Random header image... Refresh for more!

Milli Şef’in paraları

Erdoğan, Baykal’ın şahsında CHP’ye “CHP zihniyetinin, vefatından hemen sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün resimlerini Türk parasından nasıl çıkardığını gayet iyi biliriz” diyerek yüklenmesi üzerine İsmet İnönü’nün kızı Bilgehan Toker, Erdoğan’a yanıt vermiş:

Atatürk’ün ölümünden sonra yurt içinde ve dışında Cumhuriyet yönetiminin devam edip etmeyeceği konusunda söylentiler vardı. Bu endişeleri ve beklentileri ortadan kaldırmak için Atatürk’ten sonra gelen cumhurbaşkanlarının resimlerinin paralara girmesi kararlaştırılmış. Dolayısıyla bu uygulama kanun gereği yapılmıştır.

Benim bildiğim bir padişah tahta çıktığında üç şey yapardı; bunlardan birisi adına hutbe okutmak, ikincisi kendi sancağını göndere çektirmek, üçüncüsü de adına para bastırmaktı. Şu var ki Osmanlı’da paraya portre konulmaz, padişahın tuğrası konurdu.

Kusura bakmasın ama, bu açıdan Toker’in cevabı kelaka bir cevap olmuş.

Ayrıca şu “gökten zembille inmiş cumhuriyet” masalını bırakma zamanı artık gelmedi mi?

Cumhuriyet hem zihinsel anlamda hem de kurumları bağlamında Osmanlı’nın devamıdır. Yani ‘Osmanlı modernleşmesi’nin bir devamıdır Cumhuriyet. Bu yüzden de birçok açıdan Osmanlı’ya benzer. Eğer basmalıp öğretilen tarih algımızı sorgılayıp gözümüzü açarsak, şunu görürüz: 1908′de meşrutiyetin ilanı ile hızlanan bu modernleşme süreci savaş şartlarındaki (1913-1918) İT diktası sayılmazsa 1925 Takrir-i Sukûna kadar ‘doğal evrimi’nde gitmiştir.

Tekrara girmeyeyim, geçenlerde Derin Düşünce’ sitesi için “Uluç, İfade Özgürlüğü ve Atatürk” başlıklı bir yazı yazmıştım, oradan alıntılayayım:

Mete Tunçay Tek parti dönemini(*) 1925′ten başlatır çünkü öncesinde TBMM, gerek oluşum, gerek siyasi yelpaze (İslamcısından, komünistine kadar her fikirden vekil vardı) gerekse işleyiş açısından- günümüzdeki anlayışla olmasa bile- ‘demokratik’ bir yapıdadır. Aslında bu dönem 1908′de meşrutiyetin ikinci kez ilan edilmesiyle oluşan, liberalinden sosyalistine pekçok partinin kurulup seçimlere katıldığı ‘çok partili parlamenter meşrutiyet’ döneminin devamıdır. Ne yazık ki resmi tarihte bu bilinmez ve cumhuriyet/demokrasi (?) gökten zembille inmiş gibi gösterilir.

Sonradan bu yapı bir süreçle tasfiye edilmiş ve Tek parti dönemi başlamıştır. Nitekim Atilla Yayla’nın 1925-1945 dönemi için “İfade hürriyeti yok, siyasi hürriyet yok, muhalefete teşkilatlanmaya izin verilmiyor. Bu ve benzeri faktörler bir gerileme göstergesidir.” demesi de aynı sebeptendir.

Pek sevilmeyen ama yakın tarih konusundaki birikimiyle bu konuda ülkenin ilk 5-6 ismi arasına girebilecek Engin Ardıç’da Yayla’ya destek verirken aynı sebeplere dayanarak “Profesör Yayla haklıdır. O dönemde ifade hürriyeti yoktur, siyasi hürriyet yoktur, muhalefetin örgütlenmesi yasaktır, tek parti diktası vardır, bu da meşrutiyet dönemine ve cumhuriyetin ilk iki yılına göre bir ilerleme değil, demokrasi açısından bir gerilemedir.” demiştir.

Osmanlı modernleşmesi için tarihsel bir dönemlendirme yapmak şart ise bunu 1908-1925, 1925-1945 ve 1945 sonrası şeklinde yapmak çok daha anlamlıdır. 1908′den başlayarak bu süreçlerdeki siyasetin işleyişi incelenecek olursa, Atilla Hoca’nın sözlerini dayandırdığı temel de, Kemalistlerin çok partili demokrasiye geçişi niçin ‘karşı devrim’ olarak nitelendirdikleri de daha iyi anlaşılabilir.

Tekrar konuya dönersek, CHP’liler İsmet Paşa’nın paraya kendi resimlerini basmasını tev’il etmeye kalkmasınlar, çok komik oluyor. Yok, salt “ama canım, yapılan kanunîdir” falan diyorlarsa o zaman Engin Ardıç’a da verecek bir cevapları vardır herhalde: “Gül’lü para uyar mı?”

22 comments

1 Fikir Alemi { 04.16.08 at 20:58 }

Konuyla alakalı bugün Vakit gazetesinden Hasan Karakaya’nın güzel bir yazısı vardı.
Ayrıca Vakit gazetesi bir kaç gündür “dar Ağacında Türkiye” adlı bir yazı dizisi veriyor.Orada bu insanların neleri hesap etikleri daha net görülüyor.

2 tuhaf { 04.17.08 at 00:38 }

İnönü’de Atatürk kıskançlığı olduğunu düşündüğüm için para olayında da kendisini öne çıkartmak için yapmış olması muhtemeldir. Bu açıklama değil lafı gevelemedir.

Ancak Tayyip Erdoğan’ın CHP’yi 1940′lı yıllarla yargılaması oldukça lüzumsuz duruyor. Geçmişte o dönemde rüşvet oluyordu, şunlar bunlar sırayla rüşvetle alınıyordu… 1940 nere 2008 nere kaba saba bi hesaptan 60 sene var. O zamandan bu zamana çıkan siyasetçi var mı? Kime neyin hesabı soruluyor. Hoş pek akıllı baykalda şimdiden bahsetmiyor… Bir mutfak alışverişimde inanın iki ay önceden % 60 fazla ödedim. Bu rakamı sıkmıyorum fişlerle hesapladım. Maaşımıza zam ise %2 + %2
Paranın resmi değil de ederi daha önemli bizim için. Param lira değil dolar olsun ama rahat bir hayat süreyim. Bu daha önemli bana göre.

3 arif { 04.17.08 at 07:23 }

Maksadın CHP nin 40lı yıllarla yargılanması değil. Kemalizmin bu dönemde sistemleştiği varsayılırsa; Atatürk’ün ilk fırsatta silinmeye-para ve devlet dairelerinden-çalışılması ile bu durumun tezat taşıdığını farkettirmek olarak görülmeli. Kemalizm Atatürk’e değil, İnönüye özgülenmelidir. Bu takdirde hem Atatürk sevgisi bu despot anlayışa destek olmaktan uzaklaşacak; hemde Atatürk’e mal edilen pekçok yanlışın gerçek illiyetine bağlanması mümkün olacaktır. Ben örneğin Atatürk’e sevgi ve saygı noktasında hiç taviz vermezken; İnönünün bugüne sarkan vesayet sistematiğinin müsebbibi olduğunu düşünürüm. Vesayet sistematiği alenen kendine güvensizlik sistemidir. Atatürk adeta bir özgüven timsaliyken, İnönü için bunu söylemek imkansızdır…

4 Da Vinci { 04.17.08 at 08:17 }

Suat,

1908′den başlayarak bu süreçlerdeki siyasetin işleyişi incelenecek olursa, Atilla Hoca’nın sözlerini dayandırdığı temel de, Kemalistlerin çok partili demokrasiye geçişi niçin ’karşı devrim’ olarak nitelendirdikleri de daha iyi anlaşılabilir.

Yani diyorsun ki İsmet İnönü kendi elleriyle ve arzusuyla karşı devrim yaptı. Bu güzeldi :))

Ayrıca çok partili demokrasiye geçişi “karşı devrim” olarak gören birkaç “Kemalist”e örnek verebilir misin? Çok merak ettim kimmiş bunlar. Türleri tükenmiş mi yoksa hâlâ varlıklarını sürdürüyorlar mı? Hadi diyelim birilerini gösterdin. Bunların neye dayanarak “Kemalist” olarak “kategorize” ediyorsun? Bence sizin “Kemalist” dediğiniz şeyi “İnönüst” veya “İsmetist” olarak değiştirmek çok daha uygun olacaktır.

5 Mr No { 04.17.08 at 12:19 }

Bilgehan Toker’in sözlerinde vurguladığım cümle dışındakiler bla bla.
Vurgulu olan cümlede ifade edildiği gibi daha önceden bir kanun varmış. İnönü tutup cumhurbaşkanı olur olmaz kendisi için kanun yaptırsaydı, bu hoş olmazdı. İnönü’nün paralara kendi resmini koymasında bir sakınca yok.Yapılan kanunidir.
“Atatürk’ün ölümünden sonra yurt içinde ve dışında Cumhuriyet yönetiminin devam edip etmeyeceği konusunda söylentiler vardı. Bu endişeleri ve beklentileri ortadan kaldırmak için Atatürk’ten sonra gelen cumhurbaşkanlarının resimlerinin paralara girmesi kararlaştırılmış. Dolayısıyla bu uygulama kanun gereği yapılmıştır.

6 blue { 04.17.08 at 14:46 }

Mr. No,

Kanunun hala geçerlilikte olduğunu belirttikten sonra, Engin Ardıç gibi soruyorum: Abdullah Gül, Türk lirası üzerine kendi resmini bastırsa buna karşı çıkar mısınız?
Hem, bu İnönü’nün tek icraatı değildir. Atatürk’ün naaşı, Anıtkabir’e nakledilebilmek için Demokrat Parti’nin iktidara gelip anıtkabir inşaatını tamamlayabilmesi için 15 sene mumya olarak bekletilmiştir. Zaten iki sene inşaata başlanmamış; sonra temel atılıp öyle bırakılmış. Ne çok seviyorlarmış Atatürk’ü hakikaten !
İnönü’nüyle Atatürk’ün son dönemlerde birbirlerinden hiç haz etmedikleri; Cumhurbaşkanı Atatürk’ün, başbakan İnönü’nün işine sıklıkla karıştığı, İnönü’nün “paşa ! ülke rakı sofrasından yönetilmez !” diye çıkıştığını; bundan sonra da İnönü ne kadar Mustafa Kemal’in gönlünü almaya çalışsa da, hiçbir zaman aralarının düzelmediğini de biliyoruz. Kısaca CHP, Atatürk’ün değil, İnönü’nün partisidir. İnönü’nün Kemalistliği ise çok su götürür.

7 Mr No { 04.17.08 at 16:26 }

Blue Bey,

Abdullah Gül, Türk lirası üzerine kendi resmini bastırsa buna karşı çıkar mısınız?

Çıkmam ,kanun hala varsa olabilir. Her paranın üzerinde Atatürk olmak zorunda değil.
İnönü’nün paralara kendi resmini bastırdığı vb şeyleri ilk defa duymuyorum. Para bastırmaktan ziyade “varlık vergisi” gibi bir ayıbı vardır İnönü döneminin.

8 Suat { 04.17.08 at 18:13 }

Da Vinci,

Yani diyorsun ki İsmet İnönü kendi elleriyle ve arzusuyla karşı devrim yaptı. Bu güzeldi :))

Bu kadar basit ve bilinen bir konu hakkındaki bilgi (ya da yorum) eksikliğine şaşırdım açıkcası.

Çok partili demokrasiye geçiş iç ve dış dinamiklerin birleşmi ile olmuştur. Yani, iç dinamik olarak, kemalist projenin yarattığı ve ‘burjuva’ da denilen kitlenin ’siyaseten kendi başlarına hareket edebilecekleri’ özgürlük/katılım istekleri (ki DP fanusta doğmamıştır, CHP’den doğmuştur/kopmuştur) ile savaş sonrası yeniden şekillenen dünyada, yer almak istenilen eksenin gereğinin birleşiminin eseridir çok partili demokrasi. İnönü’nün demokrasiyi tercih etmesinden, lutfetmesinden falan değil :-) Tıpkı aynı dış dinamiklerle (BM kurucu üyesi olabilmek için) Almanya ve Japonya’ya usulen savaş ilan edilmesinde de olduğu gibi. Savaşı Almanlar kazansaydı, demokrasiyi ancak rüyamızda görürdük, çünkü o zaman iç dinamik yetmezdi.

Çok partili demokrasi (1946′yı saymayalım, açık oy, gizli tasnif gibi bir akıllara sakat uygulamalar vardır) 1950′de başlar ve bu hemen tüm oligarşik zihniyetlilerde ‘karşı devrim’ olarak görülür. Yorumuna şaşırdım, o kadar çok ki böyle düşünenler, 1961 ihtilalini “ilerici devrim” olarak gören hemen pekçok aydın DP iktidarı ile 27 Mayıs arasını ‘karşı devrim! olarak nitelemiştir. Bugün bile hala bunu savunanlar çoktur. AKP’nin şahsında demokrasiye direnenler de aynı zihniyetin eseri/devamıdır. Bu siyasal tarih konusunda biraz okuma yap istersen. (Mete Tunçay’dan başlamanı öneririm.)

Neyse, işin ehline bırakayım sözü: (Halil Berktay’ın, Neşe Düzel’e verdiği röportaj’dan)

Demokrat Parti’yi doğuran toplumsal ve siyasal nedenler neydi?

Türkiye’de 1945-46′ya kadar tek parti rejimi olageldi. Aslında Türkiye, pek çok Üçüncü Dünya ülkesiyle kıyaslandığında bazı gelişmeleri 20-30-40 yıllık aralarla daha erken yaşayan bir ülke. Üçüncü Dünya ülkeleri bağımsız devletlerini büyük ölçüde 1945 ve hatta 1950 sonrasında dünya çapında yaşanan sömürgesizleşme hareketi sürecinde kurdular. Türkiye’de ise ulus-devlet, modern cumhuriyet, 1908′den 1923′e dek uzanan dönemde ‘Jön Türk devrimi’ ve ‘Kemalist devrim’ olarak iki modernite dalgası biçiminde gerçekleşti. Bu devrim, niye tek parti rejimiyle sonuçlandı derseniz…

Dersek?

Az gelişmişlik koşullarında, modernleşme misyonunu kendi bünyesinde toplayan askeri bürokratik zümrenin, bu misyona dayanarak ülkede iktidar tekeli kurmasının bir sonucudur bu. Cumhuriyet kurulduktan ve tek parti rejimi hâkim olduktan sonra, olumlu sosyal ve ekonomik gelişmeler oldu ama… Türkiye, hiç sömürge olmamış Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik çeşitliliğinin avantajlarını da taşıyordu. Sonuçta, İttihatçıların ve Kemalistlerin istediği şey oldu, ülkede bir ‘milli burjuvazi’ yaratıldı. Ortaya çıkan bu yeni sınıf ve zümreler, uzun süre Cumhuriyet’i kuran askeri bürokratik elitin gölgesinde kaldıktan sonra, sadece ekonomik alanla sınırlı kalmayıp kendi siyasi rüştlerini ispat etmek ve siyaset sahnesine çıkmak için hareketlendiler. Tabii dış konjonktür de unutulmamalı.

Dış dünyada ne oldu peki?

1945′te Nazizm ve faşizm yenildi. Dünyada yeniden demokrasi rüzgârları esiyordu. Bu konjonktürde, hele hele müttefiklerin yanında savaşa girmemiş tek parti rejimlerine iyi gözle bakılmıyordu. Üstteki sınıfların, daha az devletçilik ve daha fazla özel kapitalizm ve özel sektöre özgürlük talepleri ve bütün bunları gerçekleştirebilmek için de siyasi alanda temsil istekleri işte bu dış konjonktürle buluştu.

Ve 1946′da çokpartili sisteme geçtik. Niye birçok aydın tek parti döneminin bitmesini ‘karşı devrim’ olarak niteledi?

Bu, Türkiye’de Marksizm ve Kemalizm’in tuhaf bir karışımı olan düşünce tarzının en büyük tarihsel değerlendirme hatalarından biridir. Kendi içinde bazı değişik varyantlar içermekle birlikte, 1946-1950 seçimleri ve süreci, solda egemen söylem olarak bir ‘karşı devrim’ olarak görüldü. Ve bu karşı devrim teorisi bugüne dek geldi.

Karşı devrim teorisi bugün hâlâ sol kesimde egemen mi?

Bu teori bazı faşistleşmiş sol kesimlerde hâlâ egemen. Çokpartili döneme ‘karşı devrim’ demekle ve bu dönemi tümüyle kötülemekle, demokrasiye ve demokratikleşme yönündeki adımlara hiçbir değer izafe etmediklerini ortaya koyuyorlar.

Bu yazı da Engin Ardıç’tan :-)

9 Suat { 04.17.08 at 18:36 }

Bu ‘Atatürk-İnönü çizgisi farklılığı’ tezine çok katılamıyorum ben, onu söyleyeyim. Yazıda linkini verdiğim yazımda şöyle demiştim dipnotta:

Bir yaygın -ve sanırım daha çok ‘İnönü’den hoşlanmayanların’ formule ettiği- kanaat de Atatürk’ün aslında demokrasiye geçmek istediği, özgürlüklere önem verdiği ancak ömrünün vefa etmediği, sonrasında İnönü ile bir dikta yönetimine girildiği düşüncesidir. Ben buna katılamıyorum. Atatürk’ün böyle bir niyeti vardıysa bile bunu uygulama alanında göremiyoruz. Oysa buna imkanı vardı. Uzun bir konu olmakla birlikte sadece Mete Tunçay’ın şu sözlerini alıntılamakla yetineyim: “… Yoksa Atatürk’ün zamanında işler çok iyiydi de, İnönü’nün, Bayar’ın, Gürsel’in, Sunay’ın, Korutürk’ün cumhurbaşkanlıkları zamanında mı bozuldu? Siyasi tutumlarına göre, bu soruya derece derece ‘evet’ diyecekler çoktur. Ama bütün o ‘evet’ler de derece derece yanlıştır.”

1925-1945 arasındaki süreç bana göre süreklilik arzediyor. Atatürk’ü ayırıp İnönü’ye yüklenmek çok anlamlı değil. Recep Peker vs zihniyetinin beslendiği kaynak zaten halihazırda mevcut olan ideolojide yeşermeye çok müsaitti. Dış dünyadaki olaylar belki belki tonunu belirlemiştir, yoksa ardındaki mantık çok farklı değildir. İnönü mevcudu muhafaza etmiş/devam ettirmiştir. Atatürk-İnönü küslüğü falan detaydır, başka saiklere dayanır, dediğim gibi ton farklılıklarıdır. O bakımdan dönemlendirmeyi yaparken, “1908-1925 arası - 1925-1945 arası, 1945 sonrası” şeklinde sınıflandırmak tarihsel gerçekliklere daha uygun.

10 Da Vinci { 04.17.08 at 18:58 }

Suat,

Bu kadar basit ve bilinen bir konu hakkındaki bilgi (ya da yorum) eksikliğine şaşırdım açıkcası.

Bence yanlış anladın :)

Çok partili demokrasiye geçiş iç ve dış dinamiklerin birleşmi ile olmuştur.

İyi de öyle olmayan birşey var mı?

Öyle veya böyle eğer İnönü çok partili sistemi karşı devrim olarak görüyor olsaydı ne pahasına olursa olsun buna karşı dururdu. İç dinamik dış dinamik şu bu önemli değil veya detay. Çok partili sistemin karşı devrim olduğunun düşünüldüğünü söylemek bence hayalcilikten başka birşey değil. Çok partili sisteme Cumhuriyetin ilanıyla hemen girilmiş olması ve Mustafa Kemal’in de desteğiyle farklı partiler kurulmuş olması bana göre çok partili sistemin arzu edilen bir hedef olduğunu göstermek için yeterlidir. Tabişimdi siz “başka partiler kurdurmaktaki amaç halkta oluşacak ilk galeyanı partileri kapatmak için bahane olarak kullanmaktı” gibi bir komplo teorisine iman ederseniz tabiki çok partili sistemin bir karşı devrim olduğunun düşünüldüğünü de rahatça iddia edebilirsiniz. Yeterli paranoya ile herşeye bir çözüm bulabilirsiniz. Ona şüphe yok.

11 Suat { 04.17.08 at 19:37 }

Da Vinci,

Bence yanlış anladın :)

Heh, keşke yanlış anlasaymışım, ispatı yorumunun geri kalanında.

İyi de öyle olmayan birşey var mı?

Bir şeyi ilke olarak savunmak, gerçekleşmesi için çaba göstermek ile ss kuralına göre yapmak arasında çok fark var. İnönü’nün çok partili sisteme geçtikten sonra 27 Mayıs’a nasıl çanak tuttuğunu biliyoruz. İnönist misin, nesin? :-)

Çok partili sistemin karşı devrim olduğunun düşünüldüğünü söylemek bence hayalcilikten başka birşey değil.

Bence bunu söylendiğini/savunulduğunu bilmemek hayalcilikten öte, bilgisizlik. Şuna benziyor sanırım, “o konu hakkıdan birşey okumadım/duymadım, dolayısı ile böyle birşey yok” gibi bir mantık. (Dediğim gibi biraz siyasal tarih okumalısın.)

Tarihsel olaylara dair komplo teorisi kurmak da elbette mümkündür. Ama şapka giymedi diye asılan insanları, İzmir süikastı bahanesiyle pekçok alakasız muhalifin temizlendiğini, devrimleri yerleştirmek için şaibeli ‘Menemen’ gibi hadiselerin nasıl kullanıldığını bildiğimiz için aklımızı kullanmamızı yadırgamaman gerekir. Üstelik olan bitenlere dair yorumlar belgelere dayanan gerçekler.

Menemen Serbest Fırka ilişkisi için de bir yazının linkini vereyim:

SERBEST PARTİ ve KUBİLAY
İki Hazin Son’un Kısa Öyküsü

12 Suat { 04.17.08 at 19:46 }

Da Vinci,

Bir de şunu anlayamadım,

Çok partili sisteme Cumhuriyetin ilanıyla hemen girilmiş olması

Bu ne demek? Ne zaman girilmiş Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte çok partili sisteme?

Kusura bakma ama senin tarih bilgin zayıf olduğu gibi galiba yazılanı anlamakta da ciddi sorunların var. (ya da hiç okumadan yorum yazıyorsun.)

Cumhuriyetin ilanı ile çok partili sistem denemesi falan yok, tam tersine 1908′den beri çok partili sistem zaten var. Yani çok daha önceden geliyor bu. Bunun devamı olarak da savaş sonrası oluşan mecliste de her renkten insan var, gayri müslimler dahil. (Resmi tarih pek söylemez ama TBMM dağılan Osmanlı Mebusan meclisinden gelen üyelerin kurduğu bir meclistir. Sayı eksik olduğu için her bölgeden yeni üyelerle tamamlanmıştır.) Bunlar mecliste gayet iyi muhalefet yapıyorlar. Tam anlamıyla çok sesli bir meclis. Yani ilk meclis. Ne zamana kadar? 1925′e kadar. Sonra meclisteki bu ikinci grup tasviye ediliyor ve işte o zaman gerçek tek parti iktidarı başlıyor. Atatürk’ün parti kurdurma denemeleri çok daha sonra. Onların da nasıl neticelendiğini biliyoruz.

Tekrara düşmek pahasına yazımdan alıntı yapayım, belki bu kez okursun:)

Mete Tunçay Tek parti dönemini(*) 1925′ten başlatır çünkü öncesinde TBMM, gerek oluşum, gerek siyasi yelpaze (İslamcısından, komünistine kadar her fikirden vekil vardı) gerekse işleyiş açısından- günümüzdeki anlayışla olmasa bile- ‘demokratik’ bir yapıdadır. Aslında bu dönem 1908′de meşrutiyetin ikinci kez ilan edilmesiyle oluşan, liberalinden sosyalistine pekçok partinin kurulup seçimlere katıldığı ‘çok partili parlamenter meşrutiyet’ döneminin devamıdır. Ne yazık ki resmi tarihte bu bilinmez ve cumhuriyet/demokrasi (?) gökten zembille inmiş gibi gösterilir.

Sonradan bu yapı bir süreçle tasfiye edilmiş ve Tek parti dönemi başlamıştır. Nitekim Atilla Yayla’nın 1925-1945 dönemi için “İfade hürriyeti yok, siyasi hürriyet yok, muhalefete teşkilatlanmaya izin verilmiyor. Bu ve benzeri faktörler bir gerileme göstergesidir.” demesi de aynı sebeptendir.

13 arif { 04.17.08 at 20:17 }

Suat bey, Atatürk ile İnönü arasında pek fark yok dedikten sonra,Atatürk’ü kayırıp, İnönüye yüklenmeyi kabul edemeyişin dayandığı saiği doğrusu merak ediyorum. Atatürk karizmatik ve güçlü liderliğiyle Türkiye’yi batı ittifakında değilde bağlantısızlar içinde tutabilirdi kaygısıyla, zayıf bir İnönü liderliğinin, Sovyetlerin sıkıştırmasıyla batıya sığındığı, bununda demokrasinin kapılarını açtığı tezine dayanıyor olabilir mi? Şunu unutmayalım ki, güçlü bir irade gösteremeyiş, vesayetin temel nedenidir ve bu vesayetin şartları elan deşifre edilebilmiş değildir. Mesela vesayetin kırmızı çizgileri varmıdır bilmiyoruz. -İslamı tehlike görmek gibi- Bu kırmızı çizgiler yüzde doksanyedi de oy alsanız iktidar olamazsınız boyutundamıdır. Şimdi biz istemezsek siz hiçbirşey yapamazsınızın kodları bu vesayetin neresindedir çözen var mı? Güdümlü demokrasi, vesayet demokrasisi vs. ile adlandırılan, ve siz iktidar olamazsınız denip içinden çıkılan sınır nedir. Bir ülkenin kendi açık karar verme süreçleriyle, batı yanlısı tutum almasının bile tehdit olarak görülmesinin-Menderes, Özal ve Erdoğan’ın batıcılığından kuşku duyan var mı?- vesayet sisteminin korunması refleksi mi? Bu vesayetçi demokrasi sandıkta aşılamaz hatlarla sınırlanmışmıdır? Ve kim halkın iradesini sandıktan bileğinin hakkıyla kazanırsa, velevki batı yanlısı dahi olsa başına gelmedik kalmıyor. Hemen uydurma bir üçüncü dünyacı, baasçı yapılanma icat edilip ölüm gösterilip, sıtmaya razı ediliyoruz. Vesayet sisteminin çok masum olmadığına ve türlü çeşit oyunları olduğuna inanıyorum. Vesayetin uluslararası dinamiklerinin siyasi partilerce kontrol edilebildiği kanısında da değilim. Atatürk;ü böyle bir sisteme razı etmek için yedi düvel kafi gelmezdi. Milli irade kavramı, bu tespitlerin altını doldurmak için kafidir sanırım.

14 Fatih Demir { 04.17.08 at 20:22 }

Suat Bey,
Turkiye’de diktatorluk yanlilarinin “piri” benim eski hocam Prof Dr. Sina Aksin ne diyor beraber okuyalim :

2023- Cumhuriyet’in kendi varlığı, aradan 22 senelik geçtikten sonra, çok partili sistemi dayatmıyor mu? Toplumsal talep bu anlamda gelişmemiş midir?
Sina Akşin- İki türlü demokrasi anlayışı var. Genellikle gazete yazarları, sokaktaki vatandaş ne anlıyor: Çok partili sistem olacak, seçimler dürüst yapılacak ve özgür bir basın olacak. Demokrasi, bununla eşitleniyor. Hâlbuki, bu yanlış. Demokrasi, çok daha karmaşık ve çok daha derin bir olaydır. Demokrasi, Fransız İhtilâli ilkeleri ile dile getirecek olursak, “eşitlik ve özgürlük”tür. Bir toplumda eşitliğin ne kadar olduğu ölçülebilir. Eşitlik; kadın erkek eşitliği, insanların yasalar önünde eşitliği, siyasal hakların herkese verilip verilmemesidir. 1923’e kadar ancak belli bir oranda vergi verenler oy sahibiydi. Bu hak, daha sonra herkese tanındı. Sonra özgürlükler, bu konuda yasalara bakmak lâzım, uygulamalar bakmak lâzım. Bence bir ülkedeki eşitlik ve özgürlük ölçülebilir bir şeydir. Birtakım göstergelerden hareketle bu sağlanabilir. Okula gidebilme imkânları, eğitimin, sağlığın parasız olup olması, bunlar eşitlik ile ilgili hususlardır. Şimdi, çok partili sisteme gelince; çok parti, dürüst seçim, özgür basın… Bu demokrasiye hizmet edebilir, etmeye bilir de. Eğer, sandıktan demokrasiye aykırı sonuçlar çıkıyorsa, demek ki etmiyor… Ama çıkıyorsa ne âlâ. O zaman, çok partili sistem demokrasiyi tamamlayan bir mekanizma oluyor. Ama, bu bir mekanizmadan ibaret. İşin ruhu o değil. İşin ruhu, toplumdaki özgürlüklerin ve eşitliğin bilançosudur. Ben bu görüşü benimsiyorum.
Atatürk başta olmak üzere, Cumhuriyet’in kurucuları, çok partili sistemi çok arzu ettiler. Nitekim, Atatürk’ün bir denemesi var. Ama o denemenin cılkı çıktı üç ayda. Hemen parti kapatıldı ve 1 ay sonra Menemen Olayı patladı. Bununla ilişkili bu tabiî. Daha önce bir Atatürk’e rağmen yapılmış bir tecrübe var, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası. Ondan sonra da Şeyh Sait İsyânı çıktı. Bu tecrübeler gösterdi ki, Türkiye çok partili sisteme hazır değil. Buna rağmen, İnönü’nün kalkıp 1945’te çok partili sisteme geçmesi bir hata olmuştur. Cumhuriyet’in içinde bulunduğu bunalım o hatanın sonucudur.

Bu aslinda Turkiyedeki “Kemalist”lerin de “Ismet”istlerin de ortak gorusudur…
Yani cok partili sistem’e gecis “Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Adalet ve Kalkinma Partisi, Milliyetci Hareket Partisine….. “halen” oy ciktigi icin “erken” olmustur… Ve bu yuzden “demokrasi; Cumhuriyet Halk Partisinin secimleri kazandigi sistem“e verilen addir…
Ayrica Turkiye’de “batililasma” calismalari islerine gelirse “islahat fermeni”nda islerine gelmezse “Ataturk’un yasadigi donemde” gerceklesmis bir seydir… Yine “kesintiye ugradigi donemler” Ataturk’un yasadigi yillar ve darbe donemleri (CHP’nin iktidar oldugu yillar da demek isteyebilirler ama bugunlerde Inonu’yu red ile mesgul olduklari icin onu diyemezler bugun) haricindeki yillardir…
Yani anlamayacak ne var bunda :)
CHP=Cici
CHP haricindekiler=Kaka

Fazlasini ne kadar ugrasirsaniz ugrasin anlamazlar Suat Bey… O yuzden cok kasmayin…

15 Fatih Demir { 04.17.08 at 20:23 }

Linki de sudur…

16 Suat { 04.17.08 at 20:54 }

Arif abi,

Suat bey, Atatürk ile İnönü arasında pek fark yok dedikten sonra,Atatürk’ü kayırıp, İnönüye yüklenmeyi kabul edemeyişin dayandığı saiği doğrusu merak ediyorum.

Yok, ben hakkaniyet ölçümün gereği öyle söyledim, İnönü’yü sevdiğimden falan değil. İdeolojik olarak İnönü ile Atatürk aynı formel yapı içindedirler. Felsefi açıdan da farklı değildir düşünceleri. Yaşadıkları zamanlarda dünyada çok hızlı gelişmeler/değişimler olmuştur, bu açıdan iktidardaki dış politika eylemlerini kıyaslamak çok kesin sonuçlar vermeyebilir. Bu konuda sadece tahmin yürütebiliriz, 2. Dünya Savaşı zamanında yaşayacak Atatürk’ün nasıl hareket edeceğini bilemeyiz.

Bir de ben, zeka, yetenek, siyas/askeri kabiliyet açısından bakmıyorum, muhakakk Atatürk de, İnönü de çok zeki ve kabiliyetliler. Atatürk çok pragmatist bir politikacı idi, vesayet konusunda ben senin kadar iyimser değilim Atatürk konusunda. Atatük’ün Sivas kongresi sırasında Amerikan mandası istediği hatta daha öncesinde sömürge valiliği olarak da adlandırılabilecek bir göreve talip olduğuna dair tarihsel belgeler var.

Senin söylediğin çarpıtma endişesinde hemfikirim, bu tuzağa düşmeden tarihsel gerçeklikleri değerlendirmek mümkün kanaatimce.

‘Kurtuluş Savaşı’na da biraz daha eleştirel bakmak gerek, mesela Engin Ardıç canımızı yakacak şeyler yazıyor bu konuda. Onun kadar sert olmasa da tarihe daha nesnel bakabilmeliyiz diye düşünüyorum.

17 Suat { 04.17.08 at 20:55 }

Fatih kardeşim, teşekkür ederim.. :-)

18 arif { 04.17.08 at 22:03 }

Suat bey, meseleyi kişiselleştirmek değil de bugün için sağlıklı bir perspektif çıkarmak için yazdıklarım. Mesela İslamın demokrasiyle bağdaşmayacağı bir ön kabulü, vesayetin temel motifini oluşturuyorsa, bu bizim için nasıl bir algıya yol açar. İnönü-Peker çizgisinin; Hatta Saraçoğlu, masonluğu üzerine çok kesin konuşulur- bu noktada çok katı oldukları tartışma götürmez. Atatürk için ise, İslamı yenilemek üzerine bile- bu tabir İslamcılarca hoş karşılanmaz-çalışmalar yaptığı, Balıkesir hutbesinden, Hak dini Kuran dili tefsirine kadar- Hilafetin seçimle İslam ülkeleri arasında demokratik tesisini vasiyet ettiğine kadar,-İKÖ bugün başkanını seçimle belirliyor ve etkinliği artıyor. Rusya ve ABD gözlemci statüsüyle çalışmalarına katılıyor- tarikatlara mason localarını da katmasına kadar; farklı bir tutum aldığını neyle bağlayabiliriz. Bir milletin kendi karakterinin en temel belirleyenlerinden biri olan din üzerine, sosyolojik çalışmalarla, yeni bir devlet yapısına uyarlanmasına gayret harcamak- İslamın demokrasi ile bağdaşır olduğuna inanmak- nerde. İslamı başımızı derde sokacak,soyunup sırttan atılması gereken bir yük gibi görmek nerde. Başörtüsüne bunca direnç neden acaba? Bugünde vesayet dinamiği ve bunun karanlık mekanizmaları, sözde İslam tehdidini azdırıp, ona karşı sefere çıkmakla meşgulken, bunu hangi yaklaşıma daha uygun bulabiliriz diye sormak lazım. Atatürk Vahidettini aldatmışmıdır? Osmanlıyı kurtarmak adına yola çıkıp, sonrada rota değiştirip Cumhuriyet ile devleti elemi geçirmiştir? O dönem koşulları içinde yaşanan bu muammadan dolayıda, pekçok kırgınlıklar ve hazımsızlıklar vardır kurtuluş savaşının küçümsenmesine yol açan. Bazı pazarlıklarla da, İngiliz direnci kırılmış ve uzaklaştırılmıştır. Nihayetinde Atatürk kesinlikle batı tarzı bir yaşamı ve siyasi sistemi arzulamaktaydı. Bugün ne ilginçtirki, içerde bazı odaklar neo-conlara, İslamın defterini dürün derken, bazı odaklarda İslam demokrasiyle uyumlanabilir çabasını yürütüyor. Bunların her ikiside batıcı karakterli. Hangisi doğru sizce. Hangisi bu kuruluşun ilk yıllarındaki izdüşüme uygun düşüyor? Bunlar arasındaki fark basit bir nicelik farktan çok öte kanımca. Elbette İnönü Atatürk’e karşı değildi, ancak yeni devleti taşıyacak kapasitede de değildi. Maalesef Atatürk’ten sonra bir devşirilme süreci yaşandığı görülüyor. Bayar-Menderes çıkışı ile bu süreç geri çevrilsede o günden bu yana bir adım ileri iki adım geri seyri sürüyor. Türkçe alfabeyle ilgilide şimdilerde ortaya atılan bir iddia var. O dönemde Türki sovyet cumhuriyetlerinde, latin alfabesi olduğu, Türkiyenin latin alfabeye geçmesiyle, Stalinin Türki cumhuriyetlerde kiril alfabeyi zorunlu kıldığı ileri sürülüyor. Bu açıdan bakınca, bu işin basit bir İslam karşıtlığı hamlesi olmadığıda anlaşılır. Atatürk’ün çok çarpıtıldığı kanaati bende hakim ve duygusal bir boyutlada değil. Bu konuda daha çok tartışmaya muhtacız bana kalırsa.

19 Da Vinci { 04.17.08 at 23:16 }

Suat,

Bu ne demek? Ne zaman girilmiş Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte çok partili sisteme?

Kusura bakma ama senin tarih bilgin zayıf olduğu gibi galiba yazılanı anlamakta da ciddi sorunların var. (ya da hiç okumadan yorum yazıyorsun.)

El insaf ama. Ben önce vardı veya yoktu dedim mi? Cumhuriyetin ilanı ile yeni bir devlet kuruldu mu? Bu yeni devletin yeni kurumları var mı? Eski partiler devam mı ettiler varlıklarına? Demek ki cumhuriyetin ilanı ile çok partili bir cumhuriyet ortaya çıktı demek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

Bir şeyi ilke olarak savunmak, gerçekleşmesi için çaba göstermek ile ss kuralına göre yapmak arasında çok fark var. İnönü’nün çok partili sisteme geçtikten sonra 27 Mayıs’a nasıl çanak tuttuğunu biliyoruz. İnönist misin, nesin? :-)

Bana Mustafa Kemal’in (onu söylüyorum çünkü Kemalizm’den bahsediyorsan İnönü’nün ne düşündüğünün bir önemi yoktur, İnönizm veya İsmetizmi konuşacaksak o başka) prensip olarak çok partili sistemi istemediğini, ideal olarak çok partili sistemi düşünmediğini gösterebilir misin? Buna işaret eden tek bir sözünü veya yazısını gösterebilir misin?

20 Suat { 04.18.08 at 02:19 }

Da Vinci,

Ben önce vardı veya yoktu dedim mi?

:)

Evet: “Çok partili sisteme Cumhuriyetin ilanıyla hemen girilmiş olması….”

Demek ki cumhuriyetin ilanı ile çok partili bir cumhuriyet ortaya çıktı demek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

Yanlış olur, çünkü böyle de söylendiğinde “daha önce olmayan bir şeye cumhuriyet sayesinde kavuştuk” gibi bir anlam olur. Zaten halihazırda olan bir şeyi bu şekilde cümleyle belirtmek anlamsız.

Şöyle deseydin olurdu: “Çok partili sisteme cumhuriyetin ilanı ile devam edidiğine göre….”

Ama bunu da diyemezsin çünkü 1925′te süregelen sistem tasviye edilmiş. Bam teli burası zaten.

Neyse, daha fazla sıkıştırmayayım. :-)

ideal olarak çok partili sistemi düşünmediğini gösterebilir misin?

Elimizde süregiden çok partili parlamenter sistemi tek partili bir rejime dönüştüren ve vefatına kadar da bir daha o tip bir çoğulcu sisteme geri dönmeyen bir lider var, sen hala buna dair sözü var mı diyorsun. Daha ne olsun. BU kadar dugusal olma, nesnel ol tarihe bakarken. Sırtında yumurta küfesi mi var?

21 Suat { 04.18.08 at 03:16 }

Arif abi,

Senin gibi düşünmeyi isterdim kesinlikle. Ama dediğim gibi Atatürk konusunda senin kadar iyimser değilim. Netameli bir konu olmasa işlemek lazım ama malum, birşey söylemek de çok mümkün değil.

Taha Akyol’un “Ama Hangi Atatürk” adlı bir kitabı çıkmış, bahsettiğim pragmatizmi işliyor. Ben de okumadım ama okumayı düşünüyorum.

Atatürk’ün İslam’a bakışı maalesef hiç olumlu değil. Kur’anı tercüme ettirmesi bambaşka saiklere dayanıyor. Karabekir bunu anlatmıştı hatıralarında. Şuradan okunabilir.

Atatürk’ün Din/İslam hakkındaki bazı düşünceleri de şuradan okunabilir. Bunların ‘Atatürk’ün görüşleri hakkında tahrifat’ olmasını çok isterdim ama sözkonusu el yazmalarının bulunduğu kitabı okudum. Atatürk Peygamberimiz hakkında o sözleri (daha orda belirtilmeyen daha başka ifadeleri) yazmış maalesef. (Kitabın hikayesi de şu: Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamış. Okutacağı kitabı Atatürk’e göstermiş. Atatürk beğenmemiş. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırmış. Kitap, 1931′de Afet İnan imzasıyla çıkmış, ortaokul ve liselerde okutulmuş. İşte o kitap için aldığı notlar bunlar ve zaten pekçoğu da kitaba girmiş, okullarda okutulmuş. İşin ilginci aynı kitap daha sonra tekrar yayınlanmış ama bu gibi kısımlar sansürlenerek.)

Bu açıdan senin gibi iyimser değilim, tecdid değil de zorunlu işbirliği diyebiliyorum. Eğer imkan (ya da gerçekçi görseydi) bulsaydı Atatürk İslam’ı tamamen ortadan kaldırmayı denerdi, buna hiç kuşkum yok.

Ama ben toplumsal kadere inanırım. Hayırların hangi olayların içine gizlendiğini yaşaya yaşaya öğreniyoruz, tıpkı 28 Şubatın da başka hayırlara vesile olmasını yaşayarak gördüğümüz gibi. O bakımdan Osmanlı modernleşmesi ve devamı bir sürü hayra vesile olmuştur. Tarihe bu açıdan bakmak ve geleceğe yoğunlaşmak gerekir diye düşünüyorum.

22 Da Vinci { 04.18.08 at 07:39 }

Suat,

Yanlış olur, çünkü böyle de söylendiğinde “daha önce olmayan bir şeye cumhuriyet sayesinde kavuştuk” gibi bir anlam olur. Zaten halihazırda olan bir şeyi bu şekilde cümleyle belirtmek anlamsız.

Şöyle deseydin olurdu: “Çok partili sisteme cumhuriyetin ilanı ile devam edidiğine göre….”

Hadi öyle olsun “devam edildi” diyelim.

Ama bunu da diyemezsin çünkü 1925′te süregelen sistem tasviye edilmiş. Bam teli burası zaten.

Yok yok onu da diyemiyormuşuz :)

Yani diyorsun ki sebepler, gerekçeler ne olursa olsun çok partili sistemde kesinti olduysa bu çok partili sistemin kesinlikle amaçlanan birşey olmadığını göstermek için yeterlidir. E bravo. Daha ne diyeyim ki ben.

Elimizde süregiden çok partili parlamenter sistemi tek partili bir rejime dönüştüren ve vefatına kadar da bir daha o tip bir çoğulcu sisteme geri dönmeyen bir lider var, sen hala buna dair sözü var mı diyorsun. Daha ne olsun. BU kadar dugusal olma, nesnel ol tarihe bakarken. Sırtında yumurta küfesi mi var?

Yazdıklarını gören de 1920′lerde dünyanın güllük güleçlik olduğunu, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin hiçbir sorunu olmadığını, tek derdinin çok partili demokratik bir sistem olduğunu, olmak ya da olmamak arasında gidip gelmediğini, saltanatın geri gelmesini ve halifenin etkin olmasını isteyenlerin olmadığını sanacak (bugün için bunların üstesinden gelmek kolay gibi görüşlebilir ama o tarihlerde bunların devletin ve cumhuriyetin geleceği için çok ciddi tehditler olduğu gerçeğini görmezden gelmek mümkün değil).

Her olayı komplo olarak görerek, herşeyin “büyük plan”ın (tek partili sisteme geçiş) hayata geçirilmesi için kurulmuş oyunlardan ibaret olduğunu düşünerek, tam bir paranoyak gibi her taşın altında “büyük plan”ı hazırlayanların parmak izlerini görerek kendini tarihe nesnel bakıyor beni ise duygusal bakıyor olarak görmen çok ama çok ilginç.

---

Önemli


Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayınlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı sağlayabilmek için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır.

***

Siz de düşüncelerinizi paylaşın: