& Güncel & Garabet T. Suat Demren - 21 Eylül 2007 03:39 pm

Mahalle Baskısı

Başörtüsü meselesi ile alakalı birşeyler yazacaktım ama son günlerde konuşulan “mahalle baskısı”na değinmeden edemedim.

En sonunda Şerif Mardin Hoca’nın son derece bilimsel bir analizle literatüre kazandırdığı kavram olan “mahalle baskısı”nın da cacığını çıkardı ya necip Tük medyası helal olsun.

Bazı kalemşörler, Anadolu’nun bazı muhafazakar yörelerindeki sosyolojik yansımaları irdelerken “mahalle baskısı” kavramını kullanıyorlar. Doğrudur, Mardin Hoca her ne kadar sınırları olan bir “mahalle”den değil de genel bir sosyal baskı kavramından sözetse de Anadolu’da bu vardır. Lakin bu sadece Anadolu’da ya da muhafazakarlarda mı görülür?

Necip medyamız, meselelere sürekli çarpık gösteren gözlüklerle baktığı için pek çok şeyi ya ıskalıyor ya da görmezden gelerek şu Ramazan günlerinde belatı vurmaya çalışıyor.

Buraya dikkat; söyleyeceklerimi, “mahalle baskısı”nın iyi ya da kötü birşey olmasından tamamen bağımsız olarak yazıyorum; çünkü buna dair görüşler kişiden kişiye göre değişebilir.

Bir kere Mardin Hoca’nın “mahalle baskısı” olarak kavramsallaştırdığı olgu, sadece Anadolu’nun belli muhafazakar kentlerine has birşey değildir.

Mahalle baskısı heryerde olur, hatırlayın, seçimden önce CHP’ye oy verecek olup da AKP’nin iktidarda kalmasını isteyen finans çevrelerini. Siz onların gerçekten CHP’ye mi oy verdilerini sanıyorsunuz? Tabii ki hayır, onlara bunu söyleten “mahalle baskısı” idi. Bulundukları sosyal çevre açısndan AKP’ye oy vereceklerini beyan etmeleri imkansızdı.

Doğan Medya Center’da gazetecilik yapan bir dostum, akşam yemeği davetinde içki ikramını reddettiği için acayip tavırlarla karşılaştığını anlatmıştı geçen yıl. Özellikle de reddetme sebebi olarak herhangi bir fiziksel rahatsızlık ya da çekinceyi değil de “haram”lığını ileri sürdükten sonra. (Baştan sağlık nedeni ile reddettiğini sanmışlar, modern ya bunlar, diğer ihtimal hiç akıllarına gelmemiş.) “O kadar farklı ve aşağılayıcı davrandılar ki artık yemeklere katılmıyorum” demişti.

Bu da bir “mahalle baskısı” değil mi?

Bir restoran sahibi, hem yağlı müşterileri kaçırmamak için gelen talepler doğrultusunda mekanının üst katını mescide çevirmiş, hem de “aslında hiç istemiyorum ama mecbur kaldım..” gibi bir serzenişte bulunmuş. Necip medyamızın köşe yazarları da bunu mahalle baskısı olarak yorumluyor. Yuh artık.. Bu uyanık işletmeciyi “kardeşim ilkeli ol madem, çevirme, silah mı dayadılar mescit yapman için?” diye silkeleyeceğine, “vah vah geliyor islamcılarrr..” diye hayıflanmak ve bunu “piyasa”nın gücüne değil de “mahalle baskısı”na dayandırmak düpedüz ahmaklıktır.

Mahalle baskısı salt belli bir kültürün etkisinden kaynaklanmaz, tabii ki baskın kültürün baskı tezahürü görece olarak daha belirgin, daha yaygın olacak. Ama eğer bir kavramdan ve sosyolojik analizden sözediyorsanız bütünü gözlemlemeli ve çarpıtma yapmamalısınız.

“Mahalle baskısı”ndan dem vuranlar önce niçin birey olamadığımızın kökenine inmeliler. Böyle bir “birey” kültürü var mı bizde? Beyaz Türkler de dahil “birey” merkezli sosyal sınıfımız var mı?

Mahalle baskısını kıracak olan yol, “birey” olmaktan geçer. Öyle birkaç muhafazakar yöreyi örnek verip sopa göstermek ve kendi sosyal çevresinin “mahalle baskısı”nı görmezden gelmek eğer cehalet değilse şarlatanlıktır.

A. Turan Alkan’ın dediği gibi; bedava yaşıyor, bedavadan geçiniyor, ülkeni kavanozdan seyrediyorsun Türk aydını…

24 Responses to “Mahalle Baskısı”

  1. on 21 Eylül 2007 at 16:47 1.volkans

    Emre Aközün yazıları fena değil:

    http://www.sabah.com.tr/2007/09/18/haber,20CFA79CC9CD41948872FBC85B7CA198.html
    http://www.sabah.com.tr/2007/09/20/haber,4623F012B6AA453AA878456E2C3CD369.html

  2. on 21 Eylül 2007 at 17:14 2.T. Suat Demren

    Aköz’ün mahalle baskısından anladığı ile benim anladığım ve bahsetiğim şey biraz farklı..

    Benim dediğim ve Şerif Mardin’in kullandığını sandığım anlamıyda “mahalle baskısı”, bir sosyal baskıdır. Bunun zorla birşeyler yaptırmak gibi bir kaygısı da yoktur. Kültürel değer kendiliğinden bir doku örter ve bazı yazılı olmayan kurallar o toplumda geçerli hale gelir.

    Mesela Anadolu’da bazı köylerde içki satılması hoş karşılanmaz. Bu yakın zamana kadar bizim köyümüzde de böyleydi. Bir kural yok, serbest piyasa var iki bakkaldan dileyen getirip satabilir ama yoktu satılmazdı. Fakat bu, organize bir biçimde “bak getirirseniz dükkanı başınıza yıkarız” gibi bir tehditle olan birşey değildi, kendiliğinden oluşmuş bir sosyal mutabakat gibiydi.

    Sonra bakkalın birisi getirdi ve satmaya başladı. Ne oldu? Hiçbirşey. Yani içki satıyor diye, dükkan başına yıkılmaya kalkılmadı, bakkal dövülmedi, sövülmedi.. Tavır alanlar oldu, mesafe koyanlar, alışverişi kesenler.. Bu kadar. İşte bundan çekinen diğer bakkal ise hala içki satmıyor, kendisi içtiği halde. yani mahalle baskısının etkisi ile bundan vazgeçti.

    Bunun gibi pekçok başka örnekler verilebilir.

    Medyadaki bazı yazarlar, işter bu kültürel mutabakat türü, çoğu kez zararsız “mahalle baskı”sını zamanla organize bir güç olacakmış vehmiyle değerlendiriyorlar. Dahası aynı tip “sosyal baskı”nın yazıda verdiğim örneklerde de görüldüğü gibi belli bir sosyal/coğrafi çevreye (sadece muhafazakarlara ya da anadoluya) olmadığı gerçeğini de görmezden geliyorlar.

  3. on 21 Eylül 2007 at 17:52 3.TT

    “Mahalle” ve “mahalle baskısı” lafını belli yerlerin sözcüsü olan Hürriyet baş yazarı Ertuğrul Özkök ortaya attı.Mahalle baskısını bu ülkede en iyi yapan kurumların başında Ertuğrul beyin gazetesi gelir.Öyle ki bu baskıyı göğüslemek için askerler bile muhtıra vermek olur olmaz açıklamalar yapmak zorunda kalırlar.

    E.Özkök son günlerde iyice perdeyi yırtarak açıktan darbe istemeye ve tehtide başladı…

    Önceki günkü yazısının başlığı yazının içeriğiyle bağlantılı gibi görünse de açıkça Tayyip Erdoğan ve AKP’yi hedef alıyordu:
    Bu darbe sizi de götürür http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7322376&yazarid=10

    Yani Menderes ve ekibini astığımız gibi sizi de asarız diyor…

    Bu kadar açıktan diş göstermesi bence tükenişlerinin bir işareti olmalı…

  4. on 21 Eylül 2007 at 18:24 4.T. Suat Demren

    Ben hayatımda Özkök kadar iyi bir demagog görmedim. Yazılarına iyi bakın, nasıl başlar nasıl biter..

    Başörtüsü yazısınd değinirim diye bu yazıda bahsetmedim, mahalle baskısı kavramını başörtüsünü serbest bırakılmasıyla ilişkilendirenler de var. Neymiş başörtüsü serbest bırakılırsa Anadolu üniversitelerinde baskı olur başı açık kimse kalmazmış.

    Yahu bu nasıl bir manyakça düşünce anlamak mümkün değil.

    Hiç mi utanma sıkılma yok bunlarda? Nasıl bir araştırmaya dayanıyor bu öngörü? Tarhan Erdem bile söyledi aynı şeyi, üstelik oldukça da kurnaz bir şekilde.. Hayret ki ne hayret..

    Sanki Anadolu’da üniversiteler hariç heryerde kadınların başları örtülü. Sokakta “başörtüsü örtğn” diye baskı var da bu, üniversitelere sıçrayacak.

    10 yıl öncesine kadar üniversitelerde başörtüsü yasağı mı vardı? Kim kimi zorla örttü de bugün zorla açtırma zorbalığının devamı için böyle saçma kılıflar bulunmaya çalışılıyor?

    Oysa Anadolu’da başı örtülülerle başı açıklar birada kardeşce yaşıyor, komşuluk, akrabalık, dostluk yapıyor.

    Bu kadar şarlatanlık nedir yahu? Kusacağım geliyor bu tip şeylerden artık..

    Hem zorbalıkla kanunsuz şekilde insan haklarına aykırı bir yasağı uygula hem de bunun zor da olsa kaldırılma ihtimali ortaya çıkınca böyle uyduruk şeyler peydahla..

    Ayıp yahu artık, ayıp..

  5. on 21 Eylül 2007 at 18:41 5.Rumuzyok

    eee ertuğrul özkök bu..
    kendinden üstün olanlara yalakalık yapar; kendisiyle eşit olanların üstüne çıkmaya çalışır; kendisinden aşağı olanları da ezer.

    mahalle baskısı olayının arkasında, bakın bakalım hangi hesaplar yatıyor…buyrun tıklayın

    http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=80276,6

  6. on 21 Eylül 2007 at 22:47 6.tekin gül

    Ertugrul Özkök, İlhan Selçuk’un yumuşatılmışı… “karşı değilim de aslında, ne bileyim saf mıyım neyim, olmasa mı?”

    İçimden küfür ettim.

    “Türban serbest bırakıldığı takdirde, Anadolu üniversitelerinde türbansız kızların mahalle baskısına nasıl direnebileceğini biliyor muyuz?”

    Anlamıyorum. Şu olayı anlamıyorum. Anadolu üniversitelerinde şu anda kızlar okuyor ve hepsinin başı açık.Varsayalım yarın serbestlik geliyor, bunların %25′i başını kapıyor. Daha fazla olmaz bu oran bile çok ama, hadi biz %75ini kapatalım… Eee? Bu kızlar, geçen sene beraber okudukları kız arkadaşlarına nasıl baskı yapacaklar? Ne bu ya? Kim baskı yapacak okulda? Böyle bir olay olduğunda gidip şikayet edeceksin, o başörtülünün de hesabı kesilecek işte daha ne? Cumhuriyet kızları hakkını aramasını bilmiyor mu? Kendi akranından baskı görecek kadar saftirik insanlar mı var? Böyle bile olsa, bu durumu gören olmayacak mı? “şikayet” “ihbar” “teftiş” denen olgular nedir kimse neden düşünmüyor?

    Eşraf mı, esnaf mı, mahalleli mi, köylü mü baskı yapacak yoksa?

    Zaten bu yasak okul içindeydi. Okul dışında kızlar başörtüsünü örtüyorlardı, yani sokakta, mahallede zaten yıllardır başörtülüyle, başörtüsüz birlikte yaşıyor. Bir problem olmuyor.

    Anlamadığım şey şu;

    Evime hırsız girdiğinde nasıl ki bunu polise bildiriyorsam, bana baskı uygulandığında da gidip bunu yetkili mercilere bildiririm. Eğer ki bildirmez de, baskıya boyun eğersem, o devletin değil benim kendi sorunsalım olur. İnsanın hakları var, ama insan bu haklardan yararlanmak istediği ölçüde…

    Özkök “siyasilere mi inanmalı, bilim adamlarına mı” diyor.

    Elinde yeterli kanıtı, gözlemi, ve mantıklı bir şekilde öngörülen olay seyrini açıkladığı sürece herkese inanabilirsin, siyasetçi veya bilimadamı söz konusu değil burada, “bilimsel metod”u kullanmak söz konusu. Ben bilimadamı olmayabilirim, ama “bilimsel metodu” kullanarak bilim yapabilirim. Burada etiket önemli değil, yöntem önemli. Şerif Mardin de, bu olguyu 2-3 paragraftan oluşan röportajlarından çok, bir araştırmayla izah etmediği sürece, bu konunun bilimsel yanı da kalmaz çünkü tanımı yapılmamıştır zaten. Bu yüzden Şerif Mardin’e önemli bir görev düşüyor; ne demek istediğini güzelce izah etmeli. Edemeyecek durumdaysa, zamanı yoksa, en azından 2-3 paragraf bir roportaj daha verip, yanlış anladığını bildirmeli. Entelektüel vicdanı varsa -ki olduğuna inanıyorum- elinde olmadan bulaştığı bu yanlış anlamayı en kısa zamanda telafi edecektir. Yoksa Özkök’ler saçmalıyor, ülke geriliyor…

  7. on 21 Eylül 2007 at 23:32 7.Dogu

    Selamun Aleyküm Suat Bey;

    Şerif Mardin için bu zaman kadar hep iyi şeyler duymuştum. Ama fena çuvallamış. Neyse o da insan çuvallayabilir. Fakat bu konuda çuvallamasaydı iyi olacaktı. Bahsettiği mahalle baskısı ergenlik çağına girmiş erkek çocuklara kendine bi manita yap evladım baskısı ve türevleri. Bir de bu erkeklerin kızlara yaptığı baskı var. Aslında yazsak iyi olur ya bunları bir güzel. Cumhuriyet kurulduğunda yapılan baloya gideceksin, başıını açcaksın ya da Özdemir İnce’nin köşesinden gün aşırı yaptığı Avrupa gibi olacaksın tamamen, yemen, içmen, sevmen, üzülmen heps, avrupa gibi olacak yoksa pisssin, iğrençsin baskıları neleri getridi nelşeri götürdü bi konuşsak. Osmanlıda din alimleri, tarikatlar için söylenen bağnaz, içine kapalı, katı tanımlamaları kusura bakmasınlar ama Cumhuriyetin ve Özdemirgillerin yaptıkları değişeceksin, sen sana düşman olacaksın baskıları sonucu geliştirilen savunma mekanizması ile Cumhuriyet sonrası din adamları ve tarikatlar için geçerli tanımlamalar. Yoksa cümle alem bilmiyor mu Osmanlının her kesiminin fellik fellik yenilgilere, zayıflığa çare aradığını, değişim istediğini. Türkiyede şu anda ellibin çeşit baskı ve baskı unsuru var. Her mahalle aşağı yukarı aynı değil mi? İstisnalar parmakla sayılabilecek kadar az değil mi? Her mahallenin her okulun her işyerinin bir psikopatı bir delisi bir enteli bir yobazı bir aydını bir bilgilisi bir kazanovası yok mu? Dünyaya gelmiş her insan bunlarla aynı anda karşılaşmıyor mu? Alın size çoğulculuk! Genelleme Şerif Mardinin yaptığı gibi değil benim yaptığım gibi olur. Bazıları diyor ki bana sen şusun. Ben de diyorum ki her şey bu!

    Allah’a emanet olun…

  8. on 22 Eylül 2007 at 01:37 8.Bigalıoğlu

    suat bey,

    verdiginiz ornekler cok hos olmus.olay aslında birazda psikolojik ve ozbenligini ve ozguvenini ortaya koyamamak gibi bir sey,buna ticari kaygıları,ayıplanmaları vs durumları da ekleyebiliriz.bu konudan da turbana bir pay cıkarmak haber niteligi tasır gazeteci arkadaslar icin,haber olsunda dogru-yanlıs pek onemli degildir.

    mesele turban olunca daha neler cıkarcaklar hep birlikte gorecegiz.
    bana gore bunlar tam anlamıyla sacmalık.
    herkes tamam desin,su turban olayı halolsun.
    sonrasında diyecekler ki,biz bunca fırtınayı niye kopardık bir kasık su da.
    o zaman iste bende onlara agzıma geleni sıralayacagım,memketi bos yere niye bu kadar gerdiniz,yıllarca bunun uzerinden nemelandınız diye.
    bu duygular sozle felan ifade edilir cinsten degil.

    ha bu arada bu ulkeye seriat gelecegi felan yok ama bu sekildeki davranıslar devam ederse,halkın tepkisi cok farklı olabilir.o yuzden bu ulkeye zarar vermeyi bıraksınlar.sonrasında birileri rusya’ya sıgınma talebinde mi bulunur artık bilemiyorum.

  9. on 22 Eylül 2007 at 03:58 9.T. Suat Demren

  10. on 22 Eylül 2007 at 04:07 10.T. Suat Demren

    Aköz bugün söyle yazmış:

    Hayatlarında, kitaplarını geçtim, Prof. Şerif Mardin’in bir tek makalesini daha okumamış olanlar, şimdi başımıza “Mardinci” kesildi.
    Hocanın, söylediği sürüyle laf arasından birini cımbızlayıp, “Şerif Mardin’in dediği gibi … ” klişesiyle başlayan cümleler kurmayı, ‘fikir insanı’ olduklarının kanıtı diye önümüze sürüyorlar.
    Madem bu kadar Mardincisiniz… Madem hocanın dediklerine bu kadar değer veriyorsunuz… Aynı Şerif Mardin, aynı röportajda şunu ‘da’ dedi:
    “Türban meselesinin anti-demokratik bir uygulama olduğu konusunda yüzde 100 eminim. Bu mesele, artık olguların toplanmasına ihtiyaç olmayan bir ahlaki meseleye dönmüştür. Orada kararım net, türbanlı öğrenciler üniversiteye girebilmeli. Türban, benim kararımı verebildiğim nadir alanlardan biri” de diyor. (Hürriyet, 16 Eylül)
    Tekrarlayalım:
    “Orada kararım net, türbanlı öğrenciler üniversiteye girebilmeli.”
    Hadi buyurun bakalım.
    Ne olacak şimdi?
    Çöl sıcağında dili damağı kurumuş bedevinin, bir bardak suya hamle etmesi gibi Mardin’in “mahalle baskısı” lafına sarıldınız.
    O lafta büyük bir hikmetle birlikte Türkiye’nin korkunç gerçeğini gördünüz.
    Peki nasıl oluyor da aynı Şerif Mardin “Üniversitede türban serbest” olmalı diyebiliyor? “Mahalle baskısından” korkmuyor mu? Laikliğin elden gideceğinden çekinmiyor mu? Bu ne iştir?
    Hadi anlatın da öğrenelim; nasıl oluyor da oluyor?
    Ama kıvırtmaca yok: Sözünüzün ya da yazınızın başına, Şerif Hoca’nın, şimdiye kadar dinleyicinizden ya da okurunuzdan özenle gizlediğiniz yukarıdaki sözlerini alacaksınız…

    ***

    Bir de bu yazısı var:

    http://www.sabah.com.tr/haber,3592797B2EFF42FE92EAF29B7711A1E2.html

  11. on 22 Eylül 2007 at 08:19 11.TT

    Suat Bey:..mahalle baskısı kavramını başörtüsünü serbest bırakılmasıyla ilişkilendirenler de var. Neymiş başörtüsü serbest bırakılırsa Anadolu üniversitelerinde baskı olur başı açık kimse kalmazmış.Yahu bu nasıl bir manyakça düşünce anlamak mümkün değil.Hiç mi utanma sıkılma yok bunlarda? Nasıl bir araştırmaya dayanıyor bu öngörü?

    Aslında bu araştırmacı ve sosyolog geçinenlerin gelecekle ilgili tahminlerine ışık tutacak bir vak’a her yıl yaşanıyor zaten…
    Ramazan’dan bahsediyorum
    Ramazan ayında bu ülke topyekün dindarlaşır.Ve dindarlaşan bir Türkiye’nin nasıl olacağını da görürüz…İçine girilen bolluk,bereket huzur ve samimiyetten herkes istifade eder…
    Eğer başörtüsüzlere bir baskı olacaksa bu durum her yıl ramazanlarda test ediliyor ve medyanın uydurma haberleri dışında hiç bir şey olmuyor..

    Ramazan’lar da maraza çıkaramak isteyenler ise sadece Ertuğrul Bey’in mahallesinden çıkıyor…
    İlerde bu tür marazalar çıkaramayacaklarını bildikleri için bu günden direniyorlar…

  12. on 22 Eylül 2007 at 11:36 12.Bulent Murtezaoglu

    Suat bey,

    Peki nasıl oluyor da aynı Şerif Mardin “Üniversitede türban serbest” olmalı diyebiliyor? “Mahalle baskısından” korkmuyor mu? Laikliğin elden gideceğinden çekinmiyor mu? Bu ne iştir?

    Buldum roportaji galiba. Soyle demis Mardin o ‘eminim’ lafinin devaminda:

    Peki türban?

    - Bir tek bu türban meselesinin anti-demokratik bir uygulama olduğu konusunda yüzde 100 eminim. Bu mesele, artık olguların toplanmasına ihtiyaç olmayan bir ahlaki meseleye dönmüştür. Orada kararım net, türbanlı öğrenciler üniversiteye girebilmeliler. Türban, benim kararımı verebildiğim nadir alanlardan bir tanesi. Ama kadınlar konusundaki problemin çok ciddi olduğuna inanıyorum. Kadınların Türkiye’de kendi durumlarının tehlikede olduğunu düşünmelerini haklı buluyorum. Çünkü orada henüz halledilmemiş bir sorun var. Nasıl türbanlıların üniversiteye girmesini destekliyorsam, bu ülkede kadınlarla ilgili çok ciddi bir problemin olduğuna da inanıyorum.

    Yani kadınlar “Aman canım abartacak bir şey yok!” demesinler mi?

    - Demesinler. Çünkü kadınlarla ilgili abartılacak bir durum var.

    Geleceğinin tehlikede olduğunu düşünen kadınlar haklı

    Mardin’in ‘birsey olmaz’ demedigini, korkularin yerinde korkular oldugunu ama carenin yasak olmadigini soyledigini dusunuyorum. Bu gayet makul bence, dindar veya degil bircok insan bu korkularin korkulmasi gereken seylerden oldugu yonunde mutabik kalabilir. Bu mutabakat olusursa ve hareketlere yansirsa, daha saglam bir zemin uzerinde yurunmeye baslanir herhalde. Nasil ki arzu edilen Turkiye’de ‘Turk’ ‘Turk olmayan’in hukuna sahip cikmayi hem tabii hem vazife olarak goruyorsa, namaz kilan kilmayanin, icmeyen icenin, oruclu olan orucsuzun, sacini orten ortmeyeninkini korur durumda olmali diyebiliriz bunun icin. Oyle dersek problemin buyuklugu de ortaya cikiyor galiba. Cunku dindar ve sahsi degil organize sekilde dindar insanlar yanlis seyler yapan, yanlis yolda ve kotu bir sona dogru gittiklerine inandiklari diger bir guruba sanki yaptiklarinin yanlis olmadigina inaniyorlarmis gibi davransinlar istiyoruz. Bunun karsiliginda belirli bir getiri de yok, yani dindar taksicinin ickili adami tasimasi, dindar kebapcinin ramazan ayinda dukkani acik tutmasi gibi degil bu. Mardin ‘ne olacak bilemeyiz’ de demis, herhalde bu sebepten.

    TT beyin ‘bakin hic de fena olmuyor’ demesini — kendi kasti bu degil ama — yukarida isaret etmeye calistigim aciya cekerek bakabiliriz, yani bir donusum olursa bu donusum iyidir diye dusunmek de kabil (hatta belki inanc geregi veya sonucu). Eger o kulvara girersek isimiz — ozgurlukcu acidan bakarsaniz — daha zor olabilir, ama o kulvara girmemenin yolu ‘boyle iyi olur’ diyenlere/deme ihtimali olanlara bunu dedirtmemek ve — ozellikle ortunen kizlara — eziyet degil herhalde.
    Bakalim, hayirlisi neyse o olsun.

  13. on 22 Eylül 2007 at 16:15 13.T. Suat Demren

    Mardin’in ‘birsey olmaz’ demedigini, korkularin yerinde korkular oldugunu ama carenin yasak olmadigini soyledigini dusunuyorum. Bu gayet makul bence, dindar veya degil bircok insan bu korkularin korkulmasi gereken seylerden oldugu yonunde mutabik kalabilir. Bu mutabakat olusursa ve hareketlere yansirsa, daha saglam bir zemin uzerinde yurunmeye baslanir herhalde.

    Uzlaşma zemini bu olabilse keşke. İnsanlara “korkmayın” demekle korkularını yokedemez ya da azaltamazsınız. Ben korkulacak birşey olmadığını düşünüyorum ama bu, korkanların korkularını anlamama ve buna uygun davranmama engel olmamalı. Aynı biçimde böyle bir mutabakata uygun hareket edenler de korkularını basamak yapıp yasakçılığa devam etmemeliler.

    Çatışmasız, kontrollü bir gerginliğin faydası olabilir. Tabi gerçekten korkanlarla bu korkuyu kullanan oligarkları ayırmak kaydıyla..

  14. on 22 Eylül 2007 at 16:33 14.T. Suat Demren

    ODTÜ rektörü Akbulut’ta geçtiğimiz akşam bir TV programında başörtülü öğrenciler zaten başarısız mealinde şeyler söylemiş. Başörtülüler başarısızımış, başarılı olanları da zaten başlarını açıp okuyormuş, başörtülüler ODTU’yu kazanamazmış vs..

    Yani bu kadar alçalmalarını anlamak mümkün değil. Ben programı seyretmedim, tam olarak ne söylediğini de bilmiyorum. Doğruysa eğer, çok büyük bir ayıp. Koca ODTÜ rektörü bunu nasıl iddia edebilir?

    Başörtülü öğrenciler en az akranları kadar başarılıdır. Siz önlerini katsayı adaletsizliği, başörtüsü sorunu gibi zorbalıklarla engelelrseniz elbette okuyamaz, yurtışına çıkma imkanı olanlar yurtışına çıkarlar.

    İftar vakti ağzımı bozmayayım, rektöre cevabı tahkir ettiği başörtülü hanım kardeşlerimiz versin:

    http://www.egitimgazetesi.com/news_detail.php?id=133120

    ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut’un “Bu türbanlı öğrenciler Türkiye’de ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi’ni falan kazanmış değil. Türbanlılar, sınavda Açık Öğretim akülteleri’ne bile girecek puan alamadıkları için yurtdışında eğitim görmeyi tercih ediyorlar” sözleriyle başlayan tartışma sürüyor. Başörtülü öğrenciler, başarısız oldukları için değil, katsayı adaletsizliği sebebiyle istedikleri bölümlerde eğitim yapma imkanları bulamadıklarını belirtiyor.
    2006 ÖSS’de Türkiye Sözel 1′de Türkiye ikincisi olan, şu anda eğitimini Chicago’da sürdüren Ayşenur Çoban önce başarılarını sıralıyor:

    HER OKULA GİRERDİM

    “Ben 2006 yılında Sözel 1′de 292 puan alarak Türkiye ikincisi oldum. Sözel 2′de Türkiye yedincisi, Sayısal 1′de Türkiye 101.’si oldum. Normal bir liseden mezun olsaydım puanıma 80 puan daha eklenmesi gerekiyordu. Bu da Türkiye’de giremeyeceğim hiçbir okulun olmadığı anlamına geliyor.”

    Ayşenur Çoban, Akbulut’un sözleri için de şunları söylüyor:

    “Sayın rektörün ÖSS’de barajı geçen bütün öğrencilerin açık öğretimde okuyabileceklerini bilmesi gerekir. Türkiye’de Lise’yi bitiren bir öğrenci barajı geçemiyorsa, bu eğitim sisteminin bir ayıbıdır. Önceki yıllarda İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin aldıkları Türkiye dereceleri ortada. Katsayı adaletsizliği ile öğrencilerin yaptıkları soruları daha az puanla çarparak meslek lisesi öğrencilerinin önü kesiliyor. Bu da öğrencinin başarısızlığı gibi gösteriliyor.

    TÜRKİYE 7′NCİSİYDİ AMA…

    Ayşenur Çoban’ın 1999 ÖSS sınavlarında Türkiye 7.’si olan ablası Hümeyra Çoban ise, “ 1999′da girdiğim sınavda Sözelde Türkiye 7.si, sayısalda Türkiye 542.’si oldum. Yasaklar yüzünden Yakın Doğu Üniversitesini tercih etmek durumunda kaldım. Eğitimciler, başarılı öğrencilerin önlerine set çekmek yerine onları başarılı yapmanın yollarını aramalılar” dedi.

    Eksen Dersanesi Genel Müdürü Hüseyin Korkut da mevcut katsayı uygulaması nedeniyle meslek lisesi öğrencilerinin ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ başta olmak üzere birçok üniversiteye girmelerinin imkansız hale getirildiğini vurguladı.

    Çok iyi net yapmama rağmen kazanamadım

    ÖSS’de çok iyi sonuç almasına rağmen katsayı hesaplaması nedeniyle herhangi bir üniversiteye yerleştirilemediğini söyleyen Selma Yaşa isimli bir başka öğrenci, “İzmit İmam Hatip Lisesi mezunuyum. Katsayı uygulamasının başladığı 1999′da ÖSS’ye girdim. Çok iyi net yapmama rağmen puanımın 0,8 yerine 0,3′le çarpılmasından dolayı hiçbir okula yerleşemedim. Bu nedenle de Viyana’da Ekonomi ve İşletme okudum” dedi. ODTÜ rektörü açıklamasını “talihsizlik” olarak değerlendiren Yaşa, “Üniversitede bütün görüşler rahatça tartışılabilmeli. Fikirler özgürce tartışılmazsa o üniversite bir şey veremez” diye konuştu. Yaşa, katsayı uygulamasının sadece İmam Hatiplileri değil tüm meslek lisesi mezunlarını mağdur ettiğini bu nedenle de kalifiye eleman ihtiyacının ortaya çıktığını da dile getirdi.

  15. on 22 Eylül 2007 at 22:57 15.Bigalıoğlu

    siyasette su akar yolunu bulur.onune set koymak,baraj yapmak fayda saglamaz.toplumlar layık oldukları sekilde yonetir.ve yonetecekleri kisileri secerler,kendileri adına kendilerini yonetsinler diye.

    birileri cıkıpta,ben akıllıyım,ben elitim gibi sacma salak ifadelerle toplumları yonetmeye kalkamaz,demokratik toplumlarda.
    korku uzerinden ve gercek temellere dayanmayan gelecege yonelik tahminlerle elestiri yapmak abestir,sacmalıktır.ustelik sorumluluk sahibi bireyler bunu yaparsa,millet hem bu davranıslara kızar hemde olmadık bir taraflarıyla guler.

    turban takanlar öcüymüş,bası acıklara baskı yaparlarmıs,onları dovermis,hatta silahla ve olumle felanda tehdit edermis,sacmalamanın sonu gelmez.
    bu ulkede boluculuk yapmasınlar,cumhuriyeti korumak adına.millet ne derse o olur.millet soyleyecegini soylemistir.

    yahu bari yapıcı elestirilerinizi ve samimi kaygılarınızı dile getirin,gecen aksam onur oymen’i dinledim,gercekten hak verdim bazı konularda.kendisini tebrik ediyorum.bence digerleri de onu ornek almalılar.hic kimse sunu unutmamalı;yapılan her sey bu ulke ve bu ulkenin insanları icin olmalı,amac budur.bu amacın dısına kim cıkarsa gerekli cevabı alır milletten.

  16. on 23 Eylül 2007 at 02:18 16.hg

    Yazmıyayım yazmıyayım diyorum ama bu abuk sabuk şeylere dayanamıyorum.

    Ne baskısı ne mahallesi?

    Bu ülkede ne zaman başörtülüler başı açıklara baskı yapmış?

    Tam bir tersine dünya olayı sözkonusu.

    Biz nasıl bir ülkede yaşıyoruz?

    Biri çıksın kral çıplak desin kardeşim. Genelkurmay başkanı ya da bir başka asker neden namaz kılmaz, en azından cuma namazı? Cumhurbaşkanı neden oruç tutmaz, en azından cuma namazına gitmez? Bunu araştırmak lazım.

    Laik bir ülkeyiz tamam. Ama halkın %90 ı müslüman mı kardeşim? Müslüman.

    Normal olanı nedir? Kadınların % 90 ının başörtülü olması. Nüfusun %90 ının namaz kılması normal olanıdır. Tartışılması, araştırılması, incelenmesi gereken husus; müslümanım diyen kadınların neden başörtüsü takmadıkları, müslümanım diyen kadın-erkek nüfusun neden namaz kılmadığıdır vs.

    Bir baskı aracı olarak, sorgulayıcı bir inceleme-araştırma değil kasdettiğim. Bu anormal durumun sebeplerini irdelemek, anlamaya çalışmak amacıyla yapılmalı bu çalışma.

    Ve bizler de silkinelim artık, sürekli bir savunma psikolojisi içinde olma durumundan sıyrılalım. Adamlar anlamaya çalışmıyorlar çünkü, yargılıyorlar. Kimseyi yargılamayalım ama bizi yargılamalarına, bizden hesap sormalarına da izin vermeyelim.

  17. on 23 Eylül 2007 at 05:15 17.Dogu

    Selamun Aleyküm;

    Şu anda Ergün Yıldırım’ın Hayali Modernlik (Türk Modernliğinin İcadı) kitabını okuyorum. Bunlar geleneği ve dini kaldırıp yerine laik, seküler, metaryelist bir düşünce koymak isteyenlerin işleri. Modernleşme, ilerleme ya da yönetimde süren yöntem savaşının en güçlü ( yönetimde ve ekonomide ) tarafı yani devlet ve iş dünyası Cumhuriyetin ilk yıllarında anladıkları üzere gelenek ve dini birden kaldıramayacakları için sürekli bir çaba içerisindeler. Emre Kongar 1950 seçimlerinin sonucuna karşı devrim diyor. Neden böyle diyor? Çünkü beyefendi güya aklını kullanıp gerçek, kesin doğruyu bulmuş ve Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan (bazılarının yaptığı) sekülerleşme seçiminin muhakkak doğru olduğuna iman etmiş ve her ters hareketi kış kışlıyor. Bir insan tarihinden vazgeçmişse kafasına sıkın gitsin diyesi geliyor insanın. Hadi sen ahmaksında halkının ne suçu var seni dinleyecek senin tarafından yönetilecek, aldığı gazetede sen yazılar yazacaksın. Bunlar özgürlük diye batıya sarıldılar, baktılar kapitalizmin önceki durumdan bi farkı yok yine batıdan çıkan komunizme sarıldılar sonra baktılar komunizmi anlamamışlar hoop yine batının sol ideolojisine sarıldılar şimdi bakıyolar batıda da aslında sol sağ yok hepsi aynı şeyleri yapıyor bekliyorlar batıdan bişe çıksında ona yapışalım. Bu ülke kurulduğundan beri insanları dejenere ettiler bazı şeyler hızlı bazı şeyler yavaş oldu. Şimdi bu başörtüsü yasağı kalkarsa ezan olayındaki gibi olacak onlar için. Onların bir planı varsa Allah’ın da bir planı var. Güm diye getirdikleri yasaklar kalkacak diye nasılda saçmalaıyorlar! Mahalle baskısıymış. Plaza baskısı işte. Yasak kalkıncada ama kızlar başörtülü gitmeyin universitelere rövanşist hareket etmeyin diye yazarlar.

    Bu ülkenin insanları şahsiyetlerini sat ma ya cak! İstediğiniz kadar ilerlemeyi batının patates baskısı olmak sanın, istediğiniz kadar müslümanlığını yaşayana Arapa benzemek istiyor deyip Fransızın, İngilizin yediği her naneyi yiyerek bir şey olduğunuzu zannedin, istediğiniz kadar demogoji yapın, istediğiniz kadar duygu sömürüsü yapın, istediğiniz kadar darbe yapın, istediğiniz kadar yalan haber yapın, istediğiniz kadar bu ülkenin kaynaklarını dışarıya aktarın, istediğiniz kadar yasaklar koyun!!! Hepsi boşa gidecek ve her aldığınızda sizden acı acı çıkacak. 300 yıldır bu aydın bozuntularından, meşrutiyetle gelen partilerden ve Osmanlıda ur gibi yerleşmiş ve günümüze kadar gelmiş büroksideki hıyarlardan ne çektik be. Osmalı yıkılana kadar Osmanlıyı iyice karıştırdılar, Türkiye kuruldu ellerinden geldiğince insanlarla alay ettiler onları istemedikleri ve doğru olmayan değişimlere zorladılar. Olmadık yasaklar koydular. Şimdi de insanların üzerindeki baskı az kalkacak diye avazları çıktığı kadar bağırıyorlar. Yıllarca kendilerine karşı olmayan bir nefreti varmış gibi gösterdiler insanları değiştirmek için, haklı görünmek için ve iyice ezmek için. Bu yılların sonunda kendi yarattıkları sanal öfkenin gerçeğe dönüşeceği kesin gibi. Mahalle baskısı falan değil. Etme bulma dünyası olacak sonunda. Dinini yaşamak isteyen bir insan çok rahat çıkıp bunların karşısına yüz yıldır benim üzerimde her türlü baskıyı oluşturdunuz, ben, her türlü ezdiniz deyip gözlerine indirebilir yumruğu. Yok laiklikmiş yok ilerlemeymiş yok modrnlikmiş yok Pariste şarap içmekmiş :P yok serbest cinsel yaşammış yok ülkenin bölünmez bütünlüğüymüş yok hassas dönemmiş.

    Özkök geri kalmışı olabilecek darbeyi yanlış nedenlere bağlamış. Mahalle baskısı falan değil sebep. Direk insanın özgürlüğüyle alakalı. Direk insanın haysiyeti, şerefi ve varlığıyla alakalı. Kimse uzun süre kandırılıp her yönden sömürülmekten hoşlanmaz. Elbet bir gün özgürlük için hamlesini yapar. Emre Kongar CHP’yi iktidar yapmayan her seçime, insanların dinine saygılı partinin kazandığı her seçime karşı devrim diyor ya işte eğer Cumhuiyet ve CHP insanları eşşek yerine koyuyorsa her seçimde karşıdevrim olur. Bir günde gerçek devrim olur.

    Bazı şeyler tam analatılamadı, aslında yazıda olması gerekipte olmayan bir çok konu var. ama anlayan anlar.

    Allah’a emanet olun…

  18. on 23 Eylül 2007 at 16:17 18.T. Suat Demren

    Türköne’den mükemmel bir yazı, mutlaka okuyun:

    http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=591983

  19. on 23 Eylül 2007 at 22:14 19.hg

    Alın size bir geri zekalılık örneği:

    “Meksika dalgası

    Prof. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” uyarısına bir örnek de benden…
    Geçen hafta, telefonda bir erkek sesi… Benimle konuşmak istediğini söylüyor.
    Sekreterim, “Burada yok ama not alayım, kim arıyor?” diye soruyor.
    Cevap, “İsmimi vermeyeyim. Bir okuyucusuyum. Devamlı okurum” oluyor. Konuşma şöyle sürüyor:
    - “Konu nedir?”
    - “Güneri Bey oruç tutuyor mu, tutmuyor mu?”
    - “Neden soruyorsunuz?.. Yazılarıyla orucun alakası mı var?”
    - “Var tabii… Burada arkadaşlarım, ‘Oruç tutuyorsa oku, tutmuyorsa okuma. Yoksa günah işlersin’ diyorlar.”
    Bunun üzerine telefon kapanıyor. Okuyucu olduğunu söyleyen kişi yeniden arıyor.
    Bu kez “Ben arkadaşıyım, Güneri Bey’le konuşmak istiyorum” diyor.
    Sekreterim, “Sesinizi tanıyorum. Birkaç dakika önce aramıştınız zaten” diye oyununu bozunca, arkadan başka sesler geliyor…
    - “Sor. Oruç tutuyor mu, tutmuyor mu?”
    Bunun üzerine telefondaki ses, soruyu tekrarlıyor.
    Telefondaki tatsızlık, “Güneri Bey’in özel hayatıdır. Bu konuda bilgi veremem, sizleri de ilgilendirdiği kanaatinde değilim, başka bir isteğiniz varsa söyleyin” sözcükleriyle noktalanır.
    ………………………..
    Şu telefon konuşması, “mahalle baskısı” uyarısının bir örneğidir.
    “Tek olay ile nasıl genelleme yapılır” diye sorgulamak mümkün, ama özellikle 22 Temmuz’dan sonra o kadar çok “tek olay” yaşanıyor ki…
    Namaz saatinde otobüs durdurmak “tek olay”. Namaz saatinde mola vermeyen otobüs şirketlerine binmemek “tek olay”.
    Boğaz’daki lüks restoranda siyasetçinin “Namaz kılacağım. Buranın mescidi yok mu” sorusu “tek olay”. Fatih’te bir markette içki reyonunun, beyaz kâğıtla perdelenerek gizlenmesi “tek olay”.
    Mitoz bölünmeyle sürekli çoğalan ve sosyal dokuya yayılan “tek … tek… tek olaylar…”
    Belki de abartılı bir kaygı… Ancak… Tribünlerdeki Meksika dalgasını gözünüzün önüne getiriniz… Aynı tavrın tekrarlanması değil midir?
    Kaygım iki yönlü ve o nedenle katlanıyor.
    Meksika dalgasının bir de karşıt olarak hareketlendiğini ve ikisinin bir noktada çatışma tehlikesini düşününüz.
    Devleti yönetenlerin sertleşerek kelimeleriyle şimşek çaktırmak yerine, tabana, hoşgörüyü, birlikte yaşama ve birbirine saygı kültürünü yaymaları gerekir.
    Türkiye’nin asıl ihtiyacı olan Meksika dalgası budur.
    Başbakan R. T. Erdoğan’dan başlamalıdır.”

    http://www.milliyet.com.tr/2007/09/23/yazar/civaoglu.html

  20. on 24 Eylül 2007 at 09:23 20.TT

    Sn.HG nin Güneri Civaoğlundan aktardığı örnek ibretlik gerçekten…
    Psikolojik baskı oluşturmaya çalışıyorlar ama o kadar acemice ve inandırıcılıktan yoksun ki…
    Bu vasatta bodur insanlar yıllarca bu ülkede nasıl at koşturmuş şaşmamak elde değil…

    Ben başbakan olsam bizzat konuyla ilgilenir Güneri Civaoğlu’nu arayan numarayı tespit ettirip yalanını ilan ederdim…

  21. on 24 Eylül 2007 at 11:47 21.Bulent Murtezaoglu

    Hg bey, valla bu bloglar sayesinde Ozkok, Civaoglu filan gibi insanlari da muntazaman okur oldum ya ona yanarim.

    O olay olmustur herhalde, hem din bekciligine soyunan insanlar var hem boyle hurafe uydurup yayanlar. Hep vardi, hep de olacak, bu birseyin gostergesi olmak zorunda degil. Benim asil surasi dikkatimi cekti:

    Namaz saatinde otobüs durdurmak “tek olay”. Namaz saatinde mola vermeyen otobüs şirketlerine binmemek “tek olay”.

    Civaoglu bu ikisi ayni seymis gibi yapiyor. O haberde (oyle oldu mu bilmem) galiba ‘bu otobusu durdurmazsan Musluman degilsin’ seklinde soforun sindirilmesinden, yolcularla atisilmasindan filan da bahsediliyordu. O farkli birsey, mola vermeyene binmem demek farkli. Ben ikincisinde bir kusur gormuyorum, tamamen gonullu bir hal cunku. Boyle bir talep varsa elbette namaz vakti yolda camiye ceken otobus sirketleri de cikacaktir, musterileri de ya bu yuzden ya bunu bilerek binecektir onlara. Ha otobus sirketleri ona gore devletten baska turlu muamele gorurlerse bir problem olur tabii. Mesele bu zaten, AKP milletvekilleri de bu benzer bir imadan dolayi biraz sertlik etmisler birbirlerine galiba su habere gore.

    Ayni sekilde ozel isletmeler icin bu fabrika/isyeri Ramazan’da tatildir denmesi, calisanlara izin kullandirilmasi filan da bence gonullu olduktan ve insanlar ise alinirken ilan edildikten sonra problemli seyler degil (adamin rakibi calisir tabii isterse, hesabi da ona gore yapilir).

  22. on 25 Eylül 2007 at 14:19 22.BetüL

    Ahmet Altan - Bizim mahalle

    Şimdi bizim çok sevdiğimiz bir “mahalle baskısı” kavramımız oldu.

    Bu “mahalle” baskı yapacak ve bütün kadınlar türban giyecek, bütün ülke koyu Müslüman olacak.

    Bizim “mahallenin” bu baskıyı yapmak için neden üniversitelerde türbanın kalkmasını beklediğini hiç anlayamadım.

    Türban sadece üniversitelerde yasak. Toplumda yasak değil. Neden “mahalle” baskı yapıp bütün kadınlara türban giydirmiyor.

    Neden bugüne kadar giydirmedi?

  23. on 27 Eylül 2007 at 07:21 23.hg

    Sn. Murtezaoglu, en azından seçme yazılar okuyorsunuz : )

    Ne de çok “mahalle baskısına!!!” maruz kalan varmış; Hayret ki ne hayret!

    ‘Ikınmanın’ bu kadarı

    Genç, tecrübesiz, epeyce bilgisiz olup, iki satır yazabilmek için kanaat önderlerinden işaret bekleyenlerin (’liderini takip et’); düşünmeden, soruşturmada, bir kez dahi “acaba” demeden şu “mahalle baskısı” hokkabazlığının üstüne atlamasını olağan karşılıyorum.
    Ama yaşını başını almış, epey mürekkep yalamış, tecrübe sahibi olanlar da aynı şeyi yapmıyor mu? İşte ona aklım pek ermiyor. Yoksa arkada bırakılan yıllar, onları zihinsel açıdan tembelleştiriyor mu?
    “Bizim çocuklar ortaya bir laf atmış, bari ben de bir iki örnek vereyim, gündemin dışına düşmeyeyim” mi diyorlar?
    Efendim beni böyle düşündüren Mehmet Ali Kışlalı oldu. Kışlalı 1961′den beri her yıl Mut’tan geçerek Mersin Taşucu’na gidermiş. (Radikal, 26 Eylül)
    Sanırım temmuz ve ağustos aylarında güney illeri hayli sıcak olduğu için eylülü tercih ediyor Kışlalı.
    Geçenlerde aynı seyahati yinelemiş. Bir cuma günü (14 ya da 21 Eylül olsa gerek) öğle saatlerinde Mut’ta mola vermiş. Çevresi namaza gelmiş insanların otomobilleriyle dolu olan caminin (Lal Ağa Camii olabilir mi?) hemen yakınındaki lokantada yemek yiyecek…
    Lokantacı, mahcup bir şekilde, “Benim için önemli değil, yanlış anlamayın ama yemeğinizi dışarıda değil de içeride yeseniz, bir olay olup rahatsızlık duymanızı istemem…” demiş.
    Kışlalı “Uyarısını anlamakta güçlük çektim” diye yazıyor, “Tam 46 yıldır, her sene geçtiğimi ama böyle bir durumla hiç karşılaşmadığımı söyledim.”
    Sonuçta yemeğini içeride yiyor.
    Ve kıssadan hisse olarak, şeriatın, bir çiçeğin fark edilmeden büyümesi gibi, ağır ağır gelmekte olduğunu saptıyor.
    Şeriat geliyor mu gerçekten? Ben bu yazıda onu tartışacak değilim.
    Sadece Kışlalı’nın yazısındaki bir iki noktaya değinmek istiyorum. Aklıma takılan sorular var.
    1) Şu anda kullandığımız takvime göre ramazan her yıl 10 gün geriden başlar ve yuvarlak hesap 36 yılda bir aynı döneme denk gelir. Eğer yukarıda değindiğim (tatil, sıcak) nedenlerden dolayı Kışlalı, Taşucu’na eylül aylarının başında ya da ortasında gidiyorsa… 36 yıldır ramazan ayında Mut’tan geçmemiş demektir.
    En son 1971 ramazanında geçmiş olabilir ama bilemiyoruz: Belki de o tarihte Mut’ta durmadı. Ya da durdu da, yemek yemedi.
    Ayrıca lokantacıya, “Ama geçen yıl (ya da ‘evvelki’) böyle bir uyarı yapmamıştınız, yine ramazandı ve ben yemeğimi dışarıda yemiştim” demediğine göre… Belli ki en azından iki yıldır böyle bir ‘ramazan-yemek’ çakışması olmamış. Dolayısıyla, eğer varsa, ‘değişimi’ anlayabilecek, ‘karşılaştırma’ yapacak konumda değil.
    2) Anadolu kasabalarındaki lokantacıların çoğunluğu, ramazanda dükkanı kapatır. Bunun çeşitli nedenleri vardır: a) Kendileri de dindardır, b) Müşteri sayısı azalır, c) Fırsattan istifade biraz dinlenirler, d) Boya-badana gibi işleri ramazanda yaparlar.
    Dolayısıyla Kışlalı’nın ramazanda Mut’ta açık lokanta bulması şanslı olduğunu gösterir. Tek şanssızlığı dışarıda değil de içeride yemesidir.
    3) Adabımuaşeret, yani görgü kuralları, mesela bir erkeğin kadının solunda yürümesinden ya da otobüste-uçakta bağıra çağıra konuşmamaktan ibaret olmasa gerek.
    İlkokulu bitirdiğimden beri oruç tutmuyorum. Ancak Kışlalı’nın yerinde olsaydım, zaten “dışarıda” yemek istemezdim. Cuma namazına Müslümanlar ayrı bir önem verirler. Onların karşısında, ramazan günü, soğuk hoşafa kaşık çalmayı uygun bulmam.
    Bir iftara davetliysem, nasıl olsa oruç tutmuyorum diye ezan okunmadan, niyetliler oruçlarını bozmadan iftariyeliklerden atıştırmam.
    Davranışımın sebebi korku ya çekinme değildir. Tam tersine mutlu olurum. Benzeri bir özeni diğer dinlerden olan insanlara da (elbette bildiğim kadarıyla) göstermeye çalışırım.
    Dedim ya, benim için bu bir adabımuaşeret meselesidir. Ama belli ki Kışlalı ile aynı frekansta buluşmuyoruz.
    Yine de itiraf edeyim: ‘Mahalle baskısı’ illüzyonunu ispat edeceğim diye, böylesine azimli bir ıkınmayı anlayabilmiş değilim. En azından sağlığa zararlı…

    Emre AKÖZ- SABAH-27 Eylül 2007

    http://www.sabah.com.tr/akoz.html

  24. on 27 Eylül 2007 at 09:47 24.TT

    Yıllarca inançla ilgili bir nesne olan başörtüsünü siyasal simge haline getirerek karşı gördüklerine “başörtüsünü siyasi simge olarak kullanmayın haa..” diyerek baskı yapan çevreler bu gün de “mahalle baskısı yapmayın ” diye ortaya çıkarak mahalle baskısının daniskasını yapıyorlar…

    Seçim sonrasında C.B sürecini etkilemek için “rövanşist duygularla hareket etmeyin” diye sürekli kafa ütüleyen Özkök ve ekibi şu an yine hedef saptırarak rövanşizmin şahikasına çıkmış durumda…
    Bir yandan hasımlarına dayak atmaya devam ederken diğer yandan da dayak yemiş numarasıyla üste çıkmaya çalışıyor,hedef saptırıyor…Yani hep suçlu hep güçlü..

    Özkök, psikolojik savaş gereği karşı gördüğü insanların “yapmayın” derken aslında onların bilinçaltına “türbanı siyasi simge haline ne getirin,mahalle baskısı yapın,rövanşist duygularla hareket edin…” türden mesajlar veriyor.

    Ardından karşı taraf istediği gibi davranmasa bile sanki olmuş gibi yazılar döşeyip taraflar arasında korku ve baskıdan doğan negatif enerjiyi zinde tutmaya çalışıyor…

    Artık birileri bu adamlara “azınlık” olduklarını ve “azgınlık” yaptıklarını hatırlatsa iyi olacak…

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Önemli

Blog sahibinin yazı ve yorumlarının dışındaki tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri blog sahibinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederim.

Siz de düşüncelerinizi paylaşın


Kapat
E-posta ile paylaş