcı olur. İmam-ı Rabbani Hazretleri bir mektubunda ’’İşin temeli kalbdir. Kalp Allahü teladan başkasına tutulmuşsa yıkılmış demektir. Bir işe yaramaz. Niyyet doğru olmadıkça, hayırlı işlerin, yardımların ve adete uyarak yapılan ibadetlerin, yalnız hiç faidesi olmaz. Kalbin selamet bulması da ve Allahü tealadan başka hiçbir şeye düşkün olmaması da lazımdır. Hem kalbin selameti, hem de bedenin salih işler yapması birlikte lazımdır. Beden salih ameller yapmaksızın, kalbim selamettedir demek batıldır, boştur. Kendini aldatmaktdır. ’’

    Ben Allah’ın sizi benden daha çok sevmesini isterim. Hiçkimseyi kendimden küçük görmüyorum.

    Şeriat: Peygamberlere gelen ilâhî hükümler (emirler ve yasaklar), din. İslâmiyet.
    Sizin kafanızda ne türlü bir şeriat var bilemiyorum ama Allah’ın emir ve yasaklarına uymak istemenin neresi kötü acaba?

    [’’ Bugün tevafuk oldu; üç yere aynı şeyi yazıyorum..
    Ben senin gül bahçende oyunlarıyla mutlu
    Ve affedilmeyi çok seven yaramaz bir çocugum.
    Benim Allah ım böyle ve ben ümid ediyorum ki beni seviyor..Çünkü ben onu çok seviyorum..
    Sevmesem zaten şimdiye kadar çoktan terkederdim ve sorgulamayı bırakırdım..
    Ben beşeri bir Din oluştuğunu ve bir sürü bidattan temizlenmesi gerektiğini düşünüyorum..
    Yani bir sol elimi kullandım diye Allah ın beni yakacağını sanmıyorum ve bu kadar basit bir meseleyi de O nun bana bahşettiği akılla çözebilecegimi düşünüyorum..]

    İslam alimleri kişinin yaşarken korku ve ümit arasında yaşaması gerektiğini söylerler.

    Bidatlerden temizlenmesine bende katılıyorum. Bazen çok güzel sözler söylüyorsun ama bazende hatalı sözler söylüyorsunuz.

    Hazret-i Aişe r.anha’dan rivayet edilen Peygamber Efendimizin s.a.v. Bir hadisinde şöyle buyuruyor.

    “Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çikarirsa, o şey kabul edilmez.”

    Sol elinizi kullanmanız günah değil elbette. Bir sünneti terketmiş olursunuz en fazla. Ama Peygamber Efendimiz s.a.v. İn bir sünnetini kötülemeniz küçümsemeniz bidat diye tabir etmeniz hatalıdır. Ben bunu bilmemenizden dolayı söylediğinizi umuyorum. Farz, vacip, sünnet, haram, helal, mubah, müstehap, mekruh , edeb gibi kavramları araştırmanızı tavsiye ederim. Bunları birbirine karıştırırsanız hata edersiniz. Peygamberimizi hayatını onun yaptıklarını kendimize örnek almaktan daha güzel ne olabilir.

    1. “Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının.”
    Haşr sûresi (59), 7
    2. “Resûlullah, nefsinin arzû ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. Onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir.”
    Necm sûresi (53), 3-4
    3. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

    4. “Sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar, Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır.”
    Ahzâb sûresi (33), 21
    5. “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çikan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşi içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”
    Nisâ sûresi (4), 65
    6. “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resûlüne götürün.”
    Nisâ sûresi (4), 59
    7. “Kim Resûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”
    Nisâ sûresi (4), 80
    8. “Şüphesiz ki sen doğru yola, Allah’ın yoluna götürüyorsun.”
    Şurâ sûresi (42), 52-53
    9. “Allah Resûlü’nün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasindan, yahut acı bir azabın uğramasından sakınsınlar.”
    Nûr sûresi (24), 63

    Hadisler:

    1. “Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri çok sual sormaları ve peygamberlerine karşi münakaşaya dalmaları helâk etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakınınız, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.”
    Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hac 412, Fezâil 130-131. Ayrıca bk. Tirmizî, İlim 17; Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime 1

    2. “Ey inananlar! Allah’ın ve Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin. Onların önüne kendiniz geçmediğiniz gibi, onlardan önce konuşmaya, bir iş hakkında hüküm beyan etmeye de kalkmayın” [Hucurât sûresi (49), 1].

    3. “Size, Allah’a çok saygı duymanızı, başinıza bir Habeşli köle bile emir olsa, onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler pek çok ihtilaflar görecekler. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere sımsıkı sarılınız. Sonradan ortaya çikarilmis bid’atlardan şiddetle kaçınınız. Çünkü her bid’at dalâlettir, sapıklıktır” buyurdular.
    Ebû Dâvûd, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 16. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 6

    4. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
    “İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer” buyurdu. Bunun üzerine:
    - Ey Allah’ın elçisi, cennete girmeyi kim istemez ki? denildi. Peygamber Efendimiz:
    – “Bana itaat edenler cennete girer, bana karşi gelenler cenneti istememiş demektir” buyurdu.
    Buhârî, İ’tisâm 2

    [‘’Bana dediniz ki;
    “Tefsirden mealden din ögrenilmez hanfendi!

    E be kardeşim, tefsir ve mealler bile binbir türlü..Fıkıh ve ilmihaller desen binbir çesit..Sen kendinin en doğru olduğunu söylüyorsun, bir diğeri hayır ben en doğruyum diyor ve herkes kendine göre bir Din yazıyor..
    İşte ben de diyorum ki ; böyle çok seslilik varken, adam gibi konsüller toplansın da uzman ilahiyatçılar bir karara bağlasınlar madem..
    Nedense her cemaat her tarikat farklı telden çaliyor..
    Ön yargılarınızı bir kenara bırakıp bu kız ne demeye çalisiyor diye biraz daha kafa patlatsaydınız ortak bir nokta bile bulabilirdik..
    En son yazdığınız post da evlere şenlik oldu yine..]

    Benim verdiğim linkleri okusaydınız orda epey ayrıntılı yazıyordu.

    Tefsir : Örtülü, kapalı olan şeyi ortaya çikarmak, açmak, beyân etmek, beşerî kudret dâhilinde, Kur’ân-ı kerîm âyetlerindeki murâd-ı ilâhîyi (Allahü teâlânın murâdını) anlamak.

    Kur’anı Kerimde bazı ayetlerin anlamı kapalıdır, müteşabihattandır.

    Sana Kur’ân’ı indiren O’dur (Allah’tır) . Bunun bir kısım âyetleri açık ve kesindir. Bunlar Kur’ân’ın esâsıdır. Diğer bir kısım âyetler de vardır ki müteşâbihâttır. İşte kalblerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’ân’ın müteşâbih âyetlerine uyarlar. Hâlbuki, o müteşâbihin te’vilini yalnız Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan kimseler ise; “Biz ona (müteşâbihe) inandık. Açık ve kapalı bütün âyetler Rabbimiz tarafındandır” derler. Bunları ancak akılları tam olanlar iyice düşünür. (Âl-i İmrân sûresi: 7)

    Ece kardeş Kur’an-ı kerimden ahkam çikarmak müctehidlerin işidir. Peygamber efendimiz .s.av. Hayatı boyunca Kur’anı açıklamıştır. Bir müctehidin Kur’anı Kerimden hüküm çikarabilmesi için pek çok ilmi ve Peygamber Efendimizin onbinlerce hadisini bilmek zorundadır. Bu hadislerin sıralaması sonradan nesh edilip edilmediği ravilerini hadislerin sıhhatini bilmesi gerekir. O zamanın dilinin lehçesini bilmesi gerekir. Bu işe yıllarını vermesi lazım. Boyacı küpü değil bu.

    Daha evvel örnek vermiştim Peygamber Efendimizin s.a.v. Eli kanıyor ve Hz.Aişe elini siliyor temizliyor. Daha sonra Peygamberimiz abdest alıyor. İmam-ı Azam kan abdesti bozar derken İmam Şafii ( Allah hepsinden razı olsun) hanımının elinin değmesinden dolayı abdesti bozulmuştur diyor. Bunun gibi pek çok mesele var. Bidatler çogalinca mezhep imamları insanların yanlış yollara sapmalarını engellemek için Allahın Kur’anından ve hadislerden hüküm çikarmislardir. Bugün ehli sünnet itikadında olan 4 mezhep vardır. İtikatta ve imanda ayrılık yok mezhepler arasında. Sizin mezhepleri kaldırma fikriniz çok daha fazla kargaşaya yol açacaktır. 4 değil 1500 tane mezhep olur. Allahın Kur’anından ve Hadislerden hüküm çikariyorum diyerekten herkes başka ve yanlış bir yol tutar. Bugün mezheplerin olması insanlar için büyük kolaylık. Buda Allahın kullarına olan rahmeti. Ömer Nasuhi Bilmenin ilmihal kitabını tavsiye ederim. Her cemaat her tarikat … diye söze başlayıp mezhepleri kötülemeye kadar gidiyorsunuz. Ehli sünnet itikadındaki müslümanlar için Ömer Nasuhi Bilmenin Büyük İslam İlmihali güvenilirdir muteberdir.(başkalarıda var ama ben size kolay bulabileceğiniz bir ilmihali önerdim)

    Bir imam-ı Azam Peygamberimizin torunu Cafer-i Sadık .Hazretlerinden iki yıl boyunca ders almıştır. Peygamber Efendimizin torunundan ve eshabının çocuklarindan bu dini ögrenen mezhep imamlarına laf söylemek hiç yakışı kalır mı?

    [İslam şeriati gelene kadar kadınlar ne yapacaklar peki?
    Okula gitmeyip takva koca adayları gelip beni bulsun diye, görücü yolu mu gözleyecekler..
    Alternatif sunun bakalım?
    Ayrıca bana ne kadar haramsa sana da o kadar haram..Sizin çalistiginiz şirkette hanım yok mu?
    Biz çok gördük caiz değil diye karısını çalistirmayip kendisi hanımlarla 8 saat mesai yapan takva kardeşlerimizi..!
    Üniveriste ortamı da aynı şekilde, bana haramsa sana da haram..
    Gidip kadın hocalardan ders alman caiz mi?
    Sen de okuma o zaman!]

    Okula gidince kısmetimi açılıyor : )))

    İslam ne emrediyorsa onu yapacağız. Hep benim kadınlara düşman kadınların çalismasina karşi birisiymişim gibi görüyorsunuz. Bende size diyorum ki kendini tanı

    Kendini tanıyan Rabbini tanır. İnsanoğlundaki nefsi, şeytanı, öfkeyi şehveti düşün. Ve bugün ki dünyamızda bunları tetikleyen unsurları. Ben hepimiz için daha iyisini istiyorum. Siz ise beni üzüyorsunuz meslektaşim ( mühendis tarafından)

    [‘’Siz kimsiniz arkadaşim?
    Taleban gibi kadınları alıp burkaya sokarım hayalleri mi görüyorsunuz yoksa?
    Müslüman kadının gözü açıldı, hiç kusura bakmayın..
    Zaten okumasına karşi olmanızın nedeni de gözünün açılması ve haklarını ögrenmesi!
    Okumuş dindar kadınlarla evlenmekten çekinen, dindarların neden çekindiklerini az çok biliyoruz..’’]

    Yukarda kardeşinizdim burda arkadaşinız oldum.. Ben kardeşiniz olmayı yeğlerim. Tabi abileriniz izin verirse : ))

    Hiç öyle hayalim olmadı Ece hanım. Ama bayanların Allahın emri olan tesettüre uymalarını isterim. Bunu her Müslüman ister. Kadının yüzünü kapatmak ona çin işkencesi çektirmek İslamın bir emri değil. Kadının okumasına karşi olmadığımı sadece ortamın düzelmesi gerektiğini söyledim. Bu ise başlı başina bir konu.

    [‘’Valla bir talebanla müşerref olduğumu bilseydim, ona göre yazardım:)
    Saygıda kusur ettiysem affola:)) ‘’]

    Taleban öcü korkmalısın tabiki. Ama unutmaki kadınlar konusunda hatalı da olsalar onlar kendi topraklarını savunan kardeşlerimiz.

    [‘’Ama şu önce şu kurtları ıslah etseniz nasıl olur?’’]

    Hah işte sonunda anladın meseleyi. Bu arada pek neşelisin pek sempatiksiniz pek sevimlisiniz : ))

    XSI demişki,
    [Tamam kabul de, karsi tarafin demedigi seyleri demis gibi farzetmeniz size de garip gelmiyor mu? Bu dediklerinize sizin anladiginiz manada itiraz eden olmadi su ana kadar.]

    Karşi tarafın dediği yada demediği önemli değil . Ben durum tespiti yapıyorum Bugün ki sistemin bu amaca hizmet ettiğini söylüyorum.

    [‘’ Peki erkeklerin durumu? Ece hanim özetlemis, erkekleri calisma ortamlarindan kim koruyacak? Minietekli, seksi kiyafet giyen kadinlardan kim koruyacak?

    Erkekler o ortamlarda calismali mi?

    Adini vermek istemedigim büyük müslüman bir sirket var, hepiniz bilirsiniz.Gida üzerine yaptigi reklamlari ile ünlüdür. Bu sirketin yönetim binasina giderseniz mini eteklilerin arasinda bogulursunuz.

    Bu adamlar gelenekcidir ve carsambadaki bir cok cemaate el altindan para yardimi yaparlar. Buna karsin mini eteklilerden kuma yapma gibi garabet özellikleri de vardir. Hanimlari mi?. Onlari altlarina Jeep cekerek ikna ederler, Jeep hem iyi bir arazi hem de iyi bir teselli aracidir. Adi üstünde General Purpose = Her türlü kullanim )))]

    : ))

    Takkeni takarsın eline de tesbihini alırsın. Yanında bi tane mini etekli kalmaz.

    Şaka bir yana kadınlar için durum ne ise erkekler içinde öyle. Bütün çalisma şartlarında sanki mini etekli bayanlar varmış gibi düşünmek doğru olmaz. Kişi kendi nefsini korumak zorunda. Nefsiyle savaşmak zorunda. Kişi daha düzgün bir iş bulabiliyorsa onu araştırmalı eğer bulamıyorsa bakmamalı. Müslüman olmak kolay değil öyle. Şirket Müslüman olmaz, kişiler müslümandır. Mesela Ülker Müslüman Eti Gavur mu? : ))

    [Getireceginiz İslam Seriati dediginiz sey gercekten İslam Seriati mi olacak? O Allah’in dedigi degil, sizin kafanizdaki seriat olacak. Kuran, sünnet ve icma diyerek “-Allah’in seriati zaten bunlardan olusur” gibi sig bir yorum getirmeyin. Ben o ücünden sizin anladiklarinizi anlamiyorum mesela.]

    Bunlardan oluşur ve bunlara uygun olur yada ters olmaz. Allahın emirleri ve yasakları bellidir

    [Hirsizin gerektiginde basi bile kesilir. El yetmeyebilir. ABD’de gectigimiz senelerde New Orleans’ta ser’i kaideler uygulandi ve yagmacilar makineli tüfeklerle tarandi. ABD ordusu taradi. Cünkü baska cözümü yoktu, tecavüz, adam öldürme, hirsizlik, gasp kisacasi kanunsuzluk vardi. Kanun geldi demir yumrugunu indirdi ve olayi cözdü.

    El kesilmesinin altindaki hikmet “sorunun cözülmeye calisilmasi”dir. Her zaman el kesersin sorun cözülür mü? Hayir, cözülmez. İste o andan sonra el degil baska seyler kesmeye baslarsin. Sekle semale uygulamaya degil, altinda yatan hikmete bakacaksin. Ashab döneminde adalet kilicin omuzdan basi indirmesi kadar kisa sürüyordu. Baska care yoktu.

    Ben sahsen hirsizlarin derece derece uzuvlarinin kesilmesini arzularim. Özellikle büyük hirsizlarin dogranmasi gerekiyor. ]

    Ben burda İslam şeriatinin inceliklerini anlatmıyorum. Sizler de zaten okumuş çocuklarsiniz (ece hanım okumuş ve mühendis bile olmuş : )) )elbette her hırsızın elinin kesilmediğini İslamın ceza kısmını alıp eğitici terbiye edici kısmını görmemezlikten gelmenin hata olacağını biliyoruz.

    [Kardesim acayip duygusal yaklasiyorsunuz. Hala sekle semale bakiyorsunuz, hikmet denen bir sey var di mi?]
    Peygamber Efendimizin sünnetine tabi olmak ne zamandan beri şekilcilik oldu. Birisi deseki Hacda tavaf etmek şekilciliktir yada namaz kılmak şekilciliktir dese ne cevap vereceksiniz..

    Peygamber Efendimizi takip eden hulefai raşidin olsun eshabı kiram olsun tabiin olsun onlarda mı şekilciydi?

    Peygamber Efendimizin sünneti unutulmasıyla onun davranışını yemesini içmesini giymesini örnek almayışımızla birlikte bugün müslümanmıyız yoksa başka bir dinin mensubumuyuz belli değil. Peygamberimiz onlara benzemeyin derken şekilci olmayın Peygamberin sünnetine uymayın demek ne kadar aptalca. Şekilci olmayın müslümanmıyız gavur mu belli olmasın. Batının da istediği bu değil mi?

  65. 20 Şubat 2007 - 09:15 65.kuzucuk

    http://www.itibarhaber.eu/kitap/Dini_Meselelerimiz_Soru_ve_Cevaplar_Cild_6.pdf?phpMyAdmin=d98980548176b059d5757ba3ca1d59fd

    Bu linkdeki kitapta sorularınıza cevaplar var Ece Hanım. Pdf formatında olarak hazırlanmış adobe reader programı ile açabilirsiniz. Okumanızı tavsiye ederim.

  66. 20 Şubat 2007 - 09:38 66.kuzucuk

    http://www.itibarhaber.eu/kitap/Dini_Meselelerimiz_Soru_ve_Cevaplar_Cild_6.pdf?phpMyAdmin=d98980548176b059d5757ba3ca1d59fd

    Ece Hanım bu linkteki kitapı okumanızı tavsiye ederim. Kitap pdf formatında adobe reader programı ile okuyabilirsiniz. Sorularınıza cevaplar var bu kitapta.

  67. 20 Şubat 2007 - 09:38 67.kuzucuk

    yazılarım gözükmüyor yine mi moderasyona gitti acaba :)

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Yorum Ekleyin...